View allAll Photos Tagged secde
safakkk.blogcu.com/dagildim_49798771.html
Şirazesi dağılmış bir kitap gibiyim! Savruldu yapraklarım...
Kalakaldım öylece... Ve hangi rayiha çekti beni böyle derine?... Hangi hatıra böldü uykularımı?... Hangi ses uğulduyor kulaklarımda?
Ben gecenin koynunda işte yalnız bir başıma! Ağlamak da çare olmaz böyle dağılmışlığıma...
Kayboldum! Arıyorum! Kendimi kendimde bulamıyorum! Kendimden göç ediyorum kendime dönemiyorum.
Herşey yabancı sanki ve herşey eksik! Tamamlanamıyorum!
Kaç göç daha yaşar bu ömrüm?... Ve kaç göç daha kaldırabilir şu gönlüm?
Kendimin gurbetindeyim vuslata eremiyorum!
Aşk olsun! Ve and olsun geceye O'na ağlıyorum! Hicabım yüzüme perde hicranı kendim yaşıyorum!
Bir el uzansa diyorum sarsa şu yaralarımı... Niyazım vakt-i şafak'ın koynunda... Secdelerim ıslanmış gözlerimin yağmurunda...
Sırrımı söylüyorum gecenin ayazına! Sema şahit and olsun aşk diliyorum!
Yanmaya talip gönlüm leylim şafak'a kavuşsun istiyorum!
Tanıdık değil bu rayiha! Hatıralar da düşmez oldu artık aklıma! Bir yanım eksik zaten! Tamam olur mu bir kez daha?...
Ey kalbim! Bilemem ki kaç diyar daha dolanırız böyle?... Ve kaç kez dağılıp toparlanırız seninle...
Haydi yaşa şimdi bu parçalanmışlığı ve bakma geriye! İleriye üzülme! Savrulduk seninle! Dağıldı şirazemiz!... Kederimiz kendimize! Kalakaldık öylece... Bizden göç etmeli ve yine dönmeli bize!...
Şafak...
“Ölümden zerre kadar korkum varsa, namerdim” diyemeyeceğim. Beden için biyolojik bir korku, mutlaka vardır. Ama benim asıl korkum, secdeden kovulmaktır. Eğer huzura kabul edilmezsem bedenim değil, ondan önce ruhum ölmüş demektir. Bu ise, bedenin ölmesi ile kıyaslanamayacak derecede, korkunç bir sıfır oluşturur.
Sıfır olmaktan, Sonsuz’uma sığınırım.
Aman, aman, el-Aman.
Ya RAB !
Ümit Meriç
İkindinin ıslandığını da gördü bu gözler
Yeşil kubbenin gözlerdeki ikramı devam ederken ,
Vakit ikindiye vurur Medine’de
Nakşi Şeyhinin dergâhında sessizlik yudumlanır
Buhara pilavına katılan parça etler zamana düşülmüş veli notu gibidir
Zekeriya Efendi; kemik yok adeta bir et yığını
Sanılır ki kar taneleri bu yüzden almıştır rengini
Gözüm Zekeriya Efendi de ,kalbim uyuyan çocuk gibi
Ve kulağım ezanda
Mescidi Nebevi’de cemaata yetişmek
Aşina vakitlere , garip vakit girmesin diye ve vakitsiz kararan hava
Önce derinden ,sonra göklerinden yere inen gürültü
Semayı bir el tutup yırtıyor, evet yırtıyor gibi
Bir başka yerde olsa korku beni yoğurur, ruhumun kemikleri kırılır gibi olur
Ama bir an nerde olduğumu düşündüm , burası Sevgili’nin yurdu
Bütün şehirler toplansa bir beden olsa, bu şehir o bedenin latif kalbi olurdu…
Kalbimde bir serinlik, rahatlama ve güven
Ne olursa olsun dedik, nasılsa O’na yakın
O ki kainatın gözbebeği ve sevgilisi Hakkın
Sonra yağmur , bardaktan boşalırcasına değil, semadan boşalırcasına
Ama cemaat;
Vakit yaklaştıkça yaklaştı, yağmur dursun demedik, hatta dedik ki :
“Islanıyorsa şu an gözbebeği Medine biz niye ıslanmayalım, bu endişe de niye?”
Ceylanın gözlerine hatırlatan seccadem bir taç gibi başımda
Gözyaşıyla ıslatmak nasip olmadı ama, ıslansın diye Medine yağmurlarında
Kendimi attım Şeyh dergahından, yeryüzünün ne latif kalbi olan Medine’nin kucağına…
Ve yürüdüm,ıslandım, yürüdüm ve ıslandım…
Yol boyunca Andelibi Zişan efendimizi andım…
Medine sokaklarında yürüyüpte bir an nerdeyim derseniz
Aklınıza ilk gelen Yeşil Kubbe oluyor
Ve annesini arayan çocuk yüreği gibi gözleriniz O’nu arıyor !
Çok şükür yetiştim zamanında davete
Medine’nin saçları ıslanırken yağmurda
O yağmurdan nasip almış seccadem hala o yağmurların kokusunu taşıyor
Kıldığım namazlarda secdeye uzanınca Medine yağmurları alnımdan öpüyor..
Şair : Dursun Ali Erzincanlı
Gün biter.
Şaşkın şaşkın, ufuklarda kaybolan güneşin izini ararız.
Güneş gibi batacağımızı düşünüp…
Gece gibi gündüz de çıkıp gitti elimizden!
Bir parça gündüz bile saklayamadık geceye.
Geriye ancak secdelerimiz kalır.
Nice emellerimiz yorgun savaşçılar gibi düşüp kaldılar bir yerlerde.
Senai Demirci
Zonklayan başım benim, kan pıhtısı, cerahat;
Ona yastıkta değil, secde yerinde rahat...
Necip Fazıl Kısakürek
Gün ihtiyarladı. Güneş solgun rengini bırakıyor güller üstüne. Zaman ırmağı ikindinin çağlayanından dökülüyor şimdi. Ayrılığı söylüyor hece hece. Hüzün renkli bulutlar sardı göğü.
Güneşin saltanatı bitmek üzere. Zevale doğru akıyor ışıklar.
Hatırla ki, sen de bir ömrün ikindisine yürüyorsun. Tenin soluyor. Gözlerinin feri çekiliyor. Yüzünü bu dünyadan çevirmeye hazırlıyorsun. Öbür kıyısındasın artık hayat nehrinin. Bundan sonra vaadi yok sana zamanın. Yokuş aşağı akıyor kalbin.
Vakit ikindi. Kalbini kanatıyor kuru gül yaprakları. Tutunacak dal arıyor gibisin zamana karşı. Zamanın hükmü ağırlaşıyor üzerinde. Gün daha kısa geliyor artık. “Yemin olsun ki ikindi vaktine. Hüsrandadır insan.” Şimdi anlıyorsun. Çünkü, yokuş aşağı akıyorsun. Dalından kopuyorsun. Hoyrat bir rüzgâr artık zaman. Geriye kalan ancak iman.
Şimdi ikindi vakti. Secdeye koy alnını. Eğil Zamanın Sahibinin önünde. O’na konuş; dualarını fısılda. Sonsuzluğa tutun hece hece.
SENAİ DEMİRCİ
Muslim prayer
Five times a day a Muslim is bound to perform the Salaah, the fixed ritual of the Islamic prayer - worship. He should properly go to the nearest mosque to offer his prayers together with the whole congregation. Each of the five periods is preceded by the adhaan (or azaan - ezan as it is more commonly called). The muezzin (mu'adh-dhin in Arabic) calls out on each occasion:
Allaabu Akbar (four times - "Allah is Most Great").
Ash'hadu an laa ilaaha illallaah (twice - "I bear witness that there is no god but Allah").
Ash'hadu anna Muhammadar-rasulullaah (twice - "I bear witness that Muhammad is the Messenger of Allah").
Haya 'alas-salaah (twice - "Come to prayer").
Ilaya 'alal falaah (twice - "Come to the good;').
Allaaku Akbar (twice - "Allah is Most Great").
Laa ilaaha illallaah (once - "There is no god but Allah"). Listen to Ezan (.wav format, 1Mb)
After the call to the good during the Fajr prayer (just before dawn), the crier calls out twice: "Prayer is better than sleep". Then follows the actual performance of prayer itself in which anything between two or four rituals (each one known as a rak'ah - a "bowing") are performed. The worshipper begins with the qiyam, the standing posture. He raises his hands to his ears and then folds them, right over left, upon his breast. Following this is the ruku in which he bows down and places his hands on his knees, thereafter returning to the standing position. Then comes the sajdah (secde), the prostration of the whole body on the ground. This is performed twice with a brief sitting in between. He then comes back to the sitting position, the qa'dah and passes the greeting as-salaamu alaykum wa rahmatullah - "peace on you and the mercy of Allah". It is known as the taslim and it is said that the worshipper is greeting his fellow Muslims (though some say he is greeting two angels who sit on his shoulders recording his good and bad deeds).
In between these postures various expressions and passages of the Qur'an (especially the Suratul- Fatihah) are recited. These include the takbir ("Allah is Most Great"), the tahmid from the Fatiha ("Praise be to Allah"), the tahlil ( There is no god but Allah") and the tasbih ("May Allah be Glorified ). There are variations of these, for example subhaana rabbiyyal Adhiim - "Glorified be the Lord, the Most High . This fixed ritual of prayer is so rigid in Islam that there may be no departure from it and the pious Muslim will slavishly follow it day after day.
Prayer is also like a gymnastic exercise and a mechanical act, together with total submission to God of course. Before going into the mosque the worshipper must perform an ablution, washing his face, hands and feet (or, in certain circumstances, a washing of the whole body known as ghusl), the ritual of which is set out in the Qur'an:
"When you prepare for prayer, wash your faces, and your hands (and arms) to the elbows) rub your heads (with water), and (wash) your feet to the ankles. If you are in a state of ceremonial impurity, bathe your whole body". Surah 5.7. Later in the same verse it is said that the worshipper may use sand or earth, a ritual known as tayammum, where water is not available, in a desert for example.
In addition to the five daily prayers there are the tahajjud prayers, a late-night ritual practiced by Muhammad but not commanded by him, as well as tarawih prayers after the last prayer, salautal-isha, during the month of Ramadan. Furthermore on Fridays the great congregational prayer just after midday, the Juma prayer, replaces the midday prayer. In all of these the ritualistic performance of raka'at continues but, apart from these prescribed prayers, Muslims also have a more extemporaneous form of prayer, the dua. This takes the form either of set Arabic phrases or of personal devotions which may also be in Arabic or in the worshipper's language.
The times of prayer
Every Muslim, male or female, must offer at least five daily prayers in time, if is no lawful reason for exemption, combination, or temporary delay, They are:
The Early Morning Prayer (Salatu-l-Fajr), which may be offered any time after the dawn and before, a total period of about two hours.
The Noon Prayer (Salatu-z-Zuhr). This prayer may be offered anytime after the sun begins to decline from its Zenith until it is about midway on its course to setting. For example, if the sun sets at 7:00 p.m. the prayer time begins a little after 12:00 noon and continues until a little after 3:30 p.m. Soon after that the time of the next prayer begins. However, there are accurate calendars telling the time of each prayer. But if there is none available, one must resort to one's best judgment.
The Mid-Afternoon prayer (Salatu-l-Asr), which begins right after the expiration of the Noon prayer time and extends to sunset.
The sunset prayer (Salatu-l-Maghrib). The time of this prayer begins immediately after sunset and extends till the red glow in the western horizon disappears. Normally it extends over a period of one hour and twenty to thirty minutes.
The Evening prayer (Salatu-l-Isha), which begins after the red glow in the western horizon disappears (nearly one hour and thirty minutes after sunset) and continues till a before the dawn.
It is noticeable that Islam has set the times of prayer in such a way that our spiritual recreation remarkably coincides with our physical nourishment, and combines the peace of mind with the relaxation of body. The early Morning Prayer is due in the regular period of breakfast; the Noon Prayer coincides with the lunch period; the Mid-Afternoon Prayer falls about the break time for tea or coffee; the sunset Prayer is about the supper time; and the Evening Prayer corresponds with the late snack. It is also noticeable that the Muslim, by observing these prayers, marks the whole day with a spiritual stamp in the beginning, at the end and throughout. So he combines religion and life, feels the presence of God within him throughout the day, concludes his daily transactions with a spiritual feeling and builds up his moral prestige on strong foundations. Moreover, in this way the Muslim introduces spiritual vitality into all aspects of his life, and religion presents itself to all fields of activity. Indeed, this timetable of prayer is remarkable because it is the work of God and the product of Islam. It is always preferable to offer the prayer as soon as the time sets in, last some things cause unexpected delay or postponement. These prayers are Divine contests. The Noon (Zuhr) and the Afternoon (Asr) Prayers may be offered together, if a person is traveling, sick or pregnant. The same permission is granted with regard to the Sunset (Maghrib) and the evening (Isha) Prayers.
The partial ablution
Before offering the prayer one must be in good shape and pure condition. It is necessary to wash the parts of the body which are generally exposed to dirt or dust or smog.
Declare the intention that the act is for the purpose of Worship and purity.
Wash the hands up to the wrists three times.
Rinse out the mouth with water three times preferably with a brush whenever it is possible.
Cleanse the nostrils of the nose by sniffing water in to them three times.
Wash the whole face three times with both hands if possible from the top of the forehead to the bottom of the chin and from ear to ear.
Wash the right arm three times up to the far end of the elbow and then do the same with the left arm.
Wipe the whole head or any part of it with a wet hand once.
Wipe the inner sides of the ears with the forefingers and their outer sides with the thumbs. This should be done with wet fingers.
Wipe around the neck with wet hands.
Wash the two feet up to the ankles three times beginning with the right foot.
At this stage the ablution is completed and the person who has performed it is ready to start his prayer. When the ablution is valid a person may keep it as long as he can and may use for as many prayers as he wishes.
Nullification of the Ablution
The ablution becomes nullified by any of the following.
Natural discharges i.e., urine, stools, gas, etc.
The flow of blood or pus and the like from any part of the body.
Vomiting.
Falling asleep.
Losing one's reason by taking drugs or any intoxicating stuff. After the occurrence of any of these things the ablution must be renewed for prayer. Also, after natural discharges, water should be applied because the use of toilet tissues may not be sufficient for the purpose of purity and worship.
Complete substitute for the Ablution (Tayammum)
Tayammum or resort to pure earth may substitute for the ablution and even the bath. This is allowed in any of the following cases.
When a person is sick and cannot use water.
When he has no access to water in sufficient quantity.
When the use of water is likely to do him harm or cause any disease.
When the performance of ablution makes the person miss a funeral or Eed prayer which has no substitute.
In any of these instances it is permissible to make Tayammum which is performed as follows.
Strike both hands slightly on pure earth or sand or stone.
Shake the hands off and wipe the face with them once in the same way as done in the ablution.
Strike the hands again and wipe the right arm to the elbow with the left hand and the left arm with the right hand.
Special Facilities in Ablution
With regard to the ablution Islam has offered certain facilities. If socks or stocking are on and have been put on after performing an ablution, it is not necessary to take them off when renewing the ablution while traveling. Instead of taking them off, we wet hand and may be passed over them. They should be removed, however, and the feet washed at least once in every twenty four hours. The same practice may be restored to if the boots are on and their soles and appearance are clean. Similar a wound in any of the parts which must be washed in the ablution, and if washing that particular part is likely to cause harm, it is permissible to wipe the dressing bandage of the wound with a wet hand.
The complete Ablution (Ghusl / Bath)
The whole body with the nostrils, mouth and head must be washed by a complete bath before entering prayer in any of the following cases:
After intimate intercourse;
After wet dreams;
Upon expiration of the menstruation period of woman;
At the end of the confinement period of nursing woman, which, is estimated at a maximum of forty days. If it ends before, complete ablution should be done.
It should be pointed out that at the start of the bath or ablution the intention must be clear that it is for the purpose of purity and worship. Also, a person who is performing an ablution, partial or complete, should combine his performance with some utterances glorifying Allah and praying him for true guidance. The forms of such utterances and described in detail in the elaborate sources of the religion. One, however, can say one's own best utterances if one does not know the exact wo sufficient as long as it is in the praise of Allah and is said with sincerity.
Yüzünü topraga sür şimdi.Evine dön.Sılana koş."Sübhane Rabbiye'l -
A'la .Başını yere koyarak sıfırla kendini. Rabbine deki:"Sen varsın.Sen
A'lasın .Eksiklikten uzaksın, noksanlıktan muallasın,kusurdan
mukadessin.Kusur bende.Benden yana eksiklik.Bende acizlik.Bende
bekler fakirlik.Yanlız sana muhtac olma zenginliğimdir secdem.Yanlız sana
kul olma şerefimdir secdem.
senai demirci
Süleymaniye camiinin yüzyıllar sonra çözülebilen sırlarından bir kaçı...
Yapımı : Haziran 1550 - Ekim 1557
...Mimar Sinan, cami içinde devamlı hoş bir hava bulundurmak için yer altındaki yolları yapmıştır. Cami tabanının orta kısmında yer alan bu yollar üzerine tahta kapaklar konularak aşağıdan gelen hava ile cami içinin yaz mevsiminde devamlı serin, kış mevsiminde ise sıcak olması sağlanmıştır.
...1950’li yıllarda bugünkü İstanbul Ticaret Üniversitesi binasının bulunduğu yerler istimlâk edilirken Haliç’e bağlanmış künklere (yağmur suyu veya kanalizasyon boruları) rastlanmıştır. Yapılan araştırmalarda bu boru sisteminin Süleymaniye’nin bulunduğu tepedeki suyu drene etmek gâyesiyle temellerin altına yerleştirilmiş ‘çakıl-kum kuyuları’na bağlandığı tespit edilmiştir. Killi toprağın suyu geçirmeyip tutmasından ötürü zemin mukavemetinin zayıflamasına karşın hazırlanan bu ‘çakıllı-kumlu drenaj sistemi’ ancak son yarım asırdır inşaat mühendisliği alanında uygulanmaktadır.
...Camide ayaklar üşümesin ve secdede huzur duyulsun, diye yerden 20 cm yüksekliğe kadar hava hızı profilinin sıfıra çok yakın olması (sınır tabaka), sonrasında ise hava hızlarının yükselmeye başlaması temin edilmiştir.
...Şadırvan,Istıranca derelerinden getirilen suyu, tabiî kule prensibiyle hava akımı oluşturarak oksijenle arıtan tarihin ilk içme suyu hazırlama istasyonudur.
''..Caminin sağında ve solunda dört adet somaki mermer sütun vardir ki herbiri onar Mısır hazinesi değerindedir. Mısır diyarinda eski bir şehirden Nil yoluyla İskenderiye'ye getirilmiş. Karınca Kaptan bunlari orada sallara yükleyip, uygun rüzgar kollayarak İstanbul'da Unkapani'na ulastirmis. Unkapani'ndan Vefa Meydani'na, oradan da Süleymaniye'ye getirerek, Sultan Süleyman'a, ''size layık nemiz var ki, bu fakirane hediyeyi kabul eyle'' diye sunmuştur. Bundan memnun kalan Süleyman Han da, Karınca Kaptan'a Yılanla Ceziresi sancagini hediye etmistir. -Evliya Çelebi"
BEYTULLAH'TA BEN
Bir sancak altında kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan...
Olmuşlar... Tek yürek, tek beden de can;
İnsanlığı gördüm... Beytullah'ta ben...
Yedi bağın gülü, aynı destede,
Yetmiş iki millet, aynı listede,
Kaç milyon ''Âmin'' der, aynı bestede;
Tevhîd'le haşroldum... Beytullah'ta ben...
Sînelerde alev, ne kül ne duman,
Dillerde bir soru: ''Vuslat ne zaman?''
Cehennem söndürür, böylesi îman...
Aşk ne imiş gördüm... Beytullah'ta ben...
Okyanuslar aşmış, gelmiş nicesi,
Aç, susuz, uykusuz, gündüz gecesi...
Her nefes, dilinde Kur'ân hecesi;
Sevdâlılar gördüm... Beytullah'ta ben...
Rabb'in o davetli misafirleri;
Doldurmuş, Mekke'de her karış yeri.
Dillerinde dinmez, ''LEBBEYK'' sesleri,
Arş'a yollar gördüm... Beytullah'ta ben...
Bir damla misâli, kapılmış sele;
Zengin, fakir, paşa, nefer elele...
Yan yana secd'eder, sultanla köle;
Mahşerle tanıştım... Beytullah'ta ben...
Kimi görmez gözü, elinde âsâ;
Lâkin, kalp gözünü açmış devâsa...
Yüzünde tebessüm, ne gam, ne tasa,
Döner durur gördüm... Beytullah'ta ben...
Kimi, ayağında yarım çarığı;
Kaç yerinden kanar, topuk yarığı...
Meğerse; kefenmiş başta sarığı,
Ne âşıklar gördüm... Beytullah'ta ben...
Baktım... Sofrasında, nice melekler;
Bir tas zemzem suyu, kuru ekmekler,
Gözleri Kâbe'de iftarı bekler,
Tokluğuma yandım... Beytullah'ta ben...
Bir zerre gözü yok, dünya aşında,
Âhir rızkın arar, harman başında,
Rabb'in nazarını, Kâbe taşında;
Gören gözler gördüm... Beytullah'ta ben...
Kimi bahardadır, görmemiş yazı,
Kiminin geçiyor, Mevlâ'ya nazı;
Kılınır Kâbe'de vedâ namazı,
İmrendim.. El açtım, Beytullah'ta ben...
Kiminde kalmamış, derman bacakta;
İki büklüm yürür, gitmez kucakta...
Erimiş.. Kaybolmuş.. Cenâb-ı Hakk'ta
Pervaneler gördüm.. Beytullah'ta ben...
O kambur sırtında, eski torbası,
Torbasında sanki, Cennet urbası..
Hele bir, kıyamda var ki durması;
Göz göz oldum, doldum... Beytullah'ta ben...
Bin rütbeyi, bir secdede atlayan,
Bir secdeyi, yüz binlere katlayan,
Bu kârını meleklerle kutlayan,
Ne tâcirler gördüm... Beytullah'ta ben...
Hacerü'l-Esved'de adın yazdıran,
Îman pençesinde, nefsi ezdiren,
Yücelen ruhuna, Arş'ı gezdiren,
Ne veliler gördüm... Beytullah'ta ben...
Unutmuş... Dünyanın vefâ derdini,
Yıkmış... Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmiş, Hakk'a kendini;
Canda Cânân gördüm... Beytullah'ta ben...
Bir sevdâ seli var, Safâ Merve'de;
Damlalar köpürmüş, vecde girmede.
Nice peygamberler, nice zirvede;
Durup bakar gördüm... Beytullah'ta ben...
İbrahim Makâmı, sultan sofrası;
Sunulur herkese, bir kevser tası...
Bir cennet şöleni, perde arkası,
Ne sahneler gördüm... Beytullah'ta ben...
Melekler almışlar, şölenden payı;
Sarmışlar, Kâbe'de bütün semayı.
Kalem anlatamaz, bu içtimayı,
Âciz bir kul oldum... Beytullah'ta ben...
Kaç yerden açılmış, gökte kapılar;
Ardında saraylar, zümrüt yapılar,
Vâdeleri sonsuz, nice tapular;
Elden ele gördüm... Beytullah'ta ben...
Durdum da, tavâfı seyrettim hayran;
Gördüm: Bir kâinat misâli devran...
Hangisi melektir, hangisi insan?
Şaşırdım çok zaman... Beytullah'ta ben...
Bir sağnak misâli selâm yağmuru,
Gönüller yıkanmış, kalpler dupduru.
İhlâs ateşinde, nice hamuru;
Pişiyorken gördüm... Beytullah'ta ben...
Yaş desem... Yaş değil, gözlerden akan,
Bir sel ki, günahlar bendini yıkan...
Kâbe göklerinden, semaya çıkan;
Merdivenler gördüm... Beytullah'ta ben...
Dağlar, taşlar, vecde gelmiş kavrulur,
Kum tanesi, ''Allah'' diye savrulur...
Göz nereye baksa, Rahman'ı bulur,
Ne zikirler duydum... Beytullah'ta ben...
Ter döktüm.. Susadım, nefsimden yana,
Başkası bir lezzet vermedi bana;
Dediler: ''Bu zemzem, şifadır cana''
İçtim kana kana... Beytullah'ta ben...
Mescid-i Haram'da dokuz minâre;
Diyor ki: ''Bendedir, gaflete çâre''
Bir günde beş kere, yürek bin pâre;
Ezanlar dinledim... Beytullah'ta ben...
Bir mânâ sarayı, Mescid-i Haram;
O ne ince nakış, o ne ihtişam...
Her kalbe, Muhammed Aleyhisselâm;
Bin taht kurmuş gördüm... Beytullah'ta ben...
Vah ki bana! Bunca yıldır gülmezdim,
Gözlerimden böyle yaşlar silmezdim.
Vah ki bana! Huşû nedir bilmezdim;
Tattım o lezzeti... Beytullah'ta ben...
Yıllar geçti, aramakla özümü;
Dünya malı kör etmişti gözümü,
Unutmuştum, ''Kâlû Belâ'' sözümü;
Gör ki hatırladım... Beytullah'ta ben...
Çekildi kapımdan, şeytân-ı kebir,
Çekildi kanımdan, zorbalık cebir,
Ne bir hased kaldı, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum... Beytullah'ta ben...
Bir zaman derdim ki: ''Yâ Rabbî neden,
Bir daha istiyor, bir kere giden?''
Meğer bilemezmiş, insan gitmeden;
Aldım cevabımı... Beytullah'ta ben...
Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakıp da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe'den uzakta amma;
Gönlümü bıraktım... Beytullah'ta ben...
CENGİZ NUMANOĞLU
Secdelerimizde
Rahmetinden yudumladığımız
Kanatlarımızı aralayıp
Semalara uzandığımız
Kapısında af dilediyip
Aczden kül olduğumuz
Lutfuna tutunup
Külli iradeye teslim olduğumuz
Resulune muhabbettin kokusuna,
Rızaya kavuştuğumuz
Hayır dolu Ramazan-ı Şerif
Duası ile...
Özlem Uluğ (19.07.2012)
I meet some good Turkish friends in Erasmus Scholl Program. Wonderful times last year.
Is a Eurasian country that stretches across the Anatolian peninsula in Western Asia and Thrace in the Balkan region of southeastern Europe. Turkey is bordered by eight countries: Bulgaria to the northwest; Greece to the west; Georgia to the northeast; Armenia, Azerbaijan (the exclave of Nakhchivan) and Iran to the east; and Iraq and Syria to the southeast. The Mediterranean Sea and Cyprus are to the south; the Aegean Sea to the west; and the Black Sea is to the north.
Separating Anatolia and Thrace are the Sea of Marmara and the Turkish Straits (the Bosphorus and the Dardanelles), which are commonly reckoned to delineate the boundary between Europe and Asia, thereby making Turkey a country of significant geostrategic importance. Ethnic Turks form the majority of the population, followed by the Kurds. The predominant religion in Turkey is Islam and its official language is Turkish.
Turkey is the successor state to the Ottoman Empire.It is a democratic, secular, unitary, constitutional republic, with an ancient and historical cultural heritage. Its political system was established in 1923 under the leadership of Mustafa Kemal Atatürk, following the fall of the Ottoman Empire in the aftermath of World War I. Since then, Turkey has become increasingly integrated with the West through membership in organizations such as the Council of Europe, NATO, OECD, WEOG, OSCE and the G-20 major economies.
Turkey began full membership negotiations with the European Union in 2005, having been an associate member of the European Economic Community since 1963 and having reached a customs union agreement in 1995. Turkey has also fostered close cultural, political, economic and industrial relations with the Eastern world, particularly with the Middle East and the Turkic states of Central Asia, through membership in organizations such as the Organisation of the Islamic Conference and Economic Cooperation Organization. Turkey is classified as a developed country by the CIA and as a regional power by political scientists and economists worldwide.
History
Please go to
en.wikipedia.org/wiki/History_of_Turkey
Geography
Please go to
en.wikipedia.org/wiki/Geography_of_Turkey
Other info
Oficial name:
Türkiye Cumhuriyeti
Succession to the Ottoman Empire
- War of Independence May 19, 1919
- Formation of Parliament April 23, 1920
- Declaration of Republic October 29, 1923
Area:
772.452 km2
Inhabitants:
74 709 412
Languages:
Türkçe
(IN ASIA)
Abaza [abq] 10,000 in Turkey (1995). Alternate names: Abazin, Tapanta, Abazintsy, Ahuwa. Dialects: Tapanta, Ashkaraua (Ashkar), Bezshagh. Classification: North Caucasian, West Caucasian, Abkhaz-Abazin
More information.
Abkhaz [abk] 4,000 in Turkey (1980). Ethnic population: 39,000 in Turkey (2001 Johnstone and Mandryk). Coruh in northeast Turkey, and some in northwest. Mainly villages in Bolu and Sakarya provinces. Alternate names: Abxazo. Dialects: Bzyb, Abzhui, Samurzakan. Classification: North Caucasian, West Caucasian, Abkhaz-Abazin
More information.
Adyghe [ady] 277,900 in Turkey (2000). 6,409 monolinguals (1965 census). Ethnic population: 130,000 in Turkey (1965 census). Villages in Kayseri, Tokat, Karaman Maras, and many other provinces in central and western Anatolia. Alternate names: Adygey, Circassian, Cherkes. Classification: North Caucasian, West Caucasian, Circassian
More information.
Arabic, North Mesopotamian Spoken [ayp] 400,000 in Turkey (1992). Mardin and Siirt provinces. Alternate names: Syro-Mesopotamian Vernacular Arabic. Classification: Afro-Asiatic, Semitic, Central, South, Arabic
More information.
Azerbaijani, South [azb] 530,000 in Turkey. Kars Province. Alternate names: Azeri. Dialects: Kars. Classification: Altaic, Turkic, Southern, Azerbaijani
More information.
Crimean Turkish [crh] It is not known how many still speak it in Turkey, though there are definitely some Crimean Tatar villages, such as Karakuyu in Polatli District of Ankara Province. Alternate names: Crimean Tatar. Dialects: Northern Crimean (Crimean Nogai, Steppe Crimean), Central Crimean, Southern Crimean. Classification: Altaic, Turkic, Southern
More information.
Dimli [diq] 1,000,000 in Turkey (1999 WA). Between 1.5 and 2.5 million speakers (including all dialects) (1998 Paul). East central, mainly in Elazig, Bingol, and Diyarbakir provinces, upper courses of the Euphrates, Kizilirmaq, and Murat rivers. Also spoken in Germany. Alternate names: Dimili, Zazaki, Southern Zaza, Zaza. Dialects: Sivereki, Kori, Hazzu (Hazo), Motki (Moti), Dumbuli (Dumbeli). Several dialects. Related to Gurani group. Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Iranian, Western, Northwestern, Zaza-Gorani
More information.
Georgian [kat] 40,000 in Turkey (1980). 4,042 monolinguals (1965 census). Ethnic population: 91,000. Villages in Artvin, Ordu, Sakarya, and other provinces of north and northwest Anatolia. Alternate names: Kartuli, Gruzin. Dialects: Imerxev. Classification: Kartvelian, Georgian
More information.
Hértevin [hrt] 1,000 (1999 H. Mutzafi). Originally Siirt Province. They have left their villages, most emigrating to the West, but some may still be in Turkey. Dialects: Hértevin Proper (Arton), Umraya, Jinet. Considerable differences from other Northeastern Aramaic varieties, and not intelligible with any or most of them. Classification: Afro-Asiatic, Semitic, Central, Aramaic, Eastern, Central, Northeastern
More information.
Kabardian [kbd] 550,000 in Turkey (2001 Johnstone and Mandryk). Most around Kayseri. 1,000 villages of Kabardian and Adyghe in Turkey. Classification: North Caucasian, West Caucasian, Circassian
More information.
Kazakh [kaz] 600 in Turkey (1982). Salihli town in Manisa Province, and an unknown number in Istanbul city; 308 in Kayseri Province; refugees from Afghanistan, now Turkish citizens. Alternate names: Kazakhi, Qazaqi, Kazax, Kosach, Kaisak. Classification: Altaic, Turkic, Western, Aralo-Caspian
More information.
Kirghiz [kir] 1,137 in Turkey (1982). Van and Kars provinces. Classification: Altaic, Turkic, Western, Aralo-Caspian
More information.
Kirmanjki [kiu] 140,000 in Turkey. Population includes 100,000 in 182 villages in Tunceli Province, 40,000 in 13 or more villages in Erzincan Province (1972). Tunceli Province, Tunceli Merkez, Hozat, Nazmiye, Pülümür, and Ovacik subprovinces; Erzincan Province, Erzincan and Cayirli subprovinces; 8 or more villages in Elazig Province, Elazig Merkez and Karakoqan subprovinces; 3 villages in Bingöl Province, Kigi and Karkiova subprovinces; 46 villages in Mush Province, Varto Subprovince; 15 or more villages in Sivas Province, Zara, Imranli, Kangal, and Divrigi subprovinces; 11 or more villages in Erzerum Province, Hinis and Tekman subprovinces; and in many major cities of Turkey. Also spoken in Austria, Denmark, France, Germany, Netherlands, Sweden, Switzerland, United Kingdom. Alternate names: Zaza, Northern Zaza, Zazaki, Alevica, Dimilki, Dersimki, So-Bê, Zonê Ma. Dialects: Tunceli, Varto. Closest to Dimli. Lexical similarity 70% with Dimli. Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Iranian, Western, Northwestern, Zaza-Gorani
More information.
Kumyk [kum] A few villages. Alternate names: Kumuk, Kumuklar, Kumyki. Dialects: Khasav-Yurt, Buinak, Khaidak. Classification: Altaic, Turkic, Western, Ponto-Caspian
More information.
Kurdish, Northern [kmr] 3,950,000 in Turkey (1980). Population total all countries: 9,113,505. Ethnic population: 6,500,000 in Turkey (1993 Johnstone). The majority are in provinces of Hakkari, Siirt, Mardin, Agri, Diyarbakir, Bitlis, Bingol, Van, Adiyaman, and Mus. Also in Urfa, Kars, Tunceli, Malatya, Erzurum, Marash, Sivas, and other provinces. Communities in central Turkey (Cankiri, Cihanbeyli, near Konya). Many live in large cities in western Turkey (including Istanbul, Adana, Ankara, Izmir). Also spoken in Armenia, Australia, Austria, Azerbaijan, Bahrain, Belgium, Canada, Denmark, Finland, France, Georgia, Germany, Greece, Iran, Iraq, Italy, Jordan, Kazakhstan, Kuwait, Kyrgyzstan, Lebanon, Netherlands, Norway, Russia (Europe), Sweden, Switzerland, Syria, Turkmenistan, United Kingdom, USA. Alternate names: Kurmanji, Kurmancî, Kirmancî, Kermancî, Kurdi, Kurdî. Dialects: Boti (Botani), Marashi, Ashiti, Bayezidi, Hekari, Shemdinani. Differences in speaking among dialects, but all use the same written form. Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Iranian, Western, Northwestern, Kurdish
More information.
Laz [lzz] 30,000 in Turkey (1980). Population total all countries: 33,000. Ethnic population: 92,000 in Turkey (1980). Rize in northeast, towns of Kemer, Atin, Artasen, Vitse, Arkab, Hopa, Sarp; and villages in Artvin, Sakarya, Kocaeli, and Bolu provinces. Also spoken in Belgium, France, Georgia, Germany, USA. Alternate names: Lazuri, Laze, Chan, Chanzan, Zan, Chanuri. Dialects: Officially considered to be a single language with Mingrelian, called 'Zan', although linguists recognize that they are not inherently intelligible with each other. Classification: Kartvelian, Zan
More information.
Osetin [oss] The Digor dialect is reported to be in Bitlis and another small town in the west. Iron dialect in cities or towns of Sarikamis and Erzerum. Also in Mugla, Kars, Antalya. May also be in Syria. Alternate names: Ossete. Dialects: Digor, Tagaur, Kurtat, Allagir, Tual, Iron. Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Iranian, Eastern, Northeastern
More information.
Turkish [tur] 46,278,000 in Turkey (1987). Population total all countries: 50,625,794. Spoken throughout Turkey as first or second language. Also spoken in Australia, Austria, Azerbaijan, Belgium, Bosnia and Herzegovina, Bulgaria, Canada, Cyprus, Denmark, El Salvador, Finland, France, Georgia, Germany, Greece, Honduras, Iran, Iraq, Israel, Kazakhstan, Kyrgyzstan, Macedonia, Netherlands, Romania, Russia (Asia), Serbia and Montenegro, Sweden, Switzerland, Tajikistan, Ukraine, United Arab Emirates, United Kingdom, USA, Uzbekistan. Alternate names: Türkçe, Türkisch, Anatolian. Dialects: Danubian, Eskisehir, Razgrad, Dinler, Rumelian, Karamanli, Edirne, Gaziantep, Urfa. Danubian is western; other dialects are eastern. Classification: Altaic, Turkic, Southern, Turkish
More information.
Turkish Sign Language [tsm] Classification: Deaf sign language
More information.
Turkmen [tuk] 925 in Turkey (1982). Tokat Province. Alternate names: Trukhmen. Classification: Altaic, Turkic, Southern, Turkmenian
More information.
Turoyo [tru] 3,000 in Turkey (1994 Hezy Mutzafi). Population total all countries: 84,000. Ethnic population: 50,000 to 70,000 (1994). Southeastern Turkey, Mardin Province (originally). Also spoken in Argentina, Australia, Belgium, Brazil, Canada, Germany, Iraq, Lebanon, Netherlands, Sweden, Syria, USA. Alternate names: Suryoyo, Syryoyo, Turani, Süryani. Dialects: Midyat, Midin, Kfarze, `Iwardo, Anhil, Raite. Related to Northeastern Aramaic varieties. Turoyo subdialects exhibit a cleavage between Town Turoyo (Midyat Turoyo), Village Turoyo, and Mixed (Village-Town) Turoyo. The latter is spoken mainly by the younger generation outside Tur `Abdin, Turkey, the language’s original location, and is gaining ground throughout the Jacobite diaspora in other countries. Classification: Afro-Asiatic, Semitic, Central, Aramaic, Eastern, Central, Northwestern
More information.
Uyghur [uig] 500 in Turkey (1981). Kayseri city, and an unknown number in Istanbul. Possibly in Iran. Alternate names: Uighur, Uygur, Uigur. Classification: Altaic, Turkic, Eastern
More information.
Uzbek, Southern [uzs] 1,981 in Turkey (1982). Hatay, Gaziantep, and Urfa provinces. Also possibly in Germany. Classification: Altaic, Turkic, Eastern
More information.
Extinct languages
Syriac [syc] Extinct. Turkey, Iraq, and Syria. Also spoken in Iraq. Alternate names: Classical Syriac, Ancient Syriac, Suryaya, Suryoyo, Lishana Atiga. Dialects: Western Syriac, Eastern Syriac. The Syrian churches: Eastern (Nestorian), Syrian Orthodox (Jacobite), Syrian Catholic (Melkite, Maronite) developed a vast literature based on the Edessa (currently Sanliurfa, southeastern Turkey) variety of the Syrian dialect. The Assyrian group (see Assyrian Neo-Aramaic in Iraq and elsewhere) separated denominationally from the Chaldean (see Chaldean Neo-Aramaic in Iraq) and Jacobite (see Turoyo in Turkey and Syria) in the Middle Ages. Neo-Eastern Aramaic languages spoken by Christians are often dubbed 'Neo-Syriac', although not directly descended from Syriac. Classification: Afro-Asiatic, Semitic, Central, Aramaic, Eastern
(IN EUROPE)
Albanian, Tosk [als] 15,000 in Turkey (1980). 1,075 monolinguals (1965 census). Ethnic population: 65,000 in Turkey. Scattered in western Turkey. Classification: Indo-European, Albanian, Tosk
More information.
Armenian [hye] 40,000 in Turkey (1980). 1,022 monolinguals (1965 census). Ethnic population: 70,000 in Turkey (1980). Many in Istanbul, and a few scattered across eastern Turkey. The Hemshin (Hamshen) are Armenian Muslims, living near the Laz. Alternate names: Haieren, Somkhuri, Ermenice, Armjanski. Dialects: Eastern Armenian. Classification: Indo-European, Armenian
More information.
Balkan Gagauz Turkish [bgx] 327,000 in Turkey (1993 Johnstone). Population includes 7,000 Surguch (1965) and 320,000 Yuruk. Population total all countries: 331,000. Yuruk dialect on the west coast in Macedonia. Also spoken in Greece, Macedonia. Alternate names: Balkan Turkic. Dialects: Gajol, Gerlovo Turks, Karamanli, Kyzylbash, Surguch, Tozluk Turks, Yuruk (Yoruk, Konyar). Classification: Altaic, Turkic, Southern, Turkish
More information.
Bulgarian [bul] 300,000 in Turkey (2001 Johnstone and Mandryk). Population includes refugees from Bulgaria. Scattered in Edirne and other western provinces. Alternate names: Pomak. Dialects: Pomak. Classification: Indo-European, Slavic, South, Eastern
More information.
Domari [rmt] 28,461 in Turkey (2000 WCD). Mainly in western Turkey, some in eastern Turkey. Alternate names: Middle Eastern Romani, Tsigene, Gypsy. Dialects: Karachi, Beludji, Marashi. Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Indo-Aryan, Central zone, Dom
More information.
Greek [ell] 4,000 in Turkey (1993). Istanbul city. Classification: Indo-European, Greek, Attic
More information.
Ladino [lad] 8,000 in Turkey (1976). Ethnic population: 15,000. Mainly in Istanbul; some in Izmirin. Alternate names: Dzhudezmo, Judeo Spanish, Sefardi, Judezmo, Hakitia, Haketia, Spanyol. Classification: Indo-European, Italic, Romance, Italo-Western, Western, Gallo-Iberian, Ibero-Romance, West Iberian, Castilian
More information.
Pontic [pnt] 4,535 in Turkey (1965 Mackridge). Northest Turkey, easternmost part of Pontic-speaking region. Classification: Indo-European, Greek, Attic
More information.
Romani, Balkan [rmn] 25,000 Arlija in Turkey. Dialects: Arlija (Erli). Classification: Indo-European, Indo-Iranian, Indo-Aryan, Central zone, Romani, Balkan
More information.
Serbian [srp] 20,000 in Turkey (1980). 2,345 monolinguals (1965 census). Ethnic population: 61,000. Scattered in western Turkey. Alternate names: Bosnian. Classification: Indo-European, Slavic, South, Western
More information.
Tatar [tat] Istanbul and perhaps other places. Classification: Altaic, Turkic, Western, Uralian
More information.
Extinct languages
Ubykh [uby] Extinct. Haci Osman village, near the Sea of Marmara, near Istanbul. Alternate names: Ubyx, Pekhi, Oubykh. Classification: North Caucasian, West Caucasian, Ubyx
Capital city:
Ankara
Meaning country name:
The Turkish name Türkiye subdivides into two words: Türk, which refers to "strong" in Turkish and usually signifies the habitants of Turkey or a member of Turkish nation; and the Arabic suffix iye which means "owner" or "related to". The root appears commonly among early Altaic tribal ethnonyms, and also appears in the name of the modern inhabitants of Turkmenistan.
Rum (Р'ом, ڕۆم Kurdish variant): after the Sultanate of Rüm. When the Persians met the Byzantines, these called themselves Rhomaioi ("Romans"), which gave the name Rüm to the region where the Turks would settle.
Description Flag:
The flag of Turkey consists of a white crescent moon and a star on a red background. The flag is called Ay Yıldız (literally, moon star) or al sancak (red banner) in Turkish. The flag has a complex origin since it is an ancient design, and is practically identical to the last flag of the Ottoman Empire which was adopted in 1844, as part of the Tanzimat reforms. The geometric proportions of the flag were legally standardized with the Turkish Flag Law in 1936.
Coat of arms:
The Republic of Turkey is one of the states that do not have an official coat of arms. There exists a logo used by many government institutions. The logo is a red oval containing a vertically-oriented crescent and star from the Turkish flag surrounded by the official name of the country in Turkish.
In 1925, the Ministry of Education (Maarif Vekili, now Eğitim Bakanlığı) initiated a competition to select a national coat of arms. The winner was the design by painter Namık İsmail Bey. However, the choice was not approved as an official coat of arms. This coat of arms contain a vertical crescent and star and a wolf.
Motto:
" Yurtta Sulh, Cihanda Sulh "
National Anthem: İstiklâl Marşı
Turkish lyrics
Korkma, sönmez bu şafaklarda yüzen al sancak;
Sönmeden yurdumun üstünde tüten en son ocak.
O benim milletimin yıldızıdır, parlayacak;
O benimdir, o benim milletimindir ancak.
Çatma, kurban olayım çehreni ey nazlı hilâl!
Kahraman ırkıma bir gül! Ne bu şiddet bu celâl?
Sana olmaz dökülen kanlarımız sonra helâl,
Hakkıdır, Hakk'a tapan, milletimin istiklâl!
Ben ezelden beridir hür yaşadım, hür yaşarım.
Hangi çılgın bana zincir vuracakmış? Şaşarım!
Kükremiş sel gibiyim, bendimi çiğner aşarım;
Yırtarım dağları, enginlere sığmam, taşarım.
Garbın âfakını sarmışsa çelik zırhlı duvar,
Benim iman dolu göğsüm gibi serhaddim var.
Ulusun, korkma! Nasıl böyle bir imanı boğar.
"Medeniyet!" dediğin tek dişi kalmış canavar?
Arkadaş! Yurduma alçakları uğratma sakın!
Siper et gövdeni, dursun bu hayasızca akın.
Doğacaktır sana vaadettiği günler Hakk'ın;
Kimbilir, belki yarın, belki yarından da yakın.
Bastığın yerleri "toprak" diyerek geçme, tanı!
Düşün, altında binlerce kefensiz yatanı!
Sen şehit oğlusun, incitme, yazıktır atanı;
Verme, dünyaları alsan da bu cennet vatanı.
Kim bu cennet vatanın uğruna olmaz ki feda?
Şüheda fışkıracak toprağı sıksan, şüheda!
Canı, cananı, bütün varımı alsın da Hüda,
Etmesin tek vatanımdan beni dünyada cüda.
Ruhumun senden, ilahi, şudur ancak emeli;
Değmesin mabedimin göğsüne na-mahrem eli!
Bu ezanlar ki şahadetleri dinin temeli,
Ebedi yurdumun üstünde benim inlemeli.
O zaman vecd ile bin secde eder varsa taşım;
Her cerihamdan, ilahi, boşanıp kanlı yaşım,
Fışkırır ruh-i mücerret gibi yerden na'aşım;
O zaman yükselerek arşa değer belki başım!
Dalgalan sen de şafaklar gibi ey şanlı hilâl;
Olsun artık dökülen kanlarımın hepsi helâl!
Ebediyyen sana yok, ırkıma yok izmihlâl.
Hakkıdır, hür yaşamış bayrağımın hürriyet;
Hakkıdır, Hakk'a tapan milletimin istiklâl!
English translation
Fear not! For the crimson flag that proudly ripples in this glorious twilight, shall never fade,
Before the last fiery hearth that is ablaze within my nation is extinguished.
For That is the star of my nation, and it will forever shine;
It is mine; and solely belongs to my valiant nation.
Frown not, I beseech you, oh thou coy crescent,
But smile upon my heroic race! Why the anger, why the rage? ¹
Our blood which we shed for you will not be blessed otherwise;
For freedom is the absolute right of my God-worshiping nation.
I have been free since the beginning and forever will be so.
What madman shall put me in chains! I defy the very idea!
I'm like the roaring flood; powerful and independent,
I'll tear apart mountains, exceed the heavens ² and still gush out!
The lands of the West may be armored with walls of steel,
But I have borders guarded by the mighty chest of a believer.
Recognize your innate strength, my friend! And think: how can this fiery faith ever be killed,
By that battered, single-fanged monster you call "civilization"? ³
My friend! Leave not my homeland to the hands of villainous men!
Render your chest as armor and your body as trench! Stop this disgraceful rush!
For soon shall come the joyous days of divine promise...
Who knows? Perhaps tomorrow? Perhaps even sooner!
View not the soil you tread on as mere earth, recognize it!
And think about the shroudless thousands who lie so nobly beneath you.
You're the noble son of a martyr, take shame, hurt not your ancestor!
Unhand not, even when you're promised worlds, this paradise of a homeland.
What man would not die for this heavenly piece of land?
Martyrs would gush out were one to just squeeze the soil! Martyrs!
May God take all my loved ones and possessions from me if He will,
But may He not deprive me of my one true homeland for the world.
Oh glorious God, the sole wish of my pain-stricken heart is that,
No heathen's hand should ever touch the bosom of my sacred Temples.
These adhans, whose shahadahs are the foundations of my religion,
And may their noble sound last loud and wide over my eternal homeland.
For only then, shall my fatigued tombstone, if there is one, prostrate ⁴ a thousand times in ecstasy,
And tears of fiery blood shall flow out of my every wound,
And my lifeless body shall gush out from the earth like an eternal spirit,
Perhaps only then, shall I peacefully ascend and at long last reach the heavens.
So flap and wave like the bright dawning sky, oh thou glorious crescent,
So that our every last drop of blood may finally be worthy!
Neither you nor my race shall ever be extinguished!
For freedom is the absolute right of my ever-free flag;
For freedom is the absolute right of my God-worshiping nation!
Internet Page: www.cankaya.gov.tr
Turkey in diferent languages
eng: Turkey
cos | ina | ita | lld | rup | scn: Turchia
bre | eus | pap | srd | tet: Turkia
arg | ast | glg | spa: Turquía
kin | que | run | tgl: Turkiya
cat | oci | por: Turquia
ces | slk: Turecko
cor | jav: Turki
fra | frp: Turquie
fry | nld: Turkije
ind | msa: Turki / توركي
isl | non: Tyrkland
lit | mlt: Turkija
mfe | wol: Tirki
roh-enb | roh-eno: Türchia
afr: Turkye
aze: Türkiyə / Түркијә
bam: Tiriki
bos: Turska / Турска
crh: Türkiye / Тюркие
csb: Turcëjô; Tureckô; Tëreckô
cym: Twrci
dan: Tyrkiet
deu: Türkei / Türkei
dsb: Turkojska
epo: Turkujo; Turkio
est: Türgi
fao: Turkaland
fin: Turkki
fur: Turchie
gag: Türkiyä / Тӱркийӓ
gla: An Tuirc
gle: An Tuirc / An Tuirc
glv: Yn Turkee
hat: Tiki
hau: Turkiya; Turkey; Santambul
hrv: Turska
hsb: Turkowska
hun: Törökország
ibo: Taki
jnf: Turtchie
kaa: Tuʻrkiya / Түркия
kal: Tyrk Nunaat; Tyrkia
kmr: Tûrkî / Т’урки / توورکی; Tirkî / Т’ьрки / ترکی; Rom / Р’ом / ڕۆم
kur: Tirkiye / ترکیه
lat: Turcia
lav: Turcija
lim: Törkieë; Törkije
lin: Turkí
ltz: Tierkei / Tierkei
lug: Buturuki
mlg: Torkia
mol: Turcia / Турчия
mri: Tāke
nds: Törkie / Törkie
nor: Tyrkia
nrm: Turqùie
pol: Turcja
rmy: Turkiya / तुर्किया
roh-gri: Tirchia
roh-srs: Terchia
ron: Turcia
slo: Turcia / Турциа; Turczem / Турцзем
slv: Turčija
sme: Durka
smg: Torkėjė
smo: Teki
som: Turki; Turkiya
sqi: Turqia
swa: Uturuki
swe: Turkiet
szl: Turcyjo
ton: Toake
tuk: Türkiýe / Түркие
tur: Türkiye
uzb: Turkiya / Туркия
vie: Thổ Nhĩ Kỳ
vol: Türkän
vor: Türgü
wln: Turkeye
zul: iTheki
zza: Tırkiya
alt | bul | kjh | kom | rus | tyv | udm: Турция (Turcija)
ava | kum: Туркия (Turkija)
che | chv: Турци (Turci)
mon | oss: Турк (Turk)
abk: Ҭырқәҭәыла (Ṭərḳʷṭʷəla)
abq: Трыкв (Trəkʷ); ТрыквчӀвыла (Trəkʷč̣ʷəła); Турция (Turcija)
ady: Тыркуй (Tərkʷj)
bak: Төркиә / Törkiä
bel: Турцыя / Turcyja; Турэччына / Tureččyna
chm: Турций (Turcij)
kaz: Түркия / Türkïya / تۇركيا
kbd: Тырку (Tərkʷ); Турцие (Turcie)
kir: Түркия (Türkija)
krc: Тюрк (Türk); Турция (Turcija)
mkd: Турција (Turcija)
sah: Түркийэ (Türkijä)
srp: Турска / Turska
tat: Төркия / Törkiä
tgk: Туркия / ترکیه / Turkija
ukr: Туреччина (Tureččyna)
xal: Түрк (Türk)
ara: تركيا (Turkīyā)
ckb: تورکیا / Turkiya; Turkya
fas: ترکیه / Torkiye
prs: ترکیه (Torkīyâ)
pus: ترکيه (Turkiyâ)
snd: ترڪي (Turkī)
uig: تۈركىيە / Türkiye / Түркийә
urd: ترکی (Turkī); ترکیہ (Turkīyâ)
div: ޓަރްކީ (Ṫarkī)
syr: ܬܘܪܟܝܐ (Tūrkiyā)
heb: תורכיה (Tûrkiyah); טורקיה (Ṭûrqiyah); טורכיה (Ṭûrkiyah)
lad: טורקיה / Turkia
yid: טערקײַ (Terkay)
amh: ቱርክ (Turk)
ell: Τουρκία (Toyrkía)
hye: Թուրքիա (Ṭourḳia)
kat: თურქეთი (Ṭurḳeṭi)
hin: तुर्की (Turkī); टर्की (Ṭarkī)
nep: टर्की (Ṭarkī)
ben: তুরস্ক (Turôskô)
guj: તુર્કસ્તાન (Turkastān)
pan: ਤੁਰਕੀ (Turkī)
kan: ತುರ್ಕಿ (Turki); ಟರ್ಕಿ (Ṭarki)
mal: തുര്ക്കി (Turkki)
tam: துருக்கி (Turukki)
tel: టర్కీ (Ṭarkī)
zho: 土耳其 (Tǔ'ěrqí)
yue: 土耳其 (Tóuyíhkèih)
jpn: トルコ (Toruko)
kor: 터키 (Teoki)
bod: ཐུར་ཀེས་ (Tʰur.kes.); ཏུར་ཀི་ (Tur.ki.); ཐུར་ཅི་ (Tʰur.či.)
mya: တူရကီ (Tuẏáki)
tha: ตุรกี (Tunkī)
lao: ຕວຽກກີ (Twaẏkkī)
khm: ទួរគី (Tuarkī); តួរគី (Tuarkī); ទុរ៍គី (Tu[r]kī)
Kıl Beni Ey Namaz
Çöllerden Topla Hücrelerimi
Rahmetinin Vahasında Ağırla Bu Yitik Kalbi
Kıl Beni Ey Namaz
Secdede Ruhumu Yeniden Fısılda Bana
Şahdamarı Yakınlığından Emzir Bu Puslu Bedeni
Kıl Beni Ey Namaz
Küçülsün Dağlar
Denizler Taşsın
Dağılsın Kalabalıklar
Rükû Rükû Doğrult Eğriliklerimi
Kıl Beni Ey Namaz
İkiye Bölünsün Kalbim
Ortasından Çatlasın Kıblenin Şakağında
Sevginden İşaret Parmağı Değsin Yeter Ki Göğsüme
Kıl Beni Ey Namaz
Topla Sevdalarımı Kırık Aynaların Çatlaklarından
Ömrüme İlikle Sevinçlerimi
Firuze Düşler Düşür Alnımın Şafağına
Kıl Beni Ey Namaz
Tenim İbrahim Gibi Ateşe Düşmüşken
Uzak Tut Nefsimin Nemrudundan Beni
Gül Kokulu Serinlikler Yağdır Yüreğime
Göznurum Ey
Canım Namaz
Kıl Beni Ey Ömrüm Namaz
Secdene Al Beni De
Gül Değdir Gönlüme
Aşkına Yaz Beni De Yarim Namaz
Kıl Beni Ey Namaz
Günahın, İsyanın, Nisyanın Kuytusunda Büyüttüğüm
Pişmanlığımın Yüzünü Yerden Kaldır
Utandırma Beni
Al Karanlıklarımı
Gözbebeğinde Yıka
Kıl Beni Ey Namaz
İnsan Kıl Beni
Doğru Kıl
Duru Kıl
Diri Kıl Beni
İnsan Kıl Bu Bedeni
Ah, Alnımı Dayadığım Secdegahıma Kim Serpti Bu incileri Kim
Kim Bu Dua Hammalı Ellerimin Yüküne Ortak Kim
Ah, Ziyankar-i Çarık
Ah ,namütenahim Kavrayışın Yolcusu
Ah, içimde Biriktirdiğim Yalnızlığın Seyrüsefer Gölgesi Ah..
Gitmek, Gidememektir Kendimden
Amentünün Arasatında Bir Tedirginim Ben
Aklımın Köşe Bucak İlticaları Sevgilide Kaldı
Hangi Gaflete Büründü Ki Ellerim
Sızlatıyor Dokunduğu Tenleri Ah..
Haydi Felaha
Haydi Felaha
Haydi Namaza
Haydi Kurtuluşa
Göznurum Ey
Canım Namaz
Kıl Beni Ey ömrüm Namaz
Secdene Al Beni De
Gül Değdir Gönlüme
Aşkına Yaz Beni De Yarim Namaz
SENÂİ DEMİRCİ
O kadar ulu kişiler, varmıştır ki Ulu Cami de secdeye, onlardan biz iz yapışır sanki alnınıza. Tüm benliğiniz hisseder bu huzuru, ayıksanız eğer ...
1,2. Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı “alak” dan yarattı.
3. Oku! Senin Rabbin en cömert olandır.
4,5. O, kalemle yazmayı öğretendir, insana bilmediğini öğretendir.
6,7. Hayır, insan kendini yeterli gördüğü için mutlaka azgınlık eder.
8. Şüphesiz dönüş ancak Rabbinedir.
9,10. Sen, namaz kıldığında kulu (bundan) engelleyeni gördün mü?
11,12. Ne dersin, ya o (engellenen kul) hidâyet üzere ise; ya da takvayı (Allah’a karşı gelmekten sakınmayı) emrediyorsa!?
13. Ne dersin engelleyen, Peygamberi yalanlamış ve yüz çevirmişse!?
14. O Allah’ın, her şeyi gördüğünü bilmiyor mu?
15,16. Hayır! Andolsun, eğer vazgeçmezse, muhakkak onu perçeminden; o yalancı, günahkâr perçeminden yakalarız.
17. Haydi, taraftarlarını çağırsın.
18. Biz de zebânileri çağıracağız.
19. Hayır! Sakın sen ona uyma; secde et ve Rabbine yaklaş.
[ ALAK SURESİ ]
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
1. Proclaim! (or read!) in the name of thy Lord and Cherisher, Who created-
2. Created man, out of a leech-like clot:
3. Proclaim! And thy Lord is Most Bountiful,-
4. He Who taught (the use of) the Pen,-
5. Taught man that which he knew not.
6. Nay, but man doth transgress all bounds,
7. In that he looketh upon himself as self-sufficient.
8. Verily, to thy Lord is the return (of all).
9. Seest thou one who forbids-
10. A votary when he (turns) to pray?
11. Seest thou if he is on (the road of) Guidance?-
12. Or enjoins Righteousness?
13. Seest thou if he denies (Truth) and turns away?
14. Knoweth he not that Allah doth see?
15. Let him beware! If he desist not, We will drag him by the forelock,-
16. A lying, sinful forelock!
17. Then, let him call (for help) to his council (of comrades):
18. We will call on the angels of punishment (to deal with him)!
19. Nay, heed him not: but prostrate in adoration, and bring thyself the closer to Allah)!
[ AL-ALAQ / THE CLOT ]
-----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Resulullah 40 yaşında iken; Cebrail (a.s.) ilk vahyi getirdi... Tam bu dağın tepesinde...
Beni hiç bırakmadın ki
Alnımı secdeye koyduğum o mabette
Telli pullu ışıkları olan o kentte
Yalnızken bile...
Şafak...
O Hz. Fatıma ki Allah Resulü’nün can parçası, dünya üstünde ona en çok benzeyen kişidir.
İlmin kapısı Hz. Ali’nin eşi, cennetin genç efendileri Hz. Hasan ve Hz. Hüseyin’in annesi, iyilikler denizinin incisidir
Meryem'in açık alnı kandildir.
Meryem'in açık alnı ufuktur. Her seher güneş oradan yükselir ve her gecenin içine güneş o çizgiden batarak yürür.
Meryem'in açık alnı haritadır. O, yol gösterir, işaret eder, el sallar, uğurlar, dua eder hepimize.
Kadim günlerden bilinmez yarınlara ilerleyen zaman gemisinin, yolunu rotasını çizdiği ışıklı fener, onun alnında yanar...
Meryem, deniz feneridir...
Meryem'in açık alnı kapısızdır.
Secdeler o pak alnı öpmek için birbiriyle yarışır.
Meryem, annedir. Allah'ın Kelimesi'ne annelik etmek üzere seçilendir.
Meryem'in, oğlunu tutan elleri toprağın üzerinde durur.
Meryem kuldur! Rabbine yakın olandır.
O, Meryem'dir.
Hz.Hatice Sadakatin, sevginin, güvenin zirvesi bir kadın…
Ölümüne dek vefayla bağlı olduğu ve kendisine vefayla bağlı olan Son Peygamber’in eşi…
Hz.Asiye
Seni suların içinden çekip çıkardı kalbim, Musa koydum ismini, Bir göz aydınlığısın benim için, Nil, bir kandil gibi astı seni içime. Musa koydum ismini, Seni sulardan çıkardım Güzellik, bereket, iyilik ve cömertlik onda toplanmıştı. Asiye alçakgönüllüydü, cesurdu. Kavgaları yatıştırıp anlaşmazlıkları çözen, başkalarının selameti için kendini feda eden, haksızlığa isyan edendi o. Bir sütun gibi, çatıyı kurup taşıyandı. Yürüyen bir nehir gibiydi Asiye. Sudan gelen ve suyun içinden yükselen hikmete kucak açan.
Medine’de sabah başkadır.
İnsanlar sevinçle uyanırlar,
Ezan-ı Muhammedi yükselir.
Mescid-i Nebevi’den
Ve Medine sokakları
Bayram yerine döner.
Bir dede hanımının elinden tutarak yürür.
Bir çocuk mescidin bahçesinde koşar özgürce
Sabaha kadar yeşil kubbeyi seyreden bir genc
Tebessüm ederek girer babus selam kapısından
Yeşil elbiseleriyle mescidde hizmet edenlere imrenir
Bir peygamber aşığı...
Bir peygamber aşığı Ümmet-i Muhammed’i koklar
Ve hıçkırıklarla secdeye kapanırlar.
Sonra otellere dönülür
Güneşin huzur veren ışıklarıyla.
Yeni kafileler girer medineye
Otellerin arasından yeşil kubbeyi arayan gözler
Salat-ü selamlarla yıkanır.
Kimi kafileler
Cennetül Bakî’dedir.
Kimisi Medine’yi dolaşır otobüslerle
Mihr Ali abiden Uhud’u dinler.
Hz. Hamza’yı dinler.
Asr_ı Saadeti yaşar Peygamber misafirleri.
Medine’de öğle başkadır.
Güneş ikindiye kadar yalnızdır Medine sokaklarında
Çünkü Güneş kıskançtır.
Habîb-i Zîşan’la başbaşadır.
Kainatın güneşinden güç katar gücüne.
Ve ikindi namazından sonra
Dükkanlar açılır.
Buhurdanlıklarda tüten kokular
Nazlı nazlı etrafa yayılır.
Kasr-ı halife oteline giden bir babaanne
Yolda torunlarına oyuncaklar alır
Hurmaları yüklenmiş bir delikanlı
Eşiyle birlikte yürür
Melekler tebessüm eder onlara
Dua eder.
Bir kasetçiden Kabe imamlarının sesi yükselir.
Vahyin yıkadığı yüzler dolaşır pazarlarda
Medine halkı güler yüzlüdür.
Çünkü onlar Ensar’ın torunlarıdır.
Rasulullah’ın komşularıdır.
Çok hassastır kalpleri.
Bunu bilen bazı misafirler
Mescid-i Nebevi’de kazandıklarını
Hayatları pahasına korumaya çalışır.
Ama bazıları
Sanki sadece alış verişe gelmiş gibi,
Kavga gürültüyle geçince günleri
Ve Unutunca Medine’yi
“Yazık oldu” der melekler
Milyarlarca insanın içinden seçildi
Buraya geldi
Ama yazık etti, yazık etti.
Medine’de akşam başkadır.
Zemzem bidonlarından zemzem içilir
Ve ikram edilir yanındakilere.
Şemsiyeler kapanır yavaşça,
Kubbeler açılır.
Gökyüzü tüm ihtişamıyla meydana çıkar.
Kimse yıldızları fark etmez nedense
Kainatın güneşinin yanında yıldızlar farkedilmez.
Ebuzer gıfari caddesini yağmur ıslatmasa da
Hasret gözyaşları ıslatır.
Sıra sıra dizili ankesörlerden
Farklı dillerde konuşmalar yapar.
Farklı renklerde insanlar.
Heyecanla konuşan biri şöyle der:
“İnanamazsın, şu anda seninle konuşurken
Mescid_i nebevi’ye bakıyorum.
On tane minare sanki arşa yükselmiş gibi.
Öyle heybetli görünüşleri var ki anlatamam.
Bu gün ikindi namazını Ravza-i mutahhara’da kıldım
Hem de Hz.Aişe sütununun önünde.
Allah sana da nasip etsin.
İnşallah dönünce anlatırım.
Medine’de gece başkadır.
Peygamber misafirleri dalınca uykuya
Melekler iner Kubbetül Hadra’ya.
Ve uzaklarda, çok uzaklarda
Medine hasretiyle yanan yüreklerden
Selamlar iletilir Sultanlar sultanına.
“Ya rasulallah” demiştir biri
“Bu yıl da nasip olmadı Medine’ne gelmek!
Ravza’nın kokusunu koklamak nasip olmadı.
Umre’ye gidenleri görünce boğazıma bir şey takılıyor.
Hep selam gönderiyorum sana
Geçenlerde umreden dönen bir arkadaş
Tespih verdi bana. Medine’den almış.
Tespihi sabaha kadar kokladım.
İnşallah bu yıl gelirsem o tespihi de getiricem.
Sana salat ve selam olsun ey gönlümün sultanı.
Medine’de zaman başkadır.
Medine’de herşey bir başkadır.
Bu şiiri dinlemeyenler için link : youtube.com/watch?v=VLIWAbiFdzw
görmek için İyi bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..Vav Harfi, Allah’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler.
Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir. İnsan vav şeklinde doğar, bir ara doğrulunca kendini elif sanır.
İnsan iki büklüm yaşar, oysa en doğru olduğu gün ölmüştür. Kulluğun manası vavdadır, elif uluhiyetin ve ehadiyetin simgesidir. O yüzden Lafz-ı ilahi elifle başlar. Elif kainatın anahtarıdır, vav kainattır. Rabbi vav gibi mütevazı olsun ister kulları.
Musa dal olmuştur ama Firavunun gözü Elifte kalmıştır.
İbrahim ateşte vavdır, Nemrut bizzat ateşe odun.
Yunus, vav olup balığın karnında anca kurtarmıştır kendini.
İnsan iki büklüm olunca rahat eder ana karnında.
Boylu boyunca uzansa da kim rahattır mezarında?
İşte o ayet: “Secde et, yaklaş!”
Eğil ve ben senin başını göklere erdireyim, yıldızları ayağına sereyim, sana gezmekle bitiremeyeceğin cennetler, sayamayacağın nimetler vereyim demektir bu.
Secde et, vav ol, vay dememek için la şey olan insan herşey demek olan Rabbinin önünde...
Yağmur
Vareden'in adıyla insanlığa inen Nur
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-ı hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat
Yıllardır boz bulanık suları yudumladım
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayel köşküm, gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yesil bayrak
Yeryüzü avaredir, yapayalnız ve kurak
Zaman, ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla, bir ağ gibi ördü rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydim
Yağmur, gülsenimize sensiz, baldiran düştü
Düşmanlik içimizde; dostluklar yaban düştü
Yenilgi, ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Bir güzide mektuptur, çağlarin ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük mustu, pazartesinden
Beyazlik dokunmuştur gecenin siyahina
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sükutu yar, sevinci dualar kadar derin
Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yaşadım ki, yaşanmamiş, mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydim
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bican düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hiradan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateşler sahinin hayalleri
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Sarardı yeşil yaprak; dal koptu; fidan düştü
Baykuşa çifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklal boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Save'nin damarında
Tablosunu yapardim yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcımın, süreyya bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kakülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü
Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran, sana ram olanlara
Bir bela tünelinde ağır imtihan düştü
Badiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgar
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı; kalkan düştü
Mahkumlar yargılıyor; hakimler mahkum şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin, bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Sensiz, tutunduğumuz dallardan yılan düştü
İlkin karardı yollar, sonra heyelan düştü
Güvenilen dağlara kar yağdi birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam, ölümsüzlüğü billur dudaklarından
Madeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydim
Şehirler kabus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki; dertleri asmaya umman düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayanlar girdabında boğulur
Ana rahminde ölür sensizlikten bir cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradim
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz, ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz kıtalar boyu uzayan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin; güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekanın fırçasında solmayan resim senin
Yağmur, birgün elimi ellerinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlikten bozulan dengeye ziyan düştü
Islaklığı sanadır ahımın, efgahımın
İçimde hicranınla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkarımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; ahenk senin
Renkleri birbirinden ayıran mihenk senin
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine ölümsüz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
Nefsinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir degişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mü'mindir sema; sana muhtaçtır zemin
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Kardeşler arasında heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarrkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakiş da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakiş da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Nurullah Genç
Islâm devletinin Medine'de kurulmasindan sonra müslümanlarla müsrikler arasinda meydana gelen ilk savas. Bu savasa, yapildigi kasabanin adiyla anilarak, Bedir Gazvesi denilmistir.
Bedir kasabasi Medine'nin 120 km. kadar güneybatisinda ve Kizil Deniz sahiline 20 km. uzakliktadir. Bedir, Mekke'den gelip Medine'den geçerek Suriye'ye kadar uzanan yol üzerinde olup, Mekke-Medine arasindaki konak yerlerinden biri idi. Bedir halki kasabalarina ugrayan ticaret kervanlarina verdikleri hizmetler karsiliginda elde ettikleri kazançlarla geçinirlerdi. Ayrica her yil Zilkade ayinda burada kurulan bir panayir kasaba halkina önemli gelir saglardi. Bedir kasabasinin Islâm savas tarihinde önemli bir mevkii vardir. Hz. Peygamber (s.a.s.) müsriklerle çarpismak üzere buraya üç defa gelmisti. Birincisine ilk Bedir Gazvesi adi verilir. Savasa henüz izin verilmedigi dönemlerde Mekkeli müsrikler müslümanlara saldirilarina devam ediyorlardi. Fakat hicretin altinci ayindan sonra cihat izni verilince artik müslümanlar kendilerini ve Islâm devletini koruma imkâni bulmuslardi. Bir ara müsrikler o sirada henüz müslüman olmamis olan Kürz b. Câbir'in kumandasi altinda bir askerî birlik gönderip Medine'nin çevresine saldirtmislardi. Kürz ve yanindaki müsrikler Medine'nin güneyinde Cemmâ denilen yere gelip müslümanlarin sürülerine saldirmis ve yagmalamislardi. Bunun üzerine Resulullah (s.a.s.) Medine'de Zeyd b. Hârise'yi devlet baskanligina vekil tayin edip bir grup müslümanla Sefevan vadisine kadar ilerledi. Kürz ve adamlarini takip eden Hz. Peygamber, müsriklerin izlerine rastlamayip Medine'ye geri döndü. Bu gazveye ilk Bedir Gazvesi adi verilir. Peygamber, hicretin ikinci yilinda Rabîü'l-evvel (623 Eylül) ay'i baslarinda bu sefere çikmisti.
Müslümanlarin her seylerini Mekke'de birakip Medine'ye hicret etmeleri müsriklerin Islâm'a ve müslümanlara olan kinlerini dindirmemi sti. Hatta müslümanlarin Medine'de devletlerini kurup yerlesmeleri Mekkeliler'e çok agir gelmisti. Müs rikler Islâm'in bu ba sarisini hazmedemeyip mutlaka durdurmak için yollar aramaga basladilar. Hicretten önce Abdullah b. Übey b. Selül adindaki kabîle reisi Medine'de taç giyip kral olmak üzere idi. Fakat akrabalarinin ve destekçilerinin büyük bir kismi müslüman olup Hz. Peygamber (s.a.s.)'i sehirlerine davet edince, artik burada bir Arap devleti degil Islâm devleti kurulmustu. Bunu bir türlü içine sindiremeyen Abdullah b. Übey, etrafindaki bazi adamlariyla birlikte Islâm'a girdiklerini söylemislerse de asla içten iman etmemis, münafikliklarini sürdürmüslerdi. Bunu firsat bilen Mekkeli müsrikler eski dostlari olan Ibn Übey'e bir mektup yazarak söyle demislerdi: "Siz bizimkileri barindirdiniz. Ya siz Muhammed'i öldürür veya yurdunuzdan çikarirsiniz; yahut biz hepimiz toptan gelip üzerinize saldirir erkeklerinizi öldürür kadinlarinizi esir aliriz."
Hz. Peygamber ve arkadas larinin Medine'ye gelmeleriyle kralligi engellenen Abdullah b. Übey, etrafindaki münafiklarla Islâm'i içten yikmaga çalisiyordu . Onun gayesi gayet açik idi. Krallik isteyen bir adam Islâm devletinde ve Peygamber'in baskanliginda barinamazdi. Münafiklar, dünya ve dünya çikarlarinin pesine takilmis müsriklerle isbirligi yaparak, Islâm'in Medine'deki hâkimiyet ve devletini yikmaga ça lisiyordu.
Müslümanlar, müsriklerle münafiklarin kurduklari bu isbirligini haber aldilar. Mekkelilerin gönderdigi bu mektup onlarin ve Medine'deki münafiklarin gayelerini gayet açik bir sekilde ortaya koyuyordu.
O bakimdan, müslümanlar çok dikkatli idiler. Bu düsmanlardan gelebilecek saldiriya hazirdilar. Resulullah ilk tedbir olarak, Medine-i Münevvere çevresine küçük müfrezeler gönderdi. Bu müfrezeler, Kureys'in ticaret kervanina engel oluyor ve Medine çevresindeki kabîlelerle baris anlasmalari yapip, Medine-i Münevvere'nin güvenligini sagliyordu.
Hamza b. Abdülmuttalib, Ubeyde b. Hâris ve Sa'ad Ibn Ebi Vakkas (r. an.) gibi ileri gelen sahabiler, bu müfrezelerin ba sinda görev yapmislardi. Bunlar kan dökmemege dikkat ediyorlardi. Yalniz Abdullah b. Cahs (r.a.) müfrezesi Bedir'den önce düsmanla çarpisan ilk Islâm seriyyesidir. Bu hadisenin savasilmasi haram aylardan Recep ayinin son gecesinde olmasi, müsriklerin dedikodusuna sebep oldu. Bu olay üzerine, haram aylarda savasmak hakkinda aâyetler nazil oldu. Bu ayetlerde, müslümanlara, cihat izninin verilecegine dair müjdeler vardi. Ve hemen ardindan da savasa izin veren ayetler geldi.
"Kendileriyle savasilan (mü'min)lere izin verildi. Çünkü onlara zulmedilmistir. Ve Süphesiz Allah, onlara yardim etmege kadirdir. " (el-Hacc, 22/39).
"Ey inananlar, korunma tedbirleri alin; bölük bölük veya hep birlikte savasa gidin." (en-Nisâ, 4/71).
"(Yeryüzünde) hiçbir kötülük kalmayincaya ve din tamamen Allah'in oluncaya kadar onlarla savasin. Eger vazgeçerlerse muhakkak Allah, ne yaptiklarini görmektedir. " (el-Enfâl, 8/39)
Bu ayetler, müslümanlari, müsriklerden yillarca gördükleri iskencelere karsi intikam almaya tesvik ediyor; zalimlerden, Allah'in hâkimiyetini gasba yeltenmis müstekbirlerden bu hâkimiyetin alinarak Allah'a iade edilmesini ve hükmün Allah'a ait oldugunun onlara gösterilmesini istiyordu. Bunun için de müslümanlarin gerekli tedbirler alarak ve korunarak savasmalarini istiyordu. Bu ayetlerdeki istek elbette Cenâb-i Hakk'a aitti. Eger insanlara ve Resule ait olsaydi zaten onlar yillarca önce savasmak ve zulme isyan etmek istemislerdi. Ancak, zulme isyan Allah'in ölçülerine ve rizasina uygun yapilmali ve bir zulüm kaldirilirken yerine bas ka bir zulüm ikame edilmemeliydi. I ste Medine'deki Islâm toplumu bunu anliyordu. Müslümanlar iste bunun için müsriklerle savasmayi göze almislardi.
Mekkeli müsrikler defalarca müslümanlari tehdit edip, onlara Medine-i Münevvere yakinlarina kadar gönderdikleri çapulcu birlikleri eliyle zararlar veriyorlardi. Son zamanlarda Ebû Süfyân'in da ortakligiyla olusturulan bir kervan Suriye'den mallar getirecek ve bununla müslümanlara son ve kesin darbe indirilecekti. Bunu haber alan Resulullah (s.a.s.), durumu ashabiyla istisare etti. Bu kervanin Mekke'ye ulasmasina engel olunmasi karari alindi. Bu kararin uygulanmasi asamasina gelindiginde Ebu Süfyan durumdan haberdar oldu ve Damdam b. Amr el-Gifârî'yi Mekke'ye göndererek Kureys'ten yardim istedi.
Ebu Cehil bu firsati kaçirmak istemediginden Kâbe'ye kostu. Müsrikleri müslümanlara karsi savasa tesvik etti. Tellâllar çikararak Mekke sokaklarinda bagirtti. Eli silâh tutan herkes bu müsrik ve putperest orduya katildi. Hatta Resulullah'in müsrik olan amcasi Ebu Leheb, kendisi gidemeyecek kadar hasta oldugu için yerine ücretle bir kiralik asker gönderdi.
Resulullah hicretin ikinci yili Ramazan ayinin sekizinci günü Abdullah Ibn Ümmü Mektum'u Medine'de kalan yasli ve hastalara namaz kildirmak üzere görevlendirdi. Yahudilerin karisiklik çikarmasindan süphelendikleri için Ebu Lübabe'yi de Medine'de yönetimin basinda vekil birakti.
Müslüman ordusunun sayisi üçyüzbes kisi idi. Bunlarin seksenüçü Muhacirlerden, altmisbiri Evs'den, geri kalanlari da Hazrec kabilesinden idiler. Muhacirlerden yalnizca Osman b. Affân (r.a.), hanimi Resulullah'in kizi Rukiye agir hasta oldugu için Medine'de kalmisti. Kendisi de ayrica rahatsizdi.
Müslümanlarin yalniz üç atlari ve yetmis develeri vardi. Bineklerine sirayla binmek zorundaydilar. Zefiran denilen yere geldiklerinde, Mekkeli müsriklerin büyük bir ordu ile üzerlerine gelmekte olduklarini ögrendiler. Biraz duraklayip tereddüt ettiler. Çünkü onlarin büyük hazirliklarla gelen Mekke ordusuna karsi koyacak kadar askerleri yoktu. Buna hazirlikli da degillerdi. Resulullah ashabiyla yeniden istisare etti. Kervanin pesine mi düsülmeliydi; yoksa müsrik ordusuna karsi mi durulmaliydi. Allah Resulu ve Muhâcirler ordunun karsisina çikilmasi taraftariydilar. Ensâr ise, Akabe beyatinda verdikleri sözle Medine' de Rasûlullah'i koruyacaklardi. Simdi ise Medine disinda idiler. Rasûlullah (s.a.s.) onlara reylerini sordu. Ensardan Sa'd b. Muaz söyle dedi:
"Ya Resulullah, biz sana inandik. Allah tarafindan getirdiklerinin hak oldugunu tasdik ettik. Artik siz ne dilerseniz emrediniz. Seni gönderen Allah hakki için artik denize girersen, seninle beraber biz de gireriz. Hiç birimiz geri kalmayiz. Biz düsmana karsi durmaktan çekinmeyiz. Muharebeden geri dönmeyiz. Sabrederiz ve sadakatten ayrilmayiz. Bizden memnun kalacagin isler nasip etmesini Allah' tan dilerim. Hemen Allah'in bereketini dileyerek istediginiz tarafa yürüyünüz."
Resulullah (s.a.s.), ashabinin bu birlik ve beraberligine çok sevindi. Allah'a hamd ile, müsriklerle karsilasmak üzere Bedir kuyulari mevkiine dogru yola koyuldu.
Ebu Süfyan, müslümanlarin Bedir'e gelmekte oldugunu ögrenince kervanin yönünü degistirdi. Deniz tarafindan Mekke'ye yollandi. Müslümanlar Bedir'e gelince, kervan çoktan uzaklasmisti.
Islâm ordusu, kumluk bir araziye konaklad i. Müsrikler ise Bedir kuyularini tutmuslardi. Gece yagan yagmur, hem araziyi pekistirdi, hem de müslümanlarin su ihtiyacini giderdi. Bu Allah Teâlâ'nin onlara bir yardimiydi.
Daha sonra, buralari çok iyi taniyan Habbâb b. Munzir'in teklifiyle ordunun karargâhi degistirilip Bedir köyünün en sonundaki kuyunun yararina geçildi. Resulullah (s.a.s.) elini kana bulamak istemediginden kendisine ordunun gerisinde bir çadir kuruldu. Çadirinin kapisinda Sad b. Muaz nöbet tutuyordu.
Mekkeli müsrikler zirhlar içinde idi. Sayilari bin kisiye yakindi. Bunun yüz kadari süvari yedi yüzü develi ve geri kalani piyade idi. Bu sayi Islâm ordusunun üç kati idi.
Ordular ibret alinacak bir dagilim sergiliyordu. Tarih hiç bir zaman bu derece anlamli bir savasa tanik olmamisti. Bir tarafta Müminlerin dostu Ebu Bekr (r.a.), diger tarafta müsrik saflarinda yer alan oglu Abdurrahman; bir tarafta müsrik ordusu komutani, Utbe b. Rabia, karsisinda oglu Huzeyfe bulunuyordu. Resulullah'in amcasi Abbas ile Hazreti Zeyneb'in esi ve Resulullah'in damadi Ebu'l As, müsriklerin arasindaydi. Akîl ise kardesi Hz. Ali'ye karsi müsrik ordusunda yer almaktaydi.
Bu sirada Ebû Süfyan'in kervaninin Mekke'ye ulastigi haberi geldi. Ebu Süfyan müsriklere bir haber göndererek, "Siz kervaninizi korumak için harekete geçtiniz. Artik savasmadan geri dönünüz" dedi. Ancak geri dönmek için arzulu olanlar olduysa da savasma karari alanlar çogunluktaydi. Ebû Cehil, "Müslümanlari öldürmeye bile lüzum yoktur. Ellerini baglayip onlari tekrar Mekke'ye götürecegiz ve böylece Islâm da bitecek" diyordu.
Bu ordu, Islâm'in tek ordusuydu. Eger bu ordu ezilecek ve silinecek olursa Allah'in hükmünü hâkim kilacak bir baska topluluk kalmayacakti. Hz. Peygamber (s.a.s.): "Allah'in, vadettigin yardimini bugün lutfet. Ya Rab, bu bir avuç mücahid yok olursa, bir muvahhidler bu gün telef olursa, yeryüzünde sana ibadet eden kalmayacak!" diye dua ve niyazlarina devam etti. Bu sirada da su mealdeki vahiy gelmisti:
"Bütün bu toplananlar (müsrikler) hezimete ugrayacak ve arkalarina dönüp kaçacaklardir. " (el-Kalem, 68/45).
Resulullah (s.a.s.) kan dökülmesini istemediginden Ömer b. el-Hattab'i elçi olarak müsriklere gönderdi. Onlar savas konusunda kararli olduklarindan Resulullah'in bu serefli elçisinin tekliflerini dinlemediler. Kur'an bir baska ayetiyle müminleri desteklemekte ve Mekkeli müsriklerin cezalandirilmasini talep etmektedir:
"Onlar, (insanlari, Rasülü ve mü'minleri) Mescid-i Haram'dan geri çevirdikleri ve onun velisi, bakicisi ve koruyucusu olmadiklari halde Allah onlara neden azap etmesin? Onun velileri sadece muttakîlerdir. Fakat çoklari bunu bilmez. " (el-Enfal, 8/34).
Bu harpten itibaren, Kur'an-i Kerîm'de, girisilen bütün savaslarda müslümanlarin yanibasinda çok sayida melegin savasa katildigindan bahsedilir. Ancak Bedir savasi ötekilerden bir farklilik gösterir.
"O zaman sen müminlere.' Rabbinizin size indirilmis üç bin melegi ile yardim etmesi, size yetmez mi?' diyordun , "Evet, sabreder, (Allah' dan) korkarsaniz, onlar hemen su dakikada üzerinize gelseler, Rabbiniz, size nisanli bes bin melek ile yardim eder", Allah, bunu size sirf müjde olsun ve kalpleriniz yatissin diye yapti.
Yardim, daima galip ve hikmet sahibi Allah katindadi r. " (Âli Imrân, 3/124-126).
17 Ramazan (13 Mart 624) Cuma günü sabahleyin her iki ordu Bedir kuyularina dogru ilerledi. Müslümanlar bu kuyularin basina kâfirlerden önce ulasmislardi. Müsriklerin tarafindaki kuyular tamamen kapatilip tutulduysa da Hz. Peygamber (s.a.s.) düsmanin kendi tarafindaki bir kuyudan su almalarina müsaade etmistir. Cahiliye adetlerine göre savasi iyice kizistirip heyecan dogurmak için gruplar öne adam çikararak birbirlerine meydan okurlardi. Müsrikler tarafindan Esved adindaki sahis ortaya çikip er istemis, buna karsi Hz. Hamza çikarak onu derhal öldürüvermisti. Bunun üzerine Kureys'in ileri gelenlerinden Utbe b. Rabîa, kardesi Seybe ve oglu Velid ortaya atildilar. Bunlarin karsisina Medineli gençlerden üç kisi çikinca, kim olduklarini sormus ve onlara: "Siz bizim dengimiz ve muhatabimiz degilsiniz, bizim kavmimiz ve kabilemizden adamlar çiksin" demislerdi.
Kureys kâfirlerinin bu istekleri üzerine Hz. Hamza, Hz. Ali ve Ubeyde b. Hâris çiktilar. Hz. Hamza ile Hz. Ali hasimlarini derhal öldürdüler. Ubeyde ise hasmini yaralamis kendisi de yaralanmisti. Onun yardimina kosan Hz. Hamza ve Hz. Ali (r.a.) derhal Utbe'yi öldürüp yarali arkadaslarini müslümanlarin karargâhina tasimislardi. Bu mubarezelerin sonunda taraflar birbirlerine saldiriya geçtiler. Ikindiye dogru müslümanlar tarihin kaydettigi büyük zaferlerden birini gerçekle stirmislerdi. Savas sona ermisti. Müslümanlari n, Islâm'in ve özellikle Hz. Peygamber'in en büyük düsmani Ebu Cehil basta olmak üzere müsriklerin ileri gelenlerinden çok kimse hayatini kaybetmisti. Müsriklerden tam yetmis kisi öldürülmüstü. Müslümanlar ise on dört sehid vermislerdi. Hz. Peygamber (s.a.s.) namazlarini kildirdiktan sonra Allah yolunda canlarini veren bu ilk sehitleri topraga verdi. Müslümanlar Kureys'in ölülerini de yerde birakmayip açtiklari bir çukura gömdüler.
Mekkeli müsriklerden bir miktar esir alindi. Ama henüz Cenâb-i Allah esirler hakkinda hükmünü bildirmemisti. Peygamberimiz bu esirlerle ilgili olarak ashabiyla istisarede bulundu. Ashabtan bazilari bunlarin derhal öldürülmesini teklif ederken, en yakin müslüman akrabalarinin bunu infaz etmelerini tavsiye etmislerdi. Buna karsilik basta Hz. Ebu Bekir olmak üzere bazi sahabeler de bu esirlerin fidye karsiliginda serbest birakilmalarini teklif ettiler. Rasûlullah bu ikinci teklifi uygun buldu. Fidye ödeyemeyenlerden okuma yazma bilenlerin müslümanlarin çocuklarindan onar kisiye okuma-yazma ögretmeleri istendi. Esirler müslümanlar arasinda dagitildi.
Hz. Peygamber onlara iyi muamele edilmesini istedi. Esirlerden elbisesiz kalmis olanlara giyecekler verildi. Bu esirler müslümanlarla birlikte ve onlarla esit sartlar altinda yemege oturuyorlardi. Esir alinanlardan sadece ikisi idama mahkûm edilmistir. Çünkü bunlar Mekke'de inananlara yapmis olduklari zulümden dolayi idami haketmislerdi. Rasûlullah'in, bu ilk askerî karsilasmada gösterdigi bu insânî tutum ve davranis daha sonraki olaylarda da degismemistir.
Mekke müsriklerinin ileri gelenleri ve baskanlari, Bedir'de öldürülmüstü. Ebû Süfyan ise büyük ticaret kervaninin basinda oldugu halde kaçip kurtulmus ve bundan böyle Mekke' nin baskani olmustu. Oglu, kayinpederi ve kayinbiraderi Bedir savasinda öldürülen Ebu Süfyan, bunlarin intikamini alincaya kadar hanimina yaklasmayacagina, saç ve sakalini kestirmeyecegine yemin etti. Bunun yaninda karisi Hind de kendi akrabalarini öldürenleri bulup onlarin cigerlerini yiyecegine and içmisti.
Bedir zaferi, siyasi-dini yapi daki Islâm devlet ve camias inin daha da saglam temeller üzerine oturmasini sagladi. Hz. Muhammed (s.a.s.) Bedir' de savas baslayacagi sirada, secdeye kapanip Allah'a yönelerek O'na, yardimini esirgememesi için dua ettiginde o günkü durumu en güzel bir sekilde dile getiriyordu:
"Ey Allah'im! Sayet su küçücük ordu eriyip giderse sana (yeryüzünde) artik ibadet edecek kimse kalmayacaktir... "
Ey dil ey dil niye bû rütbede pür-gamsın sen
Gerçi vîrâne isen genc-i mutalsamsın sen
Secde-fermâ-yi melek zât-ı mükerremsin sen
Bildiğin gibi değil cümleden akvamsın sen
Rûhsun nefha-i Cibrîl ile tev’emsin sen
Sırr-ı Hak'sın mesel-i Îsî-i Meryemsin sen.
Hoşça bak zâtına kim zübde-i âlemsin sen
Merdüm-i dîde-i ekvân olan âdemsin sen
English:
Oh heart, heart, why are thou filled with sadness
even if thou art ruins, thou art treasure with lots of talismans.
By command the angles prostrated thou, a honoured kernel art thee
Thou do not know how though, of the highest place are thee.
Thou art spirit, the breath of Jibreel and thou art one
The secret of Haqq, just like Isa for Meryam.
With respect see thyself for thou art the kernel of this alam*
the eye’s pupil of the whole creation, thou art Adam!
— Galib Dede (1757-1799)
• Words: Haqq - the Truth, God; Jibreel - Gabriel; alam - world
Në shqip:
Oh zemër oj zemër, po pse je mbush kshtu coll mërzi
Edhe gërmadhë n’kofsh, ti je thesar përplot hajmali.
Meleqt me urdhën t’bonen sexhde, thelb i nderumë je
Nuk e din as vet qysh, ma t’naltin vend ndër krejt ti je.
Je shpirt, me frymën e Xhebrailit jeni bashk ju dy,
Msheftsi e Hakit, sikur Ises Merjemes edhe ty!
Kqyre veten me sajgi, je thelb i kti alemi,
Drita synit ton krijimit, ti je vet Ademi!
— Galib Dede (1757-1799)
• Fjalë: coll- veç; sajgi - respekt; alem - botë
• Përktheu: Artan Sadiku
• Kaligrafia: Dy vargjet e fundit | The last two lines
• Translated in English from the Albanian translation done by A. Sadiku
#galibdede
BEYTULLAH'TA BEN
Bir sancak altinda kaç milyon insan,
Ne tenleri benzer, ne dilde lisan...
Olmuslar... Tek yürek, tek beden de can;
Insanligi gördüm... Beytullah'ta ben...
Yedi bagin gülü, ayni destede,
Yetmis iki millet, ayni listede,
Kaç milyon ''Âmin'' der, ayni bestede;
Tevhîd'le hasroldum... Beytullah'ta ben...
Sînelerde alev, ne kül ne duman,
Dillerde bir soru: ''Vuslat ne zaman?''
Cehennem söndürür, böylesi îman...
Ask ne imis gördüm... Beytullah'ta ben...
Okyanuslar asmis, gelmis nicesi,
Aç, susuz, uykusuz, gündüz gecesi...
Her nefes, dilinde Kur'ân hecesi;
Sevdâlilar gördüm... Beytullah'ta ben...
Rabb'in o davetli misafirleri;
Doldurmus, Mekke'de her karis yeri.
Dillerinde dinmez, ''LEBBEYK'' sesleri,
Ars'a yollar gördüm... Beytullah'ta ben...
Bir damla misâli, kapilmis sele;
Zengin, fakir, pasa, nefer elele...
Yan yana secd'eder, sultanla köle;
Mahserle tanistim... Beytullah'ta ben...
Kimi görmez gözü, elinde âsâ;
Lâkin, kalp gözünü açmis devâsa...
Yüzünde tebessüm, ne gam, ne tasa,
Döner durur gördüm... Beytullah'ta ben...
Kimi, ayaginda yarim çarigi;
Kaç yerinden kanar, topuk yarigi...
Megerse; kefenmis basta sarigi,
Ne âsiklar gördüm... Beytullah'ta ben...
Baktim... Sofrasinda, nice melekler;
Bir tas zemzem suyu, kuru ekmekler,
Gözleri Kâbe'de iftari bekler,
Tokluguma yandim... Beytullah'ta ben...
Bir zerre gözü yok, dünya asinda,
Âhir rizkin arar, harman basinda,
Rabb'in nazarini, Kâbe tasinda;
Gören gözler gördüm... Beytullah'ta ben...
Kimi bahardadir, görmemis yazi,
Kiminin geçiyor, Mevlâ'ya nazi;
Kilinir Kâbe'de vedâ namazi,
Imrendim.. El açtim, Beytullah'ta ben...
Kiminde kalmamis, derman bacakta;
Iki büklüm yürür, gitmez kucakta...
Erimis.. Kaybolmus.. Cenâb-i Hakk'ta
Pervaneler gördüm.. Beytullah'ta ben...
O kambur sirtinda, eski torbasi,
Torbasinda sanki, Cennet urbasi..
Hele bir, kiyamda var ki durmasi;
Göz göz oldum, doldum... Beytullah'ta ben...
Bin rütbeyi, bir secdede atlayan,
Bir secdeyi, yüz binlere katlayan,
Bu kârini meleklerle kutlayan,
Ne tâcirler gördüm... Beytullah'ta ben...
Hacerü'l-Esved'de adin yazdiran,
Îman pençesinde, nefsi ezdiren,
Yücelen ruhuna, Ars'i gezdiren,
Ne veliler gördüm... Beytullah'ta ben...
Unutmus... Dünyanin vefâ derdini,
Yikmis... Kalbindeki, riyâ bendini,
Öyle teslim etmis, Hakk'a kendini;
Canda Cânân gördüm... Beytullah'ta ben...
Bir sevdâ seli var, Safâ Merve'de;
Damlalar köpürmüs, vecde girmede.
Nice peygamberler, nice zirvede;
Durup bakar gördüm... Beytullah'ta ben...
Ibrahim Makâmi, sultan sofrasi;
Sunulur herkese, bir kevser tasi...
Bir cennet söleni, perde arkasi,
Ne sahneler gördüm... Beytullah'ta ben...
Melekler almislar, sölenden payi;
Sarmislar, Kâbe'de bütün semayi.
Kalem anlatamaz, bu içtimayi,
Âciz bir kul oldum... Beytullah'ta ben...
Kaç yerinden açilmis, gökte kapilar;
Ardinda saraylar, zümrüt yapilar,
Vâdeleri sonsuz, nice tapular;
Elden ele gördüm... Beytullah'ta ben...
Durdum da, tavâfi seyrettim hayran;
Gördüm: Bir kâinat misâli devran...
Hangisi melektir, hangisi insan?
Sasirdim çok zaman... Beytullah'ta ben...
Bir sagnak misâli selâm yagmuru,
Gönüller yikanmis, kalpler dupduru.
Ihlâs atesinde, nice hamuru;
Pisiyorken gördüm... Beytullah'ta ben...
Yas desem... Yas degil, gözlerden akan,
Bir sel ki, günahlar bendini yikan...
Kâbe göklerinden, semaya çikan;
Merdivenler gördüm... Beytullah'ta ben...
Daglar, taslar, vecde gelmis kavrulur,
Kum tanesi, ''Allah'' diye savrulur...
Göz nereye baksa, Rahman'i bulur,
Ne zikirler duydum... Beytullah'ta ben...
Ter döktüm.. Susadim, nefsimden yana,
Baskasi bir lezzet vermedi bana;
Dediler: ''Bu zemzem, sifadir cana''
Içtim kana kana... Beytullah'ta ben...
Mescid-i Haram'da dokuz minâre;
Diyor ki: ''Bendedir, gaflete çâre''
Bir günde bes kere, yürek bin pâre;
Ezanlar dinledim... Beytullah'ta ben...
Bir mânâ sarayi, Mescid-i Haram;
O ne ince nakis, o ne ihtisam...
Her kalbe, Muhammed Aleyhisselâm;
Bin taht kurmus gördüm... Beytullah'ta ben...
Vah ki bana! Bunca yildir gülmezdim,
Gözlerimden böyle yaslar silmezdim.
Vah ki bana! Husû nedir bilmezdim;
Tattim o lezzeti... Beytullah'ta ben...
Yillar geçti, aramakla özümü;
Dünya mali kör etmisti gözümü,
Unutmustum, ''Kâlû Belâ'' sözümü;
Gör ki hatirladim... Beytullah'ta ben...
Çekildi kapimdan, seytân-i kebir,
Çekildi kanimdan, zorbalik cebir,
Ne bir hased kaldi, ne gurur kibir;
Yerle yeksan oldum... Beytullah'ta ben...
Bir zaman derdim ki: ''Yâ Rabbî neden,
Bir daha istiyor, bir kere giden?''
Meger bilemezmis, insan gitmeden;
Aldim cevabimi... Beytullah'ta ben...
Gördüm ki; bu dünya bir oyalanma,
Halime bakip da, mutluyum sanma.
Bedenim Kâbe'den uzakta amma;
Gönlümü biraktim... Beytullah'ta ben...
Cengiz Numanoglu
Var eden'in adıyla insanlığa inen NUR
Bir gece yansıyınca kente Sibir dağından
Toprağı kirlerinden arındırır bir Yağmur
Kutlu bir zaferdir bu ebabil dudağından
Rahmet vadilerinden boşanır ab-i hayat
En müstesna doğuşa hamiledir kainat.
Yıllardır boz bulanık sular yudumladım
Ya o zaman bul bi çare sen işini bilirsin
Bir pelikan hüznüyle yürüdüm kumsalları
Yağmur,seni bekleyen bir tas da ben olsaydım
Hasretin alev alev içime bir an düştü
Değişti hayal köşküm,gözümde viran düştü
Sonsuzluk çiçeklerle donandı yüreğimde
Yağmalanmış ruhuma yeni bir devran düştü
İhtiyar cübbesinden kan süzülür Nebi'nin
Gökyüzü dalgalanır ipekten kanatlarla
Mehtabını düşlerken o mühür sahibinin
Sarsılır Ebu Kubeys kovulmuş feryatlarla
Evlerin arasına dikilir yeşil bayrak
Yeryüzü avaredir,yapayalnız ve kurak
Zaman ayaklarımda tükendi adım adım
Heyûla,bir ağ gibi ordu rüyalarımı
Çölde seni özleyen bir kus da ben olsaydım
Yağmur, gülşenimize sensiz,baldıran düştü
Düşmanlık içimizde;dostluk yaban düştü
Yenilgi,ilmek ilmek düğümlendi tarihe
Her sayfaya talihsiz binlerce kurban düştü
Bir güzide mektuptur,cağların ötesinden
Ulaşır intizarın yaldızlı sabahına
Yayılır o en büyük muştu,pazartesinden
Beyazlık dokunmuştur gecenin siyahına
Susuzluktan dudağı çatlayan gönüllerin
Sukutu yar,sevinci dualar kadar derin
Çaresiz bir takvimden yalnızlığa gün saydım
Bir cezir yasadım ki,yaşanmamış,mazide
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
İlkin karardı yollar; sonra heyelân düştü
******
Güvenilen dağlara kar yağdı birer birer
Sensizlik diyarından püsküllü yalan düştü
Yağmur, duysam içimin göklerinden sesini
Yağarsın; taşlar bile yemyeşil filizlenir
Yıldırımlar parçalar çirkefin gövdesini
Sel gider ve zulmetin çöplüğü temizlenir
Yağmur, bir gün kurtulup çağın kundaklarından
Alsam ölümsüzlüğü dudaklarından
Medeni arzuların ardında seyre daldım
Küflü bir manzaranın çürüyen güllerini
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Şehirler kâbus dolu; köylere duman düştü
Tersine döndü her şey sanki; asuman düştü
Kırık bir kayık kaldı elimizde, hayali
Hazindir ki dertleri aşmaya umman düştü
Ayrılığın bağrımda büyüyen bir yaradır
Seni hissetmeyen kalp, kapısız zindan olur
Sensiz doğrular eğri; beyaz bile karadır
Sesini duymayan, girdabında boğulur
Ana rahminde olur sensizlikten cenin
Şaşkınlığa açılır gözleri, görmeyenin
Saatlerin ardında hep kendimi aradım
Bir melal zincirine takıldı parmaklarım
Yeryüzünde seni bir görmüş de ben olsaydım
Sensiz,ufuklarıma yalancı bir tan düştü
Sensiz, kıtalar boyu uzanan vatan düştü
Bir kölelik ruhuna mahkum olunca gönül
Yüzyıllardır dorukta bekleyen sultan düştü
Ay gibisin güneşler parlıyor gözlerinde
Senin tutkunla mecnun geziyor güneş ve ay
Her damla bir yıldızı süslüyor göklerinde
Sümeyra'yı arıyor her damlada bir saray
Tohumlar ve iklimler senindir; mevsim senin
Mekânın fırçasında solmayan fırça senin
Yağmur,bir gün elimi elinde bulsaydım
Güzellik şahikası gülümserdi yüzüme
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sensiz, kaldırımlara nice güzel can düştü
Yarılan göğsümüzden umutlar bîcan düştü
Yağmur, kaybettik bütün hazinesini ceddin
En son, avucumuzdan inci ve mercan düştü
Melekler sağnak sağnak gülümser maveradan
Gümüş ibrik taşıyan zümrüt gagalı kuşlar
Mutluluk nağmeleri işitirler Hira'dan
Bir devrim korkusuyla halkalanır yokuşlar
Bir bebeğin secdeye uzanırken elleri
Paramparça, ateş sahibinin hayalleri
Keşke bir gölge kadar yakınında dursaydım
O mücella çehreni izleseydim ebedi
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Sarardı yeşil yaprak; dal koptu, fidan düştü
Baykuşa cifte yalı; bülbüle zindan düştü
Katil sinekler deldi hicabın perdesini
İstiklâl boşluğunda arılar nadan düştü
Dolaşan ben olsaydım Sâve'nin damarında
Tablosunu yapardım yıkılan her kulenin
Ebedi aşka giden esrarlı yollarında
Senden bir kıvılcım, süreyyâ bir şulenin
Tarasaydım bengisu fışkıran kâkülünü
On asırlık ocağın savururdum külünü
Bazen kendine aşık deli bir fırtınaydım
Fırtınalar önünde bazen bir kuru yaprak
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Sensizlik depremiyle hancı düştü; han düştü
Mazluma sürgün evi; zalime cihan düştü
Sana meftun ve hayran,s ana râm olanlara
Bir belâ tünelinde ağır imtihan düştü
Bâdiye yaylasında koklasaydım izini
Kefenimi biçseydi Ebva'da esen rüzgâr
Seninle yıkasaydım acılar dehlizini
Ne kaderi suçlamak kalırdı, ne intihar
Üstüne pırıl pırıl damladığın bir kaya
Bir hurma çekirdeği tercihimdir dünyaya
Suskunluğa dönüştü sokaklarda feryadım
Tereddüt oymak oymak kemirdi gururumu
Bahîra'dan süzülen bir yaş da ben olsaydım
Haritanın en beyaz noktasına kan düştü
Kırıldı adaletin kılıcı, kalkan düştü
Mahkûmlar yargılıyor, hakimler mahkûm şimdi
Hakların temeline sanki bir volkan düştü
Firakınla kavrulur çölde kum taneleri
Ahuların içinde sevdan akkor gibidir
Erdemin,bereketin doldurur haneleri
Sensiz hayat, toprağın sırtında ur gibidir
Şemsiyesi altında yürürsün bulutların
Sensiz, yükü zehirdir en güzel imbatların
Devlerin esrarını aynalara sorsaydım
Çözülürdü zihnimde buzlanmış düşünceler
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Tavanı çöktü aşkın; duvarlar üryan düştü
Toplumun gündemine koyu bir isyan düştü
İniltiler geliyor doğudan ve batıdan
Sensizlik bozulan dengeye ziyan düştü
Islaklığı sanadır ahimin, efgânımın
İçimde hicranımla tutuşuyor nağmeler
Sendendir eskimeyen cevheri efkârımın
Nazarın ok misali karanlıkları deler
Bu değirmen seninle dönüyor; âhenk senin
Bir hüzün ülkesine gömülüp kaldı adım
Kapanıyor yüzüme aralanan kapılar
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Yağmur, sayrılığıma seninle derman düştü
Beynimin merkezine olumsuz ferman düştü
Silindi hayalimden bütün efsunu ömrün
Bir dönüm noktasında aklıma Rahman düştü
Nefesinle yeniden çizilecek desenler
Çehreler yepyeni bir değişim geçirecek
Aydınlığa nurunla kavuşacak mahzenler
Anneler çocuklara hep seni içirecek
Yağmur, seninle biter susuzluğu evrenin
Sana mümindir sema; sana muhtaçtır zemin
Damar damar hep seninle, hep seninle dolsaydım
Batılı yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
Kardeşler arasına heyhat, su-i zan düştü
Zedelendi sağduyu; körleşen iz'an düştü
Şarkısıyla yaşadık yıllar yılı baharın
İnsanlık bahçemize sensizlik hazan düştü
Yağmur, seni bekleyen bir taş da ben olsaydım
Çölde seni özleyen bir kuş da ben olsaydım
Dokunduğun küçük bir nakış da ben olsaydım
Sana sırılsıklam bir bakış da ben olsaydım
Uğrunda koparılan bir baş da ben olsaydım
Bahira'dan süzülen bir yas da ben olsaydım
Okşadığın bir parça kumaş da ben olsaydım
Senin için görülen bir düş de ben olsaydım
Yeryüzünde seni bir gürmüş de ben olsaydım
Senin visalinle bir gülmüş de ben olsaydım
Sana hicret eden bir Kureyş de ben olsaydım
Damar damar seninle, hep seninle dolsaydım
Batili yıkmak için kuşandığın kılıcın
Kabzasında bir dirhem gümüş de ben olsaydım
"Ey iman edenler! Rukû edin, secdeye kapanın. Rabbinize ibadet edin. Hayır işleyin ki kurtuluşa eresiniz." (Hacc Süresi, 22/77)
Miyavlamak insanı kedi yapmaz. "Semâzen" kıyafeti giymek de "semâ ehli" etmez insanı. Bu yüzdendir "semâ ediyor" diye anons etmezler kimi sanatçıları. "Semâ gösterisi" yaparlar en fazla. Gösteriyle kalırlar sadece. Mevlânâ'ca duymasalar da olur, semâlara ağmasalar da olur.
"Başörtüsü takmak, çarşaf kılığına girmek, abaye kıyafetlere bürünmek "mütesettir" eylemez seni. Tesettür, dışarıdan başlamaz ki, bacım benim. İçeridedir tesettür; gizlidir. İçeridendir tesettür; sırlamaktır güzelliği. Tesettür başa geçirilmez bir hamlede. "Nur" olmak içindir tesettür; tenden şehvetten soyunup kalbiyle ve ruhuyla görmek/görünmek içindir.
Haberin yok galiba, başörtüsüyle görünmediği halde 'tesettür'e sımsıkı bürünenler var aramızda. Tesettürün, senin başına doladığın "görünür" cephesini tamam edemeseler de, derinlerinde buzdağınca bir örtü saklarlar. Görünmezdir o örtü. "Örtü" diye görünse de, yine görünmez.
Başörtülülerin hepsi bir değildir. Başörtüsünün içinde senin gibi zoraki duranlar da vardır. Başının örtüsüne başını verecekler de vardır. Benzer davranış kalıpları sergileyen "laboratuvar yaratıkları" değildir onlar. Birinin resmini ansiklopediye koyunca hepsi hakkında fikir edinebileceğin "deniz altı canlısı türü" diye tanımlanamazlar. Her biri biriciktir. Başörtülünün hepsi başörtüsü de değildir. Tesettürü olmayan başörtülü de olabilir. Başörtülü olmayan tesettürlü de olabilir. Saçları görünürken kendini örteni vardır. Saçlarını örterken kendini görünür kılanı da olabilir.
Gösteriye dökülür bir şey olsaydı tesettür, kılığına girebilirdin belki. Saça dolanmış bez parçası değildir. Teni sarmış elbiseden fazlasıdır. Tesettürün sarıldığı "nüve" içerilerdedir. Başörtüsünün bağlandığı "çekirdek" görünmezdir. Kılık kıyafetle başlamaz da, kılık kıyafetle bitmez de.
Tesettürün senin göremediğin bedelleri vardır gerilerde. Senin giyinemeyeceğin libaslar diker gönüllerde. Senin üzerinde gösteremeyeceğin dikişleri, dikilişleri vardır tesettürün. Hürriyet'li bir irtica haberiyle, diplomasından olmak gibi bir bedel meselâ. Milliyet'çe bir namaz ihbarıyla, delikanlıların (ki sen sadece kızlar örtünür sanıyorsun) taşkınlıklara karşı kendilerine örtü edindikleri secdelerden utandırılmalarının yükü vardır meselâ. Cesaretin varsa, Uğurlu Kanal D haberlerinin başörtülüdür diye ele güne rezil ettiği, üzerindeki iftiralardan aklanmak için hâlâ daha çırpınan fedakâr doktorların, idealist öğretmenlerin suskun hüzünlerini giyin, mütevekkil sabırlarını dola başına. Kabına sığmıyorsan, ülkesinden kovulup Viyana'da, Prag'da, Bükreş'te anne babasına hasret çeken sürgün kızların sessiz çığlığını kuşan, gurbet sızılarını al omuzlarına.
Senin patronunun Tower'i 'tesettürlü Ayşe'yi ya 'hizmetli' olarak, ya "biz de dine saygılıyız" gösterisine gönüllü hizmet sunması için 'folklorik bir detay' olarak ya da sahiden tesettürlü Ayşe'leri sosyolojik malzeme, fantastik çeşitleme gibi yağmalamaya hevesli "tesettürlü Ayşe"ymiş gibi gezecek gazeteci olarak hoş görebiliyor.
Sen, yani sahiden sen, orada, sahici tesettürün içinde olsaydın Ayşe, gazeteci rolü oynayan Ayşe değil de, sen Ayşe örtünseydin, Tower'ları ne olurdu acaba?
SENAİ DEMİRCİ
"Kuskusuz Rabbin katındakiler O'na secde etmekten çekinmezler, O'na tesbih eder ve yalnız O'na secde ederler ! " A'raf 206
" Those who are near to thy Lord, disdain not to worship Him: They glorify Him, and prostrate before Him. "
İyi bakıldığında, görmek için bakıldığında; Bazen bir insanın secdedeki hali, bazen bir ceninin anne karnında ki haline benzer..
Vav Harfi, Allah’ın Vahid ismini ve birliğini simgeler.
Ebced hesabında 6 rakamına dektir ki ; Bu yönüyle aynı zamanda imanın 6 şartını temsil ettiği söylenir.
Harfi med olduğu gibi, kasem harfidir. Aynı zamanda, iki cümleyi veya özneyi bağlayan bağlaçtır.
• Ulu Cami’nin her duvarında VAV harfleri yazılıdır. Ancak en meşhur ve en güzel VAV harfi budur.
• Halk arasında Hızır Aleyhisselam’ın bu vav harfinin önünde namaz kıldığı rivayeti yaygındır.
• Tezhib sanatı ile süslenmiş ve ucuna Lale motifi işlenmiştir. Lale süsleme sanatında Allah’ı c.c. sembolize eder.
• Vav harfi, Vahidiyet, Vahdaniyeti ihtiva etmesi yönüyle de Allah’ın birliğini ifade eder.
VAV HARFİ İLE BAŞLAYAN KELİMELERE DİKKAT EDİNİZ. SORUMLULUK GEREKTİREN İŞLERDİR:
VALİ, VEZİR, VELİ, VEKİL, VARİS, VASİ, VALİDE, VAAD ETMEK VB...
"Bursa Ulu Camii gezerken rehber duvarda asılı hatlardan yedi vav'ın sırrını şuna benzer manada anlatmıştı.
Peygamberimiz buyurmuş ki, "yedi vavdan sakınınız, ihtiyaç olmadığı halde vavların işaret ettiği mesleklere yönelmeyiniz. "
Sabah namazı sonrasında anlattığı için bilincim tam açık değildi bu yüzden hadisi birebir hatırlamıyorum fakat 'yöneticiliklere -vali vs.- işaret eden VAVlardan sakının; mecbur değilseniz bu meslekleri seçmeyin' mealinde bir hadisti sanırım.
Yunus Bilge
Vav'lardan Çekinin
-Bursa Ulu Cami - Caminin batı cephesinde günümüzde hanımların namaz kıldığı yerin batı duvarında çok değişik bir şekilde işlenmiş büyük celi sülüt dört tane VAV harfi dikkat çekmektedir.
İttaku'l - vâvat. Bu önemli bir nasihattir. Allah Resülü (s.a.s) bizleri sorumluluğu olan şeylerden sakınma noktasında uyarıyor ve "Vavlardan sakının, çekinin" diyor.
Mesela Vali olmak, veli olmak, varis olmak, vekil olmak, vezir olmak, vakıf malını değerlendirmek, vallahu yemininde bulunmak vazifeleri yerine getirirken hassas olmamız ölçülü davranmamızı tavsiye ediyor, Efendimiz (s.a.s). İnşaAllah yerinde de görürsünüz.
(alıntı) Devamı var...
Allahın rahmeti olan kar bu ağacı secdeye götürmüş.Allah rahmetini üzerlerimizden eksik etmisin inşallah.Tamda kıbleye doğru biliyormusunuz !!!
Rahman, Rahim, Gaffar olan Sen
Kapında bıkmadan, ümitle bekleyen Ben
Tüm dertlere, acılara dermansın Sen
Dertliyim, derman dilenenim Ben
En âli, en aziz, canansın Sen
Varlığı sana muhtaç canım Ben
Ezelin, ebedin sultanısın Sen
Kulun, kölen olmaya talibim Ben
Nur kaynağı; nur üstüne nursun Sen
Nurunda yanmaya koşan pervaneyim Ben
Karşılıksız bin bir nimet verensin Sen
Şükürde aciz, mahcup, af dilenen Ben
Affı, mağfireti sonsuz olan Sen
Secdeye kapanınca huzur bulan Ben
Settarsın, günahları, örtersin Sen
Günahını, gözyaşıyla yıkayanım Ben
Her şeyi yoktan, muhabbetle var edensin Sen
Aşkıma kıblesin, tek sevdamsın diyenim Ben
Dostların en yücesi, tek velisin Sen
Dostluğuna muhtaç,isteklisi Ben
Her şeyi bilen, gören, bâsirsin Sen
Huzurundayım, ne olur gör beni,
Boynu bükük kulunum Ben
Var olan, tek gerçek, haksın Sen
Zindanım olan yalan dünyada,
Garibim, sana hasret, mahpusum Ben
Varlığı apaçık delillerle zahir olansın Sen
Ruhu varlığını, yüreği sevgini haykıranım Ben
İlim ve kudretiyle, her şeye şahitsin Sen
Aşkıma şahit ol, yolunda şehit olsam Ben
Her şeye hükmeden, hakimsin Sen
Ne olur hükmet kalbime;
Yüreğimdeki aşkının düşmanı olan
Şeytan ve onun yoldaşlarından
Sana sığınırım, acizim Ben
Zengin olan, zengin edensin Sen
Sevginin, aşkının zengini olayım Ben
Vedûdsün, çok seven, en sevgili Sen
Sevginden beslenip nefes alan, meftununum Ben
Ne çıkar?
Hiç kimse sevmesin Beni
Yeter ki Sen sev Beni,
Yeter ki sen sev beni
(Alıntıdır: www.guzeldualar.blogspot.com)
Model: Ziya S.
Mekan: Aydın
Tarih: 31.08.2009, Ramazan
Fotoğrafın kullanım hakkı sahibi adına www.evrengunlugu.net'e aittir.
All rights reserved to the owner, www.evrengunlugu.net
Ellerimizin Büyük Boşluğu
Burası dünya ve biz artık çok sıkıldık
Alıp başımızı sana gelmek istiyoruz
Sana gelmek
Sana gelmek, orada kalmak istiyoruz
Çok unuttuk hatırlamak istiyoruz
Başımızın okşanmasını gözyaşımızın silinmesini,kolumuza girilmesini istiyoruz
Yağmurunu ve meleklerini yeniden istiyoruz
Rüzgarın sesini, ırmağın sesini
Dağların dağ, denizlerin deniz, kadınların kadın, çocukların çocuk
Erkeklerin erkek, ekmeğin ekmek, olduğu bir dünyayı yeniden isterken
Seni istiyoruz aslında.Bunu söyleyemiyoruz
Her yer gece, çok gece
Ve biz meleklerini istiyoruz Rabbim
Çok yenildik yetmez mi ?
Bir bankanın önünde, bir koltuğun altında, bir ziyafetin ortasında, bir günahın tenhasında
Büyütüp durduk siyahı
Gece gece gece
Her yağmur tanesini bir melek indirirken yeryüzüne
Her yalanı yüz şeytan taşıyor olabilir mi
Bilmiyoruz
Çünkü
Bilincimiz içerken binlerce yılın karmaşık şurubunu
Kameraya bakıp kalabalık şeyler söylemek ve gülümsemekle meşgulüz şuan
Sonra oturup düşüneceğiz bütün bu olanları
Yusuf’u düşüneceğiz, Yakup’u, Musa’yı
İsa’yı düşüneceğiz, Nuh’u ve öbürlerini
Ve Efendimizi
Efendimizi
Kuyular kuyular kuyular kazdık
Bir nefes üflemen için yeryüzü bataklığında sazdık
Kestik kendimizi deldik yaktık
Sonra sana değil dünyaya aktık
Dünya ki mescid dir biz onu otel yapmışız
Kalktık ki yenilmişiz değişmişiz azmışız
Bir sızı kalmış içimizde başka şey yok
Bu sızıdan yol bulup kapına dayanmışız
Bir çocuk oyuncağını alamamış
Bir kız sevdiğini saramamış
Bir anne yıllardır kolları açık bekliyor oğlunu
Bir adam paramparça bir çift göz için
Birisi ekmek götürememiş evine
Birisi aşk
Birimiz dünyayı kurtaracak
Birimiz yarını
Birimizin aklı tutuşmuş yanıyor
Birimiz bomboş kalbine bakıp birini anıyor
Birimiz ayrılığın ilk günü gibi her akşam kanıyor
Birimiz kıyametin koptuğuna inanıyor
Birimiz çekip gitmiş yeryüzünden ellerini hala açık sanıyor
Geldik işte bunlar ellerimiz
Açılmış bak bilirsin ne diye
Ki bilirsin biz bu ellerle neler işledik
Açtık işte bunlar ellerimiz
Burası dünya
Şu biziz
Bunlarda ellerimiz
Öyle açık öyle acemi öyle boş
Öyle mahcup öyle dalgın öyle boş
Öyle boş
Senin değil miyiz hepimiz
Senin değil mi her şey
Alırsın kime ne verirsin kime ne
Ve bu açtığımız eller senin değil mi
Senin değil miyiz hepimiz Rabbim
Bir yıldız bir ağaç bir buğday tanesi kadar
Kimsesiziz kime gidelim
Yaralarımız var kime
Sıcak birşey arıyoruz kime
Merhamet istiyoruz kime
Bağışlanmak istiyoruz kime gidelim
Sorumuz ve cevabımız sen değil misin
Yorgunuz kaybetmişiz dalgınız kırgınız küsmüşüz
Bu çocuklar birer birer kaybolurken sisler içinde kime gidelim
Çok yürüdük yollar kayboldu yol olduk sana geldik
Ne getirdim deme bize senden başka neyimiz varsa o bizim yokumuzdur.
Geldik işte bunlar ellerimiz
Bunlarda ellerimizin büyük boşluğu
Beş duygum harap, altı yönüm harap
On parmağımda on acı Ya Rab
Denize dalan bir desti nasıl tahammül etsin suya
Fırlattın beni dünyaya
Yeniden al kucağına, çağır beni yeniden
Bu saman çöpünü kasırgada bırakma
Büyük bir kapının önünde bir karınca vurmuş kapıyı bekliyor
Kapı açılacak yoksa niye var
Rahmet örtecek günahı
Geride kalacak gazabın adımları
Duyulacak büyük bahçenin o büyük şarkıları
Sunulan şarabı çekinmeden içeceğiz
Görüneceksin durmadan kendimizden geçeceğiz
Görüneceksin her şeyimizle sana göçeceğiz
Ol dedin olduk senden
Gel dedin geldik sana
Başımız yerde
Açtık ellerimizi sevgilinle birlikte
Bize bak çekip çıkalım uçurumlardan
Bize bak çıkalım dünyanın bütün kulluklarından
Parçansak al bizi bir daha ayırma evinde uyuyalım
Yabancıysak dost ol bize senden ayrılmayalım
Elimiz açık başımız ve ruhumuz secdede durmuş bekliyoruz
Sevdiklerin aşkına sevenlerin aşkına
İnşirah inşirah inşirah
Ayetin değil miyiz senin Ya Allah !!!
"Biz senin göğsünü açıp genişletmedik mi?"(inşirah/1)
Genişlettin ey yar! Dünyadan bunaldığım her vakit,yağmur yağmur yüreğime,damla damla gözlerime düştün.Semalarda yerim yok bilirim,arşlardan ta ki gönlüme düştün.Yaralar bedenimde yol çizerken adeta,tuz değil ,sen gönlüme tılsım sürdün.Dünya zemininde ayaklarım kayarken bir bilinmezliğe, tut n'olursun bırakma bilmediğim alemlere…Gece ve ben iki biçâre yine kapındayım.Soluklanmak istiyorum Ya Rab! Gece yeminli konuşmuyor benimle.Gece küskün bana, yalnız bıraktım onu gelirim diye.Gitmedim ona Ya Rab! Geceler bensiz geçti,seccadeler eşsiz,yıldızlar yoldaşsız kaydı.Geceye söz verdim gelirim diye,gitmedim.İhanetim var ona..Gece yeminli..Ben sana bugün yalnız geldim.Terkedilmiş sevdaların mekanından geliyorum.Yıllanmış sevgilerin koynundan.Ayrılıklardan geliyorum.Yalnızlıktan…Gönlümün tenhasından geliyorum.Gecenin günahlarımı örtmeyen mahremiyetinden geliyorum.Dünyanın arkamdan yırttığı gömleğimle.Kimsenin duymadığı ama kulağımı çınlatan aff sesleriyle geliyorum.Ademin utangaç bakışlarıyla,Nuh'un terk-i diyarıyla bir yunus affı edasıyla geliyorum.Daraldım Ya Rab! 'kabul' ümidinin ferahlığıyla geliyorum.Yüreğim üşüyor artık,mahşeri bir yalnızlıkla geliyorum.Aç Ya Rab n'olursun aç göğsümü tekrar bir köz değdir.İçimin vahalarından kurtar beni.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet genişlet beni.
"Yükünü senden alıp atmadık mı? O senin belini büken yükü ."(inşirah/2)
Attın ey yar! Ben bilemedim yükümün azaldığını ama sen hafiflettin beni.Dünyanın omuzlarıma yüklediği bu ağırlık, yüzümü yere düşürmeye başlamışken,bu yükü benden alarak belimi sen doğrulttun.Rükuya eğilen bir beden senin karşında yüce makama erdi.Secdeye değen baş,merhametinle sana erdi.Oysa ben bilemedim.Kirlenmiş yüreğimle,sözlerimi dünyaya aşina ettim kapıldım bu misafirhanenin işvesine.Şimdi temaşa bile edemiyorum masivayı.Aydınlanmıyor gözlerim,yeşermiyor kırık düşlerim.Yoksa Ey Rab ben,sen olan benliğimi çoktan mı tükettim…Züleyha kadar günahkarım,Yusuf kadar masum olmak isterdim oysa ama ben düştüğüm zindanda ezilecek kadar günah topladım.yüküm ağır…Tüm zerrelerim affına sığındı…Mecalsizim,hissizim,bir o kadar da cahilim…Al yükümü Ya Rab n'olursun al belimi büken bu yükü tekrar hafiflet beni.Doğrult ki beni,yüzüm sana dönebileyim.Elimi sana açabileyim.İnşirah inşirah inşirah…ayet ayet doğrult beni.
"Senin şânını ve ününü yüceltmedik mi?"(inşirah/4)
Yücelttin ey yar! En şerefli varlık olarak açtım dünyaya gözlerimi.Mahlukata halife eyledin.İns-an makamında ruhuma can verdin..verdin de ben kıymetimi bilemedim.Aklımı sürgün ettim mantığın hiç uğramadığı yalancı uğraşlara.Her mevsim yağmur yağarken ruhuma,nadasa bıraktım kurak gönlümü.Her insan ektiği biçer değil mi Ya Rab! Günah ektiğim bahçelerde kara güller büyüdü,kokusuz renksiz.Işığım bir mumun aydınlandığı kadar,verdiğim bir aldığım kadar fakat ben olamadım bir senin bana biçtiğin değer kadar.biraz mağrur,biraz bizâr,biraz da kendimi şekva ile geldim.Değersizliğimi bilerek,mecruh bir hal ile geldim işte…Sen şanımı yüceltirken,ben bir o kadar acziyetimle,nasır tutmuş ayaklarımla,kör olmuş gözlerimle,karalanmış hanemle geldim.Kalbimi avcuma sıkıştırarak,rengini kimse görmesin diye saklayarak getirdim.Amansızım,dermansızım,fermansızım.N'olurs un Ya Rab yeniden yücelt beni gönül gözümden geçir beni.Gözyaşına gark eyle beni eyle ki insan bileyim kendimi.İnşirah inşirah inrişah ayet ayet yücelt beni.
"Yalnız Rabbine yönel."
Hayatın koylarından çıkıp senin limanına yöneldim Yar Rab!Sen ki sana gelmeyene dahi lütfederken,bilirim geri çevirmezsin beni kapından.Nihayetsiz acziyetimle,dünyevi arzuların kıvrımlarından,yokuşlu yollarından,ben kendimden geçerek sana geldim bu gece.'kün' diyerek eyleyiverirsin diye bir ferman,ben ahvalimi dökerek sana geldim Ya Rab!.Benim sana anlatmaya halimi kelama ne hacet,sen beni bilirsin benim halim zaten aşikâr.Kurtar n'olursun bitsin artık bu esaret! Nefsanîyetin haysiyetini huzurda kırmaya geldim.Bakıp görmeyen gözlerimi sende açmaya,atıp yanmayan kalbimi sende yakmaya,her boşluğa sayan ama her daim seni anmayan dilimi konuşturmaya,sana muhtaçlığın şerefini başıma taç etmeye geldim.Sevdası her şeyden âlâ n'olursun aç yüreğimi ben senden bir inşirah istemeye geldim…İnşirah inşirah inşirah ayet ayet ferahlamaya geldim.N'ola ahh n'ola Ya Rab , ben sende kalmaya geldim.Bir inşirah ayeti kadar sana yönelmeye geldim…
'kıl beni ey namaz...'
Kıl beni ey namaz
Çöllerden topla hücrelerimi
Rahmetinin serinliğinde yıka kalbimi
Kıl beni ey namaz
Ruhumu secdede yeniden fısılda bana.
Şah damarı yakınlığından emzir yetimliklerimi.
Kıl beni ey namaz
Dağlar küçülsün, denizler taşsın, dağılsın kalabalıklar.
Rükû rükû doğrult eğriliklerimi.
Kıl beni ey namaz
İkiye bölünsün kalbim kıblenin şakağında.
Sevgilinin işaret parmağı değsin göğsüme.
Kıl beni ey namaz
Topla sevdalarımı kırık aynaların çatlaklarından.
Ömrüme ilikle seviçlerimi, firûze düşler düşür alnımın şafağına.
Kıl beni ey namaz
Tenim İbrahim gibi ateşe düşmüşken
Gül kokulu serinlikler değdir yüreğime
Kıl beni ey namaz
Günahın, isyanın, nisyanın kuytusunda büyüttüğüm pişmanlıklarımın yüzünü kaldır yerden.
Al karanlıklarımı, al karalıklarımı gözbebeklerinde yıka.
Kıl beni ey namaz.
İnsan kıl beni.
Doğru kıl.
Duru kıl
Diri kıl beni.
İnsan kıl bu bedeni.
Senai DEMİRCİ
fizy.com/s/1044ei ( Tavsiye Edilir )
Sakarya players wishing for divine intervention during penalty kicks. It was not to be.
At the Turkish Bank Asya League playoff match between Sakaryaspor and Boluspor at Ali Sami Yen Stadium, Istanbul, Turkey, on 16May2008.
Evet bazı insanlar dîni duygularımızı sömürüyor , kendi kafalarına göre dîni kurallar koyuyorlar , bazen gerçekten de o dîne ait olan bir ufak düşünce bize o kadar da uymayabiliyor.Bunların hiçbiri inanan birine bir suçluymuşcasına muamele edilmesini gerektirmiyor.
Belki de bunu cahilce buluyorsunuz ; unuttunuz mu kimse kendi cahilliklerinin farkında değildir ve kim biliyor kimin ne kadar cahil olduğunu...
herkesin kendimiz gibi olması gerektiği cahilliklerine herbir taraftan son verelim.
neyse işte, bence inanca dair her şey güzeldir , neye nasıl inanırsanız inanın ama bırakın diğerleri de neye nasıl inanırlarsa inansınlar..