View allAll Photos Tagged hakik

dediydi ya Mustafa Kemal Atatürk, ne güzel söylemiş. Hele sen önce bir yükseklere tırmanmaya başla, hele yükseklerin tadını al bir. Yukarıdan bakmanın ne kadar geniş ufuk getirdiğini bir öğren. Şimdi oyun parkındaki halatlara tırmanacaksın, sonra okulları bitirerek eğitim merdivenlerini tırmanacaksın, sonra ülke idaresinde basamakları tırmanacaksın ve göreceksin ki en hakiki mürşit ilimdir yani en gerçek yol gösterici bilimdir. Onun farkına varacaksın çocuk. Dünya bazı zavallıların zannettiği gibi cehennem değil. Öyle olsaydı dünyanın cehennem olduğu kutsal kitapta yazardı. Sen dünyayı cennet etmeye bak hem kendin hem diğer insanlar için. Bilim de dünya ile yarışabilirsen gelişmiş milletler arasında yer alacaksın. Yoksa kılıkla kıyafetle, okumayla üflemeyle değil. O büyük adam, Mustafa Kemal Atatürk başka hiç bir milletin yapmadığını yapıp sana bir bayram armağan etti. Önce seni vicdanı hür vatandaş haline getireceği bir vatan verdi, sonra onun egemenliğini kayıtsız şartsız tüm millete vasiyet etti, Bugün o yüzden çok önemli çocuk. Bugün Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı. Sana Türk övün, çalış güven dedi. Bilimde ileri gideceksin, ileri bir ülke olmakla övüneceksin, Çıktığın zirvelerde kalmak için çok çalışacaksın. Bunun için de tarihine, toplumuna, ülküne, inancına, damarlarındaki asil kana güveneceksin. Sen bunlara inanırsan ben de sana inanacağım, Bu çocuk bu işi yapar, bu ülke dimdik ayakta durur diyeceğim ve senden önceki nesillerden biri olarak huzurla gözlerimi kapayabileceğim.

23 Nisan Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramın kutlu olsun çocuk.

 

Nikon D810 + AF Nikkor 75-300mm f:4,5-5,6 D

Sevgili İlkbahar Şarkısı tarafından bir oyuna davet edilmişim:) Öncelikle bu oyuna beni de dahil ettiği için kendisine çok teşekkür ederim... Davete icabet gerektir dedik ve oyuna dahil olduk :)

 

Kimdir bu Şafak?...

1. Kendini tek kelimeyle anlat deseler “Siyah” “Simsiyah!” diyecek kadar siyaha müpteladır ve kendini en iyi anlatacak şeyin siyah olduğuna inanır. Hatta “Aslında benim ismimi Leyla koyacaklarmış” der hep Beyza yerine...

 

2. Efendim İsmim Beyza. Konyalıyım ve tam manasıyla bir Konya aşığıyım. 3 çocuklu bir ailenin en büyük çocuğuyum :) Güzel bir memleket, güzel bir aile ve bahşedilen hakiki dostlar hiçbir zaman inkâr etmediğim ve verene sonsuz şükrettiğim en büyük güzellikler...

 

3. 22 yaşındayım. Her yaşın ayrı güzelliği var derler her yaşın güzelliğine sonsuz inançla ve verilen nefese şükürle bu alemdeki vaktimi doldurana dek yaşamla ve yaşımla barışık kalacağım. Hüzünlerim ve ümitlerim hep yanyana... Lûtfedene hamd ile verilen her neyse başüstünde taşıyacağım.

 

4. Bilgisayar ve Öğretim Teknolojileri Öğretmenliği son sınıf öğrencisiyim. Allah nasip ederde seneye atanırsam ülkemin herhangi bir köşesinde ama illaki bir devlet okulunda görev yapma hayali içerisindeyim...

 

5. Oldukça dar vakitlere çok şey sığdırmaya çalışıyorum. Okul, staj okulu ve dershane üçlüsü arasında koşuşturmaktayım. Ama bunların haricinde güne pek çok şey sığdırma gayreti içerisindeyim.

 

6. Tabiri caizse tam bir kitap kurduyum. Durmadan okurum... Gece gündüz okurum... Ve yazarım kendimce...

 

7. Ney üflemeye çalışıyorum... Üfleyebiliyorum demek için çok vakte ve çalışmaya ihtiyacım var bunu biliyor ve çok dua ediyorum...

 

8. İki gözümün nuru kitaplarım, sırtımda yük olduğunu hiçbir zaman düşünmediğim, gittiğim heryere götürmek istediğim bilgisayarım, fotoğraf makinem ve neyim şu dünyada var olan tek kıymetlilerim :)

 

9. Hz. Mevlânâ ve Hz. Şems birde şu canım memleketim... Aslında benim herşeyim... Büyük memlekette yaşamanın güzelliği uzun otobüs yolculuklarım... Zira Konya çok büyük memleket okula gidip gelmek için günde en az 2 en fazla 4 saat harcamaktayım ama şikayetçi değilim... Yolculuk bana çok büyük tecrübeler kazandırıyor. Şehrimin güzelliği en fazlada o vakitlerde belli oluyor. Öyleki sabah namazı ardından yollara çıkıp, kulağında ve ruhunda neyin cezbesi, havanın yeni aydınlanıyor olması ve aklında binbir düşünceyle yolculuk her insana hergün nasip olmuyor :)

 

10. Maddeyi tüm şu anlattıklarıma özet olarak her satırında kendimi bulduğum bir şiirle bitirmek isterim :

 

Yüreğimiz han kapısı gibi yirmi dört saat açık

Gönlümüz cennet bahçeleri kadar geniş

Acılarla yâr busesidir diye sevişiriz

Ve yalnızlık sanatının ustasıyız, çok şükür

 

Lokmadır hırkadır eyvallah ile sevindiğimiz

Yormadık aklımızı samanlık, arpalık için

Bilen bilir hangi bağlarda nasıl didindiğimiz

Ruhumuza gıda hüzünler toplamak için

 

Neşemizde ağlar efkarımızda tüter gölgemiz

Halimizde bir yeşil kefen bezimizdir hüzün

Sevince sevdamızda, susunca nazarımızda yanar

Şarabımız… Keyfimiz… İki gözümüzdür hüzün!...

(Hayrullah Ersöz)

 

Efendim benimde arkadaş davet etmem gerekiyormuş, yazmak da zorunlu değilmiş :) Kabul buyururlarsa ben de:

 

1. seyyahhatun

2. Can.Türk

3. gencalioglu

4. KaPLaNSaFa

5. zencefil

6. Mahmut Özel

7. ruyaa

8. ilkbahar =)

9. ఇfєrahfєzaaఇ

10. ~bekir@rslan

 

davet ediyorum...

   

youtu.be/LDBmsy_3y0A

Kichaa M. ft. Stuty Maskey - Dum Maro Dum

 

Hare Krishna Hare Raam: a chant of the Hare Krishna sect popularized by the hippie culture in the 60s and 70s

 

dam maro dam, mit jaye gham

bolo subah sham hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

dam maro dam, mit jaye gham

bolo subah sham hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

 

duniya ne hamko diya kya, duniya se hamne liya kya

ham sab ki parwah kare kyu, sabne hamara kiya kya

duniya ne hamko diya kya, duniya se hamne liya kya

ham sab ki parwah kare kyu, sabne hamara kiya kya

dam maro dam, mit jaye gham

bolo subah sham hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

hare krishna hare ram

 

Prends-en un autre, tous tes soucis disparaîtront.

Du matin au soir, chantez "Hare Krishna Hare Ram!"

 

Qu'est-ce que le monde nous a donné?

Qu'avons-nous pris au monde?

Pourquoi devrions-nous nous inquiéter?

Qu'est-ce que quelqu'un a fait pour nous?

 

Prends-en un autre, tous tes soucis disparaîtront.

Du matin au soir, chantez "Hare Krishna Hare Ram!"

 

Que nous voulions vivre ou mourir

Nous n'aurons peur de personne.

Le monde ne pourra pas nous arrêter

Car nous ferons ce que nous voulons

  

"Quand on voit la tristesse des beatniks, on comprend pourquoi c'est interdit le hakik

et on se dit que le pinard

ça devrait être obligatoire..."

Coluche - Dans le sketch Tel Père tel Fils -

   

Dernières news de l'Ermitage avec du SOWAT, KAN, FRIGO, SANER, REV, JEERAF, RIGE, MARE, PONZ, HORFE, CRADE, ADOR, TWINE, LA MOUCHE, ROUX, JEAN SEUKL, PESCA, RASH, BARY, HAKIK, WEL, PITIAO, IDAS, ONEA et d'autres... sur Graff à l'Ermitage : graffalermitage.blogspot.com/2010/02/un-long-dimanche-ler...

11.02.2007

 

Kimse duymadan ölmeliyim

Ağzımın kenarında bir parça kan bulunmalı

Beni tanımıyanlar

"Mutlak birini seviyordu" demeliler.

Tanıyanlarsa "Zavallı demek,

Çok sefalet çekti"

Ama hakiki sebep bunlardan hiçbirisi olamamalı...

 

Orhan Veli Kanık

Rabbim Mübarek Kurban Bayramımızı Hayırlara Vesile Eylesin,

Kurbanlarımızı Kabul Etsin, Hakiki Bayramlara Eriştirsin,

İslam'ı, Gönüllerimize, Milletimize, Devlet Kılsın,

İhsan'ını, Mağfiretini, Sevgisini Üzerimizden Ayırmasın,

Rahmetini Üzerimize Yağdırsın da Yağdırsın,

Bu Mübarek Günlerin Hürmetine,

Tüm Sevdiklerimizi ve Bizleri Bağışlasın,

Sevdiği Kullar Zümresine Dahil Eylesin

Sırat-ı Müstakimden Ayırmasın,

Gafletten Muhafaza Etsin,

Dualarımızı Kabul ve Makbul Eylesin,

Haccı Nasib Etsin...

“Sabah saat 5.30’da topçu ateşimizle taarruz başladı “ “... Gelen raporları tetkik edince kat’iyyetle hükmettik ki, Türk’ün hakikî halâs güneşi 30 Ağustos sabahı ufuktan bütün şa’şaasiyle doğacaktı.”

Gazi Mustafa Kemal ATATÜRK

Hotiç kadın bot modelleri, kışın soğukluğuna sımsıcak bir dokunuş yapıyor. Hakiki deri bot seçenekleri de mevcut olan geniş ürün yelpazesi hem topuklu bot hem de dolgu topuk bot içermektedir. Hotiç kadın bot modelleri ile kışın soğukluğundan korunurken, şıklığınızdan da ödün vermeyeceksiniz.

Soğu... yazının devamını incelemek ve diğer fotoğraflar için bit.ly/2hSJwbw adresini ziyaret edebilirsiniz.

Rezzâk (Rızık Veren) Allah'tır.

Rezzâk: Çok rızık veren, yeteri kadar rızıklandıran anlamında ra-ze-ka fiilinden türemiş mübalağa ile ism-i faildir. Rezzâk, Allah Teala'nın Kur'an ve hadislerde zikredilen esmaü'l-hüsnasındandır. "Muhakkak Allah rezzak (gerçek rızık veren) dır. O pek çetin kuvvet sahibidir." (51/Zâriyât, 58) Beslenerek yaşamaları için bütün canlıların rızıklarını veren yalnız Allah Teala'dır. O'ndan başka rızık veren yoktur. "Yeryüzünde bulunan bütün canlıların rızıkları ancak Allah'a aittir." (11/Hûd, 6) "Nice canlı mahluk vardır ki rızkını kendisi taşımıyor. Ona da size de rızkı Allah veriyor." (29/Ankebut, 60) "Yerde ve gökte Allah'tan başka sizi rızıklandıran bir yaratıcı var mıdır?" (35/Fâtır, 3) Gerçekde rızkı yaratan ve rızıkları kullarına ihsan eden Allah olduğu halde, Kur'an'da "Allah, rızık verenlerin en hayırlısıdır." (62/Cum'a, 11) buyrularak, bazı kimselere; fakirlere yiyecek vererek veya gıda alacakları parayı infak ederek onların rızıklanmalarına sebep oldukları için mecazen "râzık" (rızık veren) denilmiştir. Yüce Allah'ın hayru'r-râzikıyn (rızık verenlerin en hayırlısı) olması da şu anlamda kullanılmıştır: Rızık, Allah'tan istenmeli. O nasib etmeyince, sebeplerin hiçbir faydası olmaz. Ticaret ve en ileri seviyedeki teknik sebepler gibi esbabın ötesinde Yüce Allah'ın öyle rızık kapıları vardır ki bunlar kapanınca, bütün sebeplerin tesirleri de kapanır. Ancak o hakiki müessir, müsebbib ve rezzâktır. Ondan başka gerçek anlamıyla rızık verecek râzık yoktur. Allah'a tevekkül edip O'ndan istemekle beraber, O'nun takdir ettiği rızkı elde etmek için bunu aramak, çalışmak ve yeryüzünde dolaşmak lazımdır. "O (Allah), yeri size musahhar kıldı (boyun eğdirdi). O halde onun omuzlarında (köşe ve bucağında) yürüyün. Allah'ın rızkından yiyin..." (67/Mülk, 15) Rızık; bedenlere ait maddî rızık ve ruhlara ait manevî rızık olmak üzere iki çeşittir. İnsanlar dahil bütün canlı bedenlerinin rızıkları, yiyecek içecek gibi şeylerdir. Bunlar da Yüce Allah'ın yarattığı bitki ve hayvanlardan temin edilir. İnsan ve cin ruhlarının rızıkları ise, saadete eriştiren bilgilerdir. Bu manevî rızıkların en şereflisi de ma'rifetullah, yani Allah'ı bilmektir. Bundan sonra diğer iman esaslarına dair bilgiler, Allah'a ibadet, kullarının haklarına riâyet ve güzel ahlakı tanıma bilgileri gelir. Bütün bunların semeresi, ebedî hayat saadetidir. Bedenlerin rızkı olan zahirî rızkın semeresi, bedenlerin kuvvetlenmesi ve ölüm zamanına kadar yaşamanın sağlanmasıdır. Rezzâk ism-i şerifinden kulun alacağı hazz ve nasibin önemlileri üç kısımda değerlendiri-lebilir: 1- Kulun, istediği rızıkları talep etmesi için, helâl yollardan sebeplerine yapıştıktan sonra, Rabbine müracaat etmesi lazımdır. Yani fiilî duasını yaptıktan (rızık aramak için çalıştıktan) sonra, kavlî duasını dille ve gönülle yapması gerekir. Hz. Musa, "Rabbim, kendini bana göster, sana bakayım" (7/A'râf, 143) diyerek manevî makamların en büyüğünü Rabbinden istediği gibi; acıktığında bedeninin ihtiyacı olan rızkı da "Rabbim, bana hayırdan (mal ve rızıktan) hangi şeyi indirirsen, gerçekten ben ona muhtacım!" (28/Kasas, 24) diyerek Allah'tan maddî rızık talep etmiştir. 2- Sebeplerine yapıştıktan sonra, rızıkları taksim eden Allah'ın taksimine râzı olup kanaat etmek ve O'na şükür ve hamd etmek lazımdır. "O halde bütün rızkı Allah katında arayın. O'na kulluk edin ve O'na şükredin." (29/Ankebut, 17) 3- Allah'ın rızık hazinesinden kendisine verdiğini, emrettiği şu şekilde Allah yolunda infak etmelidir. "Onlar ki infak ettikleri vakit ne israf ederler, ne de cimrilik yaparlar. Allah yolunda infakları ikisi arasında ortalama olur." (25/Furkan, 67) Her insanın, kâfir de olsa müşrik de olsa rızkı Allah'a aittir. Allah bütün canlılara yetecek miktarda rızık yaratır. Ama bazan yeryüzündeki zalim ve zorbalar, kapitalist sömürücüler, mustaz'af insanların haklarını gasbetmeye yeltenirler. Onların da esas cezası Allah'a aittir. "Yeryüzünü size boyun eğdiren (istifadeniz için itaatli kılan) Allah'tır. O halde yeryüzünün sırtlarında dolaşın da Allah'ın size ihsan ettiği rızıklardan istifade edin." (67/Mülk, 15) Yeryüzünün insana boyun eğmesi; işlenmeye ve verimli kılınmaya müsait oluşudur. Faydalı olan nimetlerin ortaya çıkarılmasını sağlamak ve Allah'ın ihsan ettiği rızıkları temin etmek, insanların önemli faâliyet sahalarıdır. Ziraat, ticaret, zanaat ve diğer faâliyetlerin sebebi, yeryüzünde mevcut olan nimetlerin ve rızıkların ortaya çıkarılmasıdır. Dolayısıyla rızık kavramı, insan hayatında önemli bir yere sahiptir. Bazı müslümanlar rızkı, taleb edip sebeplerine yapışmaya lüzum kalmadan, önüne konacak şeyler zannetmektedir. Halbuki rızık, mahlukatının yararlanması için Allah'ın yarattığı şeyler olup, elde edilmesi sarf edilecek gayrete bağlıdır. Her canlının rızkının belli oluşu, onun ne yapıp, rızkını nasıl ve ne miktarda sağlayacağının bilmesinden dolayı kaydedilmesidir. Armut piş, ağzıma düş anlamında değildir rızık. Kimsenin bir başkasının rızkını elinden alamayışı da bu kayda uygun düşmesi zorunluğundandır.

 

Dernières news de l'Ermitage avec du SOWAT, KAN, FRIGO, SANER, REV, JEERAF, RIGE, MARE, PONZ, HORFE, CRADE, ADOR, TWINE, LA MOUCHE, ROUX, JEAN SEUKL, PESCA, RASH, BARY, HAKIK, WEL, PITIAO, IDAS, ONEA et d'autres... sur Graff à l'Ermitage : graffalermitage.blogspot.com/2010/02/un-long-dimanche-ler...

Malatya'nın Darende İlçesinde Kabri bulu'nan Somuncu Baba Hz.' nin Çilehanesi.

 

Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır.

 

Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli "Somuncu Baba" ve "Ekmekçi Koca" olarak da tanınmıştır. Yıldırım Beyazıd Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

 

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veliyi dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Aksaray'da ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri Aksaray'da , Ervah Kabritanlığının içinde, mütevazi türbesinin bahçesinde yer almaktadır.

 

Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir.

 

Fotoğraf: Emre Aydoğan

Yer: Somuncu Baba Hz.'nin Çilehanesi - Darende - Malatya

“Efendiler ve ey millet, iyi biliniz ki, Türkiye Cumhuriyeti şeyhler, dervişler, müritler, mensuplar memleketi olamaz. En doğru ve en hakiki tarikat, tarikat-ı medenniyedir” !!!! 30 Ağustos 1925 - Mustafa Kemal ATATÜRK

Hakiki Kahramanmaraş dondurması / Genuine Kahramanmaraş ice cream

BİSMİLLAHİRRAHMANİRRRAHİM

 

Ya ilahel alemin

İlk yarattığın nur efendimizin nuruydu.

Sen onu var etmeden evvel gündüzün geceden,

baharın da kıştan farkı yoktu.

İyilikler, kötülüklerle iç içe;

akıl nefse yenik,

ruh da bedenin esiri idi.

O güzeller güzeli

Varlığın sırrını keşfedip akla yüksek hedefler gösterdi

düşünceye kapılar açıp

insanın ebedlere namzet olduğunu âlemşümul bir dille haykırdı.

Böyle bir elçiyi insanlığa bahşetmenden

Ve sayısız nice nimetlerinden ötürü

sana sonsuz hamd ü senalar olsun ya rabbi!

 

Güç ve kuvvet ancak kendisine has olan yüce ve büyük Allâh’ım!

Mahlûkatın adedince,

Zatının rızası,

Arşının ağırlığı ve kelimelerinin toplamınca

Efendimiz Hz. Muhammed (sas) ve O’nun ehli ve ashabı üzerine salât ü selam la bir kere daha yâdederek huzûr-u İlahi’de el açıp yakarıyoruz

 

Ey her şeye hayat bahşeden Allah’ım

bütün insanlık, hatta bütün bir varlık âleminin bayramı sayılan

mübarek günleri vardır.

bir gün daha vardır ki,

o da Allah Rasûlü’nün dünyayı teşrif buyurarak

tenezzülen aramıza girip bizi şereflendirdiği kutlu zamandır.

Bizler şimdi o anı yaşıyoruz.

Rahmet-i Rahman’ın galeyana geldiğine inandığımız

bu kutlu zaman diliminde,

Mevlid Kandili’nin bizim için hakiki bayram olması ümidiyle,

ümmet-i Muhammed’in hal-i pürmelali açısından

bayram hediyesine en muhtaç birer yetim olduğumuz mülahazasıyla, Şefkat Peygamberi’nin ruhaniyetine sığınarak,

sen den yeniden bir kere daha diriliş istiyoruz ya rabbi

 

Ey her şeye gücü yeten Allah’ım

Efendimizi düşünmekle

hayatın hiç kimseye nasip olmayan tadını

ve varlığın bitmeyen zevkli maceralarını duyarız.

Duyarız imanın yenilmez gücünü,

Duyarız Müslümanlığın kahramanlık olduğunu,

Duyarız doğruluğun paha biçilmez kıymetler ihtiva ettiğini,

Duyarız iffet ve ismetin, meleklerinkine denk insan tabiatının bir buudu haline geldiğini.

N’olur bu ve benzeri nice güzellikleri daha derince ve engince

Bütün insanların ruhlarına duyur ya Rabbi!

 

Ya Rabbel alemin

Onun terbiyesi, onun üslûbu ve onun sistemiyle yetişmiş olan nesillerin

imanları iz’ân ufkuna erişiyor,

muhabbetleri çağlayanlara dönüşüyor.

efendimizi bu ölçüde duyup sevmeleri münasebetiyle

her an daha da şahlanıyor

ve o kutlunun arkasında bulunma sevinciyle adeta yeni bir asr-ı saadet yaşanıyor.

Sen dünyamıza yeniden bir huzur çağı

ve gül devri yaşat ya Rabbi!

 

Ey yüceler yücesi Allah’ım

Yüzümüz yok, hicap içindeyiz;

Efendimizin senin katındaki nazının geçerliliğine de ümitlerimiz tam.

Keşke ne seviyede olursa olsun

efendimizden hiç uzaklaşmasaydık;

ondan gelen ışıklardan

ve ruhlarımıza boşalan mânâlardan

hiç mahrum kalmasaydık..

ve onu o inandırıcı çehresiyle

içlerimizde hep taptaze ve dipdiri duyabilseydik!..

sen bizleri kendi uzaklıklarını aşabilen

hak ve hakikatleri de bütün derinlikleriyle duyabilenlerden eyle ya rabbi!

 

ya ilahel alemin

O güzeller güzeli Sevgiliyi, bir kere daha misafirimiz eyle..

tahtını sinelerimize kur

gönüllerimizdeki karanlıkları kov,

bütün benliğimize ruhunun ilhamlarını duyur

ve bize yeniden diriliş yollarını göster ya rabbi

 

İnananları karanlıklardan aydınlığa çıkaran Allah’ım

her gün biraz daha azgınlaşan şu zulmetleri o kutlunun ışığıyla dağıtıver

herkesi inleten zulüm ve adaletsizlik ateşini söndürüver.

her şekliyle kine, nefrete, düşmanlığa kilitlenmiş şu zavallı ruhların boyunlarındaki zincirleri çözüver

sevgiye, merhamete, şefkate hasret giden sinelerimizi muhabbetle, hoşgörüyle coşturuver

ruhlarımızı aklın aydınlığı, gönüllerimizi de mantık ve muhakeme enginliğiyle buluşturuver

ve bizi kendi içimizdeki hicran ve hasretlerimizden kurtarıver ya Rabbi!

 

Ey merhameti bol olan Allah’ım!

şefkati, adaletini aşkın gönüller sultanını unuttuğumuzun

ve saygısızlıkta bulunduğumuzun farkındayız.

Biliyoruz ki o rahmet nebisi

incinse de küsmedi

Vefasızlık görsede alakayı kesmedi

Başını yaranlar, dişini kıranlar karşısında bile ellerini açıp dua dua yalvardı. Katiyen lanette bulunmadı. Lanet ve bedduaya “âmin” de demedi.

Sinesini, Ebû Cehil’leri bile ümitlendirecek ölçüde açabildiği kadar açtı

ve her sözünü, her davranışını senin rahmetinin enginliğine bağladı.

Sen bizleri onun o engin merhametinden istifade eden

ve şefaatine de nâil olanlardan eyle ey Rabbi!

 

Ey ihsanları sonsuz olan Allah’ım

düşe-kalka olsa da hep Efendimizin izinde yürüme gayretindeyiz.

N’olur bizi bir kere daha sevindir.

Sevindir ki; bağının taptaze fidanlarıyla

adını âleme tam duyuracak demdeyiz.

Bu dünya ışığa hasret gidiyor.

Bizler o kırık azimlerimiz ve o çatlamış ümitlerimizle,

yolların hakkını veremesek de hep yollardayız.

Sadece hislerimizle de olsa, aradığımız hep senin habibin;

N’olur gönüllerimiz bir kere daha onunla dolsun,

ufuklarımızı saran şu upuzun geceler yerlerini gündüzlere bıraksın

ve viladeti bizim hakiki bayramımız olsun..

 

Ey yapılan dualara cevap veren Allâh’ım

Sana itaat edilir Sen karşılığını veririsin;

Sana isyan edilir, sen bağışlar ve affedersin,

Darda kalanlara icabet edersin,

Zararı sıkıntıyı ortadan kaldırırsın

Hastalara şifa, dertlilere deva verirsin

Günahları bağışlar, tövbeleri kabul edersin

Sen bizlerin dualarını kabul buyur ya Rabbi!

 

Allâh’ım

acizlikten, üzüntüden, tasadan, kederden,

Korkaklıktan, kabir azâbından, cehennem ateşinden sana sığınırız.

Bizleri kötülükten ve kötülerin şerrinden emin eyle ya Rabbi!

 

Ey Yüceler Yücesi!

bize karşı düşmanlık duygularıyla oturup kalkanların kalblerini yumuşatmak murad ediyorsan,

bize ve gönüllüler hareketine karşı onların kalblerini yumuşat

ve sinelerini daimî bir sevgiyle doldur! Ya Rabbi!

Ey kalbleri evirip çeviren Sultanlar Sultanı!

Bizim kalblerimizi de, onların kalblerini de sevdiğin ve hoşnut olduğun güzelliklere çevir! Ya Rabbi!

 

Allahım

Sen bizlere bizi aşan istidat ve kabiliyetler ver

ve lutfedeceğin bu kabiliyetleri

senin rızan yolunda kullanmayı

bizlere nasip eyle ya Rabbi!

 

Allahım

Sen bizlere peygamberleri donattığın sıfatları lutfet lakin biz lutfedeceğin bu sıfatları tefahur vesilesi yapmayalım ve hep kendimizi sıfır görelim ya Rabbi!

 

Allahım

Cümlemize vicdan genişliği lutfet

Kalplerimize inşirah bahşet

Bizleri kollektif şuura sahip kullarından kıl

Ve bizleri müttakilere rehber eyle ya Rabbi!

 

Ey yüceler yücesi olan Allahım

Biz ümmeti Muhammedin dağınıklığını gider

Bize ve ülkemize birlik ve dirlik ver

Bütün dünyaya da huzur ve barış nasibeyle..

Kalplerimizi birbirene ısındır ve

Bizleri birbirimize sevdir

Dünyanın dört bir tarafında hizmet eden kardeşlerimizi

Bizlerle beraber ihlas-ı etemme muvaffak kıl ya Rabbi!

 

Allâh’ım!

Efendimiz Hz. Muhammed (sav)’in Sen’den istediği

her türlü hayrı Sen’den istiyor,

yine Peygamber Efendimizin sana sığındığı

her türlü şerden de

sana sığınıyoruz.

 

Yâ Erhamerrâhimîn ve Yâ Ekremelekremîn!

Bizim, anne-baba ve ecdadımızın

Bize rehberlik ve kılavuzluk yapan büyüklerimizin,

Bir harf bile olsa kendilerinden istifade ettiğimiz hocalarımızın,

Sevdiklerimizin, sevenlerimizin,

Içinde neş’et ettiğimiz beldedeki insanların,

Milletimiz fertlerinin,

Kadın-erkek inanan bütün arkadaşlarımızın,

Dostlarımızın, kardeşlerimizin..

Bize karşı hep civanmertçe davrananların..

Hayır dualarında unutmayıp

Her zaman bizi de yâd edenlerin..

Üzerimizde hakkı bulunan kimselerin..

Kıymetli nasihatleriyle

Bize bekâ desenli sâlihatın yollarını gösterenlerin…

Ve bütün ümmet-i Muhammed’in

Günahlarını bağışla! Ya Rabbi!

 

Allahım!

Duamızın sonunda Sana olan minnet ve şükran hislerimizi

Bir kere daha tekrarlıyor,

Resûl-ü zîşânı, âlini, ashabını

Bir kez daha salavâtlarla anıyor

Ve dualarımızı kabul buyurmanı istirham ediyoruz.

Ne olur, bizlerin dualarına icabet buyur ya Rabbi!

 

amin ve selamün alel murselin

vel hamdü lillahi Rabbi’l-alemin…

 

ÖMER FARUK ŞENTÜRK

Dernières news de l'Ermitage avec du SOWAT, KAN, FRIGO, SANER, REV, JEERAF, RIGE, MARE, PONZ, HORFE, CRADE, ADOR, TWINE, LA MOUCHE, ROUX, JEAN SEUKL, PESCA, RASH, BARY, HAKIK, WEL, PITIAO, IDAS, ONEA et d'autres... sur Graff à l'Ermitage : graffalermitage.blogspot.com/2010/02/un-long-dimanche-ler...

Tarihi El Dokuma Kök Boya Isparta Halı

TARİHİ EL DOKUMA KÖK BOYA

KÖK BOYA HAKİKİ YÜN EL DOKUMA ISPARTA HALI 100 YILI AŞKIN DEDEDEN MİRAS

ISPARTA HALI Mail adresim:karabayram34@hotmail.com

  

satilikantikalar.com/tarihi-el-dokuma-kok-boya-isparta-hali/

Somuncu Baba olarak bilinen Şeyh Hamid-i Aksaray-i (1331-1412), Kayseri'de doğmuş, Bursa ve Aksaray'da yaşamış,Malatya 'nın Darende ilçesinde vefat etmiş mutasavvıftır. Aksaray'da ve Türkiye'nin diğer illerinde türbeleri bulunmaktadır. Kabri ve Türbesi Darende'dedir.

 

Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (SAV)'e ulaştığı ve 24. kuşaktan torunu olduğu inanılmaktadır. Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

 

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli "Somuncu Baba" ve "Ekmekçi Koca" olarak da tanınmıştır. Yıldırım Beyazıd Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

 

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veliyi dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.

 

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende'de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri Darende'de , kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin kabri şerifleri Darende 'de Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba Camii) içerisindedir.

 

Fotoğraf Bana Aid Değildir.

Dernières news de l'Ermitage avec du SOWAT, KAN, FRIGO, SANER, REV, JEERAF, RIGE, MARE, PONZ, HORFE, CRADE, ADOR, TWINE, LA MOUCHE, ROUX, JEAN SEUKL, PESCA, RASH, BARY, HAKIK, WEL, PITIAO, IDAS, ONEA et d'autres... sur Graff à l'Ermitage : graffalermitage.blogspot.com/2010/02/un-long-dimanche-ler...

"Gel dostum...

Ne zaman düşecekse karanlık üzerimize, düşsün bir bulutun gölgesi gibi, serinlikle birlikte bir çadır kuralım, ateşe hakiki bir çay koyalım, kenti unutanlardan olalım..." | acz

Fatih Sultan Mehmet (Sultan II Mehmet) Türbesi (Fatih) İstanbul ili Fatih ilçesinde, Fatih Camisi’nin Kıble avlusunda bulunan ilk türbe Fatih Sultan Mehmed’in ölümünden sonra yapılmıştır Yapım tarihi kesinlik kazanamamıştır Bu türbe 1766 depreminde cami ile birlikte yıkılmıştır Cami ve türbeyi Sultan III Mustafa (1757–1774) devrin barok üslupta, geniş saçaklı ve revaklı olarak Mimar Mehmed Tahir Ağa’ya 1766 yılında yeniden yaptırmıştır Hüseyin Ayvansarayi’nin belirttiğine göre türbenin ikinci kez yapımına 6 Aralık 1766’da başlanmış ve 27 Nisan 1767 yılında tamamlanmıştır Buna göre türbe 4 ay 22 günde tamamlanmıştır Cami ise 1771 yılında tamamlanmıştır Cami öncekinden daha genişletilmiş bu arada Fatih Sultan Mehmed’in gömülü olduğu bölümün mihrap altında kaldığı, türbeden mihrap altındaki asıl türbeye uzanan bir dehliz bulunduğu ve bugünkü türbenin ise sembolik olarak yapıldığı iddia edilmiştir

 

Türbe 1782 Cibali yangınında içerisindeki eşyaları ve sandukası ile birlikte yanmıştır Bunun üzerine Sultan I Abdülhamid (1774–1789) türbeyi yeniden onartmıştır Yanan sanduka yenilenmiş, kapı söveleri üzerine de bu onarımı belirten 1784 tarihli bir kitabe yerleştirilmiştir

 

Kitabe:

 

“Cenab-ı Hazret-i Abdülhamid Han kaldırıp tekrir

Bu pûr nur merkade bû âyeti vazetti ibret gir h1199”

 

Türbe Sultan Abdülaizi döneminde bir kez daha onarılmış, içerisine altın varaklı nakışlar ve sürme pencereler yapılmıştır Meşrutiyet döneminde Sultan V Mehmed Reşat (1909–1918) türbenin iç bezemelerini, kalem işlerini bir İtalyan dekoratöre yeniden yaptırmıştır Bundan sonra İstanbul’un 500 Fetih Yıldönümü Kutlamaları sırasında 1953 yılında, sonra da 2004 yılında yeniden onarılmıştır

 

Türbe kesme taştan, 1135 m çapında bir daire çevresinde on kenarlı bir plana sahip olup, cephesi tamamen mermer kaplıdır Üzeri kubbe ile örtülmüştür Giriş kısmında kapı üzerinde Barok üslupta çok sık kullanılan dalgalı, ahşap bir saçaklık iki sütun üzerine yerleştirilmiştir Bu sütunlar yuvarlak kemerlerle birbirlerine bağlanmıştır Sütunların yüksek kaideleri ile köşelerinde yaprak motifleri bulunan başlıkları vardır Revakın arkasındaki iki renkli mermerden örülmüş kemerin üzerine de bir Besmele yazılmıştır Zengin dekorasyonlu bu revaktan sonra camekânlı bir bölüme girilmektedir Buradaki kapının üzerine Ankebut suresinden alınmış olan ve mealen her canlı ölümü tadacaktır anlamında sözler yazılmıştır Türbenin üzerini örten kubbe yarım daire kenarlara ve pencereler arasındaki ayaklara dayanmaktadır

 

Türbenin içerisi, kubbe ve duvarlar XIX yüzyılın sonlarına ait kalem işleri ile bezenmiştir Burada Rumiler, palmet ve lotus motifleri de görülmektedir Pencerenin üzerine gelen yere de pano halinde Hattat Abdülfettah Efendi’nin yazdığı Fetih suresinin ilk beş ayeti celi-sülüs ile yazılmıştır Pandantiflere de İsm-i Celâl, İsm-i Nebî, Cihar-yar Güzin, Sa’d ve Sait isimleri madalyonlar içerisine yerleştirilmiştir Bunların çevresi Rumilerle bezenmiştir Türbe girişinin sağındaki levhaya Abdülhak Hamid Tarhan’ın “Merkad-ı Fatih’i Ziyaret” isimli şiiri yazılıdır

 

Fatih Sultan Mehmed’in sandukasının etrafı gümüş bir çerçeve içerisine alınmıştır Sanduka sim işlemeli bir puşide ile örtülmüştür Baş ve ayakucuna gümüşten birer şamdan yerleştirilmiş, kubbeye büyük bir avize asılmış, pencereler de hakiki kadife perdelerle örtülmüştür Türbe içerisinde Fatih Sultan Mehmed’in dışında başka bir mezar bulunmamaktadır

 

Türbe günümüzde İstanbul Türbeler Müdürlüğü’nün yönetiminde olup, 1953 yılından bu yana ziyarete açıktır

    

Her İl’in, her yörenin kendine göre farklı damak tatları var. İllerin yöresel yemekleri bazı yörelerde benzerlik gösterebiliyor. Yöresel yemek tariflerini illere göre inceleyebilirsiniz.

 

ADANA

En ünlü yemeği Adana Kebap ‘tır genelde Şalgam ile tüketilir.Diğer yemekleri Bamya Dolması- Etli Dolma- İçli Köfte- Aşlama (Meyan Kökü ile yapılan soğuk bir şerbet)-Analı kızlı (Çorba)- Güç( Adana’ya özgü bir Sandviç)-Karakuş (Tatlı)-Bici (Nişasta ile yapılan bir tatlı) sıkma

 

ADIYAMAN

Çiğ köfte, İçli Köfte, Basalla (ekşili köfte), Cılbır, Mercimekli Köfte, Pestil, Yapıştırma, Adıyaman Tavası

 

AFYON

Maydanoz Yemeği, Düğülü Haşhaş Tatlısı, Bulgur Aşı, Solta Pilavı, Haşhaşlı Çörek, Sakala Çarpan Çorbası , Özbek Pilavı.

 

AĞRI

Hengel, haşil, erişte (çorba, pilav ve yemeği), kuymak, kete, pişi, egirdek, yufka yağlama, un helvası, hasude, bulgur pilavı, Sac kavurması , Abdigor Köftesi , Sahan kebabı,Goşteberg,Mendik

 

AKSARAY

Soğanlama, bamya çorbası, Çiğleme , Mumbar

 

AMASYA

Çılbır Çorbası, Çatal Çorbası, Sakala Çarpan Çorba, Bakla Dolması , Etli Bamya, Göbek Dolması.

 

ANKARA

Çorbalar -Et Yemekleri -Pilavlar -Köfteler -Dolmalar -Börekler-Çörekler -Yemekler -Hamur İşi Yemekler -Tatlılar-Kompostolar -Ekmekler, Ankara Yemeği

 

ANTALYA

Kölle (buğday, fasulye, nohut ve bakla haşlaması), Kekikli Çorba , saç kavurması, domates civesi, hibeş, arapaşı, tandır kebabı, tatlılardan isa patlıcan, bergamut ve turunç reçeli sayılabilir. -Kabak Çiçeği Dolması -Börülce Salatası -Toros Salatası(Al Köz-Al Göz) -Laba -Hibeş -Turunç Reçeli -Patlıcan Reçeli -Gömbe dondurması -Tarhana çorbası

 

ARDAHAN

Elma dolması, evelik aşı, bozbaş, ekmek aşı, pişi, kuymak (mıhlama). Ayran Çorbası

 

ARTVİN

Hamur işlerinde; hinkel , cergebas , bişi , katmer, erişte, lokum (lokma) ve börekler yer almaktadır.Dibek veya dinklerde döğülerek hazırlanan ve adı halk arasında Herisa , gendirme ve “keşkek” olarak bilinen yemekler çok bilinen yöresel yemeklerdir. Çorbalardan “ püşürük ” adlı çorba, en çok bilinenlerdendir. Bunlardan başka, “çılbır”; “Kaygana (Omlet)”; yağlı, lorlu veya sadece etle yapılan soğanlı yahni de yerli yemekler arasındadır. Ayrıca sahil kesiminde yer alan halkın mahalli yemekleri arasında, hamsi balığından hazırlanan; hamsili pilav, hamsili buğulama, hamsili mısır ekmeği (cadı), hamsi salamura yer almaktadır

 

AYDIN

Tarhana çorbası, kulak çorbası, acılı güveç, patlıcan biber kızartma, zeytinyağlı kırlı kızartma, zeytinyağlı taze ve kuru börülce, patlıcan kavurma, sarmaşık ve kedirgen kavurma, yaprak sarma, etli nohut yahnisi, nohutlu kereviz, etli enginar, arap saçı,ciğer sote, imambayıldı, keşkek, tandır kebap, yuvarlama (sıkma), paşa böreği, cilav(ayran böreği); salatalardan patlıcan-biber teretoru (turşusu), börülce teretoru, turp otu salatası, semizotu salatası, çingene pilavı, irmik helvası, zerde, muhallebi, sütlaç, aşure, lokma, pelvize tatlısı, paşa böreği, yuvarlama

 

BALIKESİR

Tirit, börülce, sura, manav tarhanası, saçaklı mantı, keşkek, mafis, güveç, peynirli patlıcan, düğün çorbası, Zerde gibi yemekler ile Balıkesir Kaymaklısı, Höşmerim , kalbura bastı gibi tatlılar dikkati çekmektedir. -Keşkek -Kapama -Metez -Börülce -Sarımsaklı -Kaymak Hamuru -Tirit -Tavuklu Mantı -Balıkesir Kaymaklısı -Höşmerim

 

BARTIN

Pumpum çorbası , yumurtalı isbut, kabak burması, Amasra salatası.

 

BATMAN

Mumbar, Şam börek, perde pilavı.

 

BAYBURT

Tel helvası, tatlı çorba, Galacoş, ekşi lahana, lor dolması, yalancı dolma.

 

BİLECİK

Büzme, Nohutlu tavuklu mantı, keşkek, ovmaç çorbası, mercimekli mantı, kesme hamur, keklik kebabı, köpük helvası

 

BİNGÖL

Çorba, bulgur pilavı ve daha ziyade hamura dayalı olarak yapılan gömme, sirın, tutmaç, keşkek, Mastuva gibi yemekler en çok yapılan yemek türlerindendir.

 

BİTLİS

İçli köfte,halise,lahana dolması,kabak dolması,keşkek,çorti,çorti köftesi, Klorik(sulu köfte) , gari aşı, turşu aşı,katıklı dolma,yoğurtlu pappar,pişrük,kabak boranisi,murtuğa(ev helvası)

 

BOLU

Bolu yöresinin tarihi ve turistik özelliklerinin yanı sıra yemekleri de oldukça zengindir. Özellikle Mengenli aşçılar dünyaca tanınmışlardır. Mengen’den yetişen aşçıların tarihi padişah mutfaklarına kadar dayanmaktadır. Atatürk’ün aşçısı da Mengenliydi. Bolu yöresel yemekleri şunlardır. Yoğurtlu bakla çorbası, Kabaklı Gözleme ,Paşa Pilavı, Coş Hoşafı, Saray helvası.

 

BURDUR

Burdur’un yöresel yemeklerinden; Testi kebabı, Burdur şiş, kabak helvası, ceviz ezmesi, ceviz helvası, Burdur muhallebisini sayabiliriz. Yörede özel günlerde ve davetlerde et suyundan pişirilmiş, pirinç çorbası, soğanlı kazan eti veya pirinç pilavı, sac kebabı, sac böreği, et böreği ve katmer yapılır. Kışlık yiyecek yapımı arasında; pekmez, salça, reçel, turşu, bulgur, tarhana, zeytin, salamura, pestil yer alır. Ayrıca, bamya, patlıcan, biber gibi sebzeler kurutularak iplere dizilir ve kışın yenir. Bu sebzelerden konserve de yapılır. Ayrıca makarna ve erişte kesme de yaygındır. Burdur ve çevresinde hamur işleri de mutfak kültüründe önemli bir yere sahip. Peynirli, patatesli, kıymalı ve karışık gözleme çeşitleri, tahinli, haşhaşlı, gömbe, katmer, pişi ve pideler yapılır. Bunlar daha çok kandil, bayram, doğum gibi özel günlerde hazırlanan yemek çeşitleri. Yörede sütten ve yoğurttan; peynir, çökelek, höşmerim, tereyağı, süzme yoğurt, yoğurtlu çorba, ıspanak türü sebzeler haşlanarak yoğurtlu yemekleri, patates veya makarna haşlanarak borana yapılıyor. Borana, süzme veya koyu yoğurt, tereyağı, biber, sarımsak, patates, haşlanmış yumurta ile yapılan bir yemek türüdür.

 

BURSA

İskender Kebap, İnegöl Köfte, Kemalpaşa talısı, pideli kebap, cevizli lokum, tahinli pide, cendere baklavası olarakta bilinen cennet künkü, höşmenim ve kestane şekeri Bursa ile anılan tatların başında gelir.

 

ÇANAKKALE

Çanakklale, Yöresel Yemekler ÇORBALAR,Tarhana Çorbası-Yoğurt Çorbası-Sütlü Çorba.YEMEKLER,Kuru Bamya-Kuzu Kapama-Oğlak Çevirme -Terbiyeli Köfte-Bakla Keşkeği-Tumbi Peynirli Patlıcan-Mantı-Turp Otu Salatası-Kaçamak-Şelame.DENİZ ÜRÜNLERİ, Lakerda-Balık-Izgara TATLILAR, Zerde-Biga Peynir Tatlısı-Peynir Helvası-Sütlü İrmik .İÇECEKLER , Erik Macunu (Hoşaf) Uynuk (Ayran) Ahlat Suyu-Ayva Komposta

 

ÇANKIRI

Tava çöreği, yazma çöreği, bükme, gözleme, cızlama, tatar böreği, iri hamur, Çankırı mantısı, pıhtı, çullama bunların başlıcalarıdır. Tarhana, toyga, şaştımaşı, tutmaç, yarma, dene, cümcük gibi çorbalarda ana madde buğday ürünleridir.

 

ÇORUM

Leblebisi ile ünlü olan Çorum, yöresel yemekler bakımından oldukça zengindir. İlin özgün yemekleri arasında Mayalı , (Saç Mayalısı, Tava Mayalısı) , Yanıç , Cızlak , Kömbe, Oğmaç, Hingal, Haşhaşlı Çörek, Borhani (Hamurlu, Yumurtalı, Mantarlı) Helise, Çullama, Madımak, Tirit , İskilip Dolması , Keşkek, Kara Çuval Helvası, Hedik, Teltel, Has Baklava sayılabilir. Katipler Konağı ve Veli Paşa Konağında yöresel yemekleri tatmak mümkündür. -KEŞKEK -İSKİLİP DOLMASI -MANTI -Kuru Mantı -ÇATAL AŞI -ÇORUM BAKLAVASI (GÜL BURMA) -LEBLEBİ

 

DENİZLİ

Kedi börülcesi çorbası,Mercimek çorbası,Domates çorbası, kuru börülce çorbası, Tarhana çorbası, ovmaç çorbası gibi yöreye özgü çorba türleridir. Et yemeklerinin başlıcaları Tas kapama, kumbar dolması, sirkeli et, nohutlu et, Tandır,kol dolması, ciğer sarma, saçta işkembedir. Denizli mutfağının temelini sebzeli yemekler oluşturur.Özellikle patlıcan yemek çeşitleri çoktur. Kuru patlıcan dolması, patlıcan gözlemesi gibi vb. Taratorlu börülce salatası, ebe gümeci salatası, filiz salatası Yöreye özgün salata türleridir. Börek ve tatlı türlerinde Ege Bölgesi özellikleri görülür. Yufka, şipit, bazdırma evlerde yapılan ekmekledir. Yöredeki beslenme alışkanlıklarından biri de yatmadan önce yenen “yat geber ekmeği”dir. Kışın darı, kavurga, ceviz, kestane; yazın türlü meyveler, salatalık, kavun, karpuz yenir.

 

DİYARBAKIR

Kaburga dolması ve Tarçınlı irmik helvası

 

DÜZCE

Çerkez tavuğu, Arnavut böreği, Boşnak böreği, şıl böreği, göbete mantısı, lepsi, mamursa, haluj.

 

EDİRNE

Edirne’de değişik beslenme biçimleri görülür. Meyve ve Sebze beslenmede önemli yer tutar. Türkiye çapında ünlü beyaz peynir imalatı çok yaygındır. Edirne Peyniri denilen bu peynir genellikle koyun sütünden yapılır. Mavzana, tarhana, Ciğer sarması, akıtma, badem ezmesi, lokma, gaziler helvası, deva-i misk, Edirne’nin özgün yemek ve tatlılarının başlıcalarıdır. Ayrıca ısırgan yemeği, borani, değişik türde bir peynir tatlısı olan belmuş, mısır unundan imal edilen kaçamak, süte peynir eklenmesiyle yapılan akçakatık ve hardaliye de özgün beslenme öğeleri arasında yeralır. -Ciğer Tava -Elbasan tava

 

ELAZIĞ

Kurutlu çorba, Sırın, Pestilli yumurta, Göme, Mukaşerli pilav, Harput köftesi, Pekmez helvası ve Gül tatlısı

 

ERZİNCAN

Ekşili çorba ve Kete

 

ERZURUM

Anadolu’nun her yöresinin kendine ait yöresel bir mutfağı vardır. Erzurum’da zengin bir mutfak kültürüne sahiptir.Bunlardan lor dolması, kadayıf dolması, özel yapılmış su böreği, ayran aşı ve Çağ kebabı bu mutfağın baş yemekleridir. Erzurum’a yolu düşenlere bu yemekleri, özellikle meşhur Tortum Cağ kebabını tatmalarını özellikle tavsiye ederiz. -Ayran Aşı -Kesme Aşı -Su Böreği -Hıngel -Cevizli kete -Çortutu Pancarı -Borani -Peynir Kuymağı -Poğaç

 

ESKİŞEHİR

Ebegümeci, madımak, mantar, kuzu kulağı , Bulamaç, Toyga, Sütlü ovmaç, Göceli (yarma) tarhana, Bıt bıt ve Düğün köfte , Kapama, Haşhaşlı dolama, Tatar böreği ve Cevizli tatlı

 

GAZİANTEP

Ekşili Taraklık, et kızartma, Et Sarması, Kuveysal, Darap Gatel, et Paça, Mardındella, Rulo Köfte, Yufkalı Paça, terbiyeli Köfte, Ciğer kavurması, Ciğertavası , Yuvalama, Doğrama, Domates Doğraması, Kabaklama, Kabak Oturması, Kabak Mıkşısı, Patlıcan Musakkası, Hızmalı Patlıcan Musakaksı, Haylan Kabağı Musakkası, Kazan Kebabı, Kamış Yahnisi, Zerdali Aşı, Çir Yahnisi ( Kaysı ve Zerdali Kurusu) Ebegümeci Buğulaması , Ciğer ve Izgara Piliç Baharatı, Terbiyeli tike Kebabı, Altı Ezmeli Tike Kebabı, Patlıcan Kebabı, Torbada Patlıcan Kebabı, Kıyma Kebabı, Sebze Kebabı, Patates Kebabı, Sarımsak Kebabı, Frank Kebabı, İslim Kebabı, Koç Kebabı, Bamya Kebabı, Simit Kebabı, Keme Kebabı belli, Soğan kebabı

 

GİRESUN

Her yörenin kendine has mutfağı olduğu gibi Giresun’un da kendine özgü çok değişik ve lezzetli yemekleri vardır. Özellikle yörenin en önemli sebzesi olan Karalahanadan değişik yemekler yapılmaktadır. Bunun yanında mısın unundan da yemekler yapılır. Tabii ki Karadeniz denilince aklımıza ilk gelen hamsi, Giresun Karalahana Çorbası, dolması ve diblesi, Hamsi diblesi, ısırgan Püresi, Mısır Ekmeği, Fasulye Turşusu, Kiraz Tuzlaması, Pezik Mıhlaması. Ünlü Giresun Pidesi peynirli, kıymalı, karışık vb. çeşitleriyle Pazar sabahlarının vazgeçilmez alışkanlığıdır. -Acılı fındık ezmesi -Fındıklı yufka tatlısı -Hamsi diblesi -Mısır çorbası -Mısır unu helvası -Yumurtalı fasulye kızartması -Karalahana (Pancar) Çorbası

 

GÜMÜŞHANE

Gümüşhane Mantısı, Kuşburnu çorbası, Zuluflu Çorbası,Un Herlesi Çorbası, Gavut Çorbası, Pağla Denlisi, Borani,Fıtfıt Haşılı,Patates Kavurması,Muhla, Yergök Dolması,Sütlü Haşıl,Lor Dolması,, Ekmek Aşı, Çıtma Fasulye, Kaygana, Siron, Erişte, Lemis,Erişti Tatlısı,Hasude Kuymağı, Kara Helva, Burma,(sini), Tel Helvası, Lalanga bilinen yemeklerindedendir. Siron, Fırın Erişte, Mantı Çorbası, Lemis, Fasulye Bulgurlusu, Un Herlesi Çorbası, Gavut Çorbası, Yavan Çorbası, Doduk Çorbası, Fırfır Çorbası, Dırma Çorbası, Gendime Çorbası, Erişte Çorbası, Arpa Yarması Çorbası, Zuluflu Çorbası, Pağla Denlisi, Borani, Lemis, Fıtfıt Haşılı, Patates Kavurması, Muhla, Yergök Dolması, Sütlü Haşıl, Evelik Dolması, Kalem Dolması, Lor Dolması, Ekşili Dolma, Ekmek Aşı, Çırtma Fasulye, Kaygana, Kete, Pancar Kavurması, Pişi, Tava Lemisi, Zırıhta, Lahana Dolması, Yalancı Dolma, Güveç, Su Böreği, Paparna, Toğala Kuymağı, Hıngel, Galıya, Karın Kaymağı.

 

HAKKARİ

“jaji” dedikleri yabani sarmısak, taze soğan, yoğurt ve tereyağı bileşiminden yapılan çökelek kahvaltının ana malzemesini oluşturur. Ayrıca “ağavk” dedikleri, tereyağının içinde kavrulmuş un ve şekerle yapılan bir yemek de hemen her kahvaltıda yer alır. “Lalepet” de sofralarda sık sık tüketilir. Yağda kavrulan unun üzerine yumurta kırılmasıyla elde edilen bu yemek, tarlada ve yaylada çalışanları hem tok tutar, hem de çok besleyicidir. Öğle yemekleri genellikle kahvaltı benzeri yiyeceklerle geçiştirilir. Akşam yemeklerinde mutlaka pilav yer alır. Son derece zengin çeşide sahip olan ve pirinçten yapılan bu pilavlar genellikle etlidir ve içinde yöresel otlar yer alır. Şalgam ve şekerpancarı da pilavla birlikte pişirilen diğer sebzelerdir. Mısır ve “dahn” dedikleri buğdayla da çeşitli pilavlar yapılır. Bu pilavlarda et yerine kelle ve paça kullanılır. Hakkarinin en meşhur yemekleri arasında “qiris”, “duğeba”, “kiftik”, “gulol”, “Keledoş” sayılabilir. Bunlar yoğurt, et ve kıyma içeren, kimisinin içine kuru üzüm ve ceviz içinin de yer aldığı yemeklerdir.

 

HATAY

Kağıt kebabı, oruk, dövme (aşşur), semirsek,tepsi kebabı,humus, zahter salatası, künefe, peynirli irmik helvası, kabak tatlısı, cevizli biber, küflü çökelek salatası, turplu tarator, humus, patlıcanlı yoğurtlama, sarmaiçi, yumurta öccesi Hatay adıyla özdeşleşmiş yemeklerden bazıları. Bu güzel yemeklerin bir kısmı Hatay’dan tüm Türkiye’ye yayılırken, bazılarını denemek için dahi Hatay’a gitmek şart. Ancak belirtmekte yarar var, künefe, kağıt kebabı, humus, kabak tatlısı gibi tüm ülkeye mal olmuş tatlı ve yemeklerin lezzeti de Hatay’da bambaşka

 

IĞDIR

Bozbaş yemeği, Helise, perzana, helise, cızdık, salmanca, fetir, kaysafa, patlıcan reçeli

 

ISPARTA

Kabune Pilavı

 

İSTANBUL

İstanbul mutfağı, Dünyanın önde gelen mutfaklarındandır. İmparatorluk başkenti olan kente ülkenin her yanından gelen malzemeler, ustalar, tarzlar, ve lezzetler Osmanlı Türk mutfağının ortaya çıkmasına neden olmuştur. İmparatorluk mutfağının devamı olan ve yeni tatlara açık olan Osmanlı mutfağı her gün zenginleşmektedir.İstanbul mutfağında, kuzu, koyun veya dana etine ilave edilen çeşitli sebzeler esas yemeklerdir. Pilav, börek çeşitleri, bulgur, Kuru fasulye, zengin zeytinyağlı sebzeler yan öğünler olarak servis yapılır. Köfte ve Şiş kebap, döner kebap veya acılı, yoğurtlu, patlıcanlı diğer kebap çeşitlerinin makbulleri özel kebapçılarda bulunur. Hamur tartları, Baklava, kadayıf ve benzerlerinin hakiki lezzetlisi, bu işi bazen birkaç nesildir devam ettiren küçük dükkanlardan temin edilir. İstanbul’da da çeşitli milletlerin lokantaları mevcuttur. Fast-food, hızlı atıştırma servisi veren çok sayıda mekan mevcuttur. Ancak lezzetli yöresel yemekler tipik lokantalarda tadılır. Her ikisi de süt rengindedir. Meşhur Türk Kahvesi, küçük fincanlarda sade veya şekerli misafirlere her firsatta ikram edilir. “Bir fincan kahvenin 40 yil hatırı vardır” sözü kahvenin Türkler tarafından bilinen kıvamı ile kullanılmaya başlandığı 16. yüzyıldan beri söylenmektedir.

 

İZMİR

Sarmaşık, ebegümeci, ısırgan, cibez, stifno, turpotu, ısırgan, kenger, hindibağ, gelincik, labada, kuşotu, sinirotu, helvacık, radika, deniz börülcesi, kuşkonmaz, arapsaçı, marata, tarlaçakısı, tarla çivisi, su teresi,Kipohorta (Çiporta); gelincik otu, ısırgan ve tere ile yapılan Gelincik böreği, Kuzu etli şevket-i bostan, Trança çorbası, Dalgan (ısırgan) salatası, Girit pilavı, Mantarlı karides güveç, Kabak pabucaki, Haşlama kalamar dolma, Zeytinyağlı turpotu yemeği, Midyeli pilav.

 

KAHRAMANMARAŞ

Dövme dondurma, biber, tarhana, leğen çorbası, tirşik çorbası, Kuru Dolma, Maraş paçası, pıtpıt lapası, sömelek, un sucuğu, bastık, çullama, ilende, hapısa, ravanda.

 

KARABÜK

Kuyu kebabı, bükme, çingene baklavası, göbü, kara mancar, katlaç, malak, perohi, şaptak

 

KARAMAN

Batırık, bidik, Ermenek helvası,cibe ve ilisıra dolması, kayısı musakka, mıkla, mülükü, paraköfte.

 

KARS

Kars mutfağı ağırlıklı olarak hamur işi yemekleriyle bilinen bir özelliğe sahiptir. Bunun dışında hayvancılığın bir numaralı geçim kaynağı olması beraberinde etli yemeklerin de tüketilmesini getirmiştir. Zengin mutfağında özellikle katte (hamurlu), bozbaş yani piti (nohutlu-etli), hangel (kıymasız mantı), kelle paça, kaz yemekleri ( Tandırda kaz çekmesi ve pilavlı kaz eti gibi), hörre (un çorbası), ayran çorbası ve nezik (hamurlu) türlerini saymak mümkündür HELVA -HÖRRE -KARS BÖREĞİ -HANGEL -KETE -SULU KÖFTE -ERİŞTE PİLAVI -HAŞIL

 

KASTAMONU

Etli Ekmek, Kastamonu elması, sadece yöremizde bulunan üryani eriği, Tosya üzümü, İnebolu kestanesi, kirazı, Azdavay armudu, Araç ceviz ve kızılcığı, Taşköprü eriğinin yanında yine Taşköprü sarımsağı ve keten-keneviri, Tosya pirinçleri ile oldukça zengin bir yelpaze oluşturmaktadır.

 

KAYSERİ

Pastırma, Kayseri mantısı

 

KIRIKKALE

Alazlama, kömbe, külleme, batallaş, çalma, sarığı burma, Ekmek aşı.

 

KIRKLARELİ

Kırklareli mutfağında,Et ve süt ürünlerinin yanı sıra sebze ve meyve de beslenmede önemli bir yer tutar. Kaşar peyniri ve ay çiçeği üretimi yaygındır. Yörede, bağcılığa bağlı olarak içki yapımı gelişmiştir. Keşkek, zerde, kaymakçına, plaska, Kaçamak , ısırgan böreği, külür, kapama, çoban böreği ısırgan otu çorbası yöreye özgü yemeklerdir. -Nohutlu Ekmek -Yeşil Mercimek Çorbası -Kuzu kapama -Pırasa Böreği -Poğaça -Kaçamak

 

KIRŞEHİR

DÜĞ ÇORBASI -YOĞURT ÇORBASI -KATMA AŞI -BORANI -KEŞGAH -BALTACI -ÇULLAMA -SÜLA KABAĞI -HÖŞMERİM -Aside -SÜTLÜ KABAK -PELTE -KÖFTÜR -ÇİR YAĞLAMASI -EKŞİ ŞERBETİ -DAMLA ŞIRASI -İNCİR YAĞLAMA

 

KİLİS

Şıhıl mahşe, pekmez, kübbülmüşviyye, talı malhıta, köllük aşı, züngül, belluriye, cennet çamuru, firik pilavı, kibe, mazlum, mıkşi, teşrübe, Mayanalı (anasonlu) kahke, haytayla, sucuk hapısası.

 

KOCAELİ

Yahni, Kavurma, Tavuklu Keşkek, Çiğceli Kavurma – Sebze Yemekleri: Mantar Yemeği, Ebe Gümeci, Mancar Yemeği, ev Makarnası, Gözleme, Cızlama (Akıtma) , Lokum, Mantar Böreği, ÇiğceliYumurta, Cevizli Börek

 

KONYA

Fırın Kebabı, Etliekmek, Çullama, iki bıçak arası ciğer, Topalak Köfte, Cella, ekşili Kabak, Yumurtalı Kabak, Zülbiye (Papaz Yahisi), Patlıcan Bayıltan, Lahana Kapaması, Patlıcan Böğürmesi, Çöpleme, Tayga, Mercimekli Oğmaç, Arapaşı,Tandır, Bamya, Süt, Tutmaç ve Erişte Çorbası, Peynirli Kıymalı Börek, Kıkırdaklı Börek, Tandır Saç, Su, Sedirler ve Tatar Böreği

 

KÜTAHYA

Sıkıcık Çorbası, Tekke Çorbası, Tarhana Çorbası, Mantı, Tosunum, Höşmerim, Kaygana, Kapama, Gözleme, Şibit, Dolamber böreği, Cimcik. Sulu saç kavurma, küp kebabı, çevirme kebabı, kuyu kebabı, Gediz göveci, Tavşanlı göveci ve tas kebabı.

 

MALATYA

Kayısı, kağıt kebabı, kınalı ekmek, pileke, taş küllüğü, gurut çorbası, analı-kızlı, kurşun geçmez köftesi, gilgirikli köfte, keloğlan köftesi, zeytinyağlı marul sarması, fasulye yaprağı sarması, Kabak çiçeği dolması, soğan dolması, patlıcan dövmesi.

 

MANİSA

Mesir macunu, Kula güveç kapaması, şekerli pide, otlu pide, Manisa kebabı.

 

MARDİN

Badem şekeri, ceviz sucuğu, İkbebet (içli köfte) , semberuk, irok, kibe, kitel raha, lebeniyye

 

MERSİN

Tantuni, etin kuşbaşı halinde doğrandıktan sonra, önce haşlanıp sonra kavrulmasıyla yapılan bir çeşit dürümdür. Her ne kadar basit tarifli bir yemek gibi görünse de, önemini, şehrin hemen her köşesinde bulunan tantuni lokantalarından anlayabilirsiniz. Canınız tatlı çekerse, Antakya’da yapılandan farklı bir tarifle hazırlanan künefeyi önerebiliriz. Ayrıca topalak çorbası, fındık lahmacun, saç kavurma da meşhur yemeklerindendir. Meşhur tatlıları ise cezeyre ve kerebicidir. Şalgam içmeden Mersin’den çıkılmaz.

 

MUĞLA

Ara, dutmeç, çopur, döş dolması, balıklen, çıntar kavurması, ot ekşilemesi, galli patlıcan, ebegümeci kavurması, börülce kavurması, teltorlu börülce, yalankı, üzüm köftesi, ballı kabak, bestel, dülek reçeli, Milas köftesi

 

MUŞ

Muş köftesi, çorti aşı.

 

NEVŞEHİR

Düğü, kesme, katma aşı, ağpakla (fasulye, kemikli et), dıvıl, Ayva dolması, Nevşehir tavası, sızgıt.

 

NİĞDE

Mangır çorbası, tava, üzüm boranası, ditme, unlu söğürme, papara, cılbır, halveter, kaşık kayganası.

 

ORDU

Melocan (diken ucu) kavurması, Sakarca mıhlaması,galdirik kavurması, ısırgan yağlaşı, mısır yağlaşı, hoşgıran kavurması, kabak muhallebisi, pallabye.

 

OSMANİYE

Tirşik (pancar), yer fıstığı, toğgar, çiçcire, Etli kömbe.

 

RİZE

Anzer balı, Rize köftesi, Rize simidi, Hamsi çiğirtası, Hamsili pilav, çumur, enişte lokumu, pepçura,

 

SAKARYA

Kaşnuka, sızbal, Abaza pastası, Alişka, pekmez, yoğurt.

 

SAMSUN

Samsun pidesi, turşu kavurması, yer pancarı, mısır çorbası, kocakarı gerdanı.

 

SİİRT

Zivzik narı, Pervari balı, Perde pilavı.

 

SİNOP

Sinop kestanesi, Keşkek, nokul, içli tava, mamalika, Tirit

 

SİVAS

Sivas kebabı, Peskutan çorbası, pezik turşusu

 

ŞANLIURFA

İsot, şıllık tatlısı, paliza, bostana, Urfa kebabı

 

ŞIRNAK

Kutlık, serbıdev, hekeheşandi, şımşıpe, meyre, bırınzer, mahmılatık, fıreydin, suryaz.

 

TEKİRDAĞ

Tekirdağ köftesi, Keşkek, kesme makarna, kuskus

 

TOKAT

Tokat kebabı, Bat , bacaklı çorba.

 

TRABZON

Vakfıkebir ekmeği, Mıhlama (Kuymak) , Mısır ekmeği , Akçaabat Köftesi

 

TUNCELİ Ovacık dağ sarımsağı, Şavak tulum peyniri, Pülümür balı, zerefet, sirekurt, sirepati, kavut, patila.

 

UŞAK

Alacatene, haşhaş sürtmesi, Ciğerli bulgur

 

VAN

Otlu peynir, İncin kefali kızartması, ilitme, senseger

 

YALOVA

Yalova köftesi, Yaprak pidesi, pavli, luhu şuşkey çirbuli, lalanga, çubiyiş gayi, papa , silohto, paponi.

 

YOZGAT

Testi kebabı, Arabaşı

 

ZONGULDAK

Çaycuma yoğurdu, Osmanlı çileği, Devrek simidi, Uğmaç çorbası, beyaz baklava, kızılcık, cevizli dolma.

 

Bir önceki yazımız olan Mastuva (Bingöl) başlıklı makalemiyzde bingöl, bingöl yöresel yemekleri ve mastuva nasıl yapılır hakkında bilgiler verilmektedir.

 

Kaynak: www.mutfakdunyasindan.net/illerin-yoresel-yemekleri.html

Kur'an Hatim serimizin ilk suresi Fatiha Suresi. Kabe imamları ve diğer imamların seslendirdiği Kur'an-ı Kerim tilavetini sizlerle paylaşacağım. Meal olarak ise, Mahmud Ustaosmanoğlu Tefsirli Meali kullanılacaktır. Allah hatmimizi kabul etsin. Dinlemeden Geçmeyin Yunus Emre Dizisinin Kendi Hazırladığım Albümleri: ►Yunus Emre - Aşkın Yolculuğu | Gel Gör Beni goo.gl/vYZSzX ►Yunus Emre - Aşkın Yolculuğu | Aynalı goo.gl/YZeR17 ►Yunus Emre - Aşkın Yolculuğu | Adalet goo.gl/XbMu23 ►Yunus Emre - Aşkın Yolculuğu | Aşk goo.gl/bEyQoK BİRİNCİ SÛRE-İ CELîLE el-Fâtiha SÛRE-İ CELîLESİ Mekkî (Mekke-i Mükerreme döneminde inmiş)dir. Besmele-i şerîfe ile birlikte 7 ayettir. 1 Rahmân ve Rahîm olan Allâh’ın ismiyle! Hanefî fakihlerince, sûrelerin başlarında bulunan besmeleleri o sûrelerin birer parçası değildir, ancak müstakil birer âyet olup, sûrelerin aralarını ayırmak ve kendileriyle teberrük olunmak için mükerrer olarak inmiştir. Geniş malûmat için bakınız Rûhu`l Furkân: 1/69-70 2 Bütün hamdler (ve övgüler) tüm âlemlerin Rabbi(yaratıcısı ve yöneticisi) olan Allâh’a mahsustur; 3 (Dünyada mümin-kâfir ayırmaksızın her bir kuluna son derece acıyan ve gerçek manada sadece Kendisi nimet vermekte olan) O Rahmân’a; (âhirette yalnız iman edenleri son derecede esirgeyecek olan hakikî nimet sahibi) O Rahîm’e! 4 O, dîn gününün Mâliki (ve ceza gününün yegâne sahibi)ne! 5 (O, yüce Allâh’a itaat eden kullar:) “(Ey Rabbimiz!) Ancak Sana ibadet (ve kulluk) ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz!” (derler.) 6 (Buna mukabil, Allâh-u Te`âlâ: “Peki Benden ne tür bir yardım istiyorsunuz?” buyurunca, onlar şöyle dua ederler:) “Bizi o dosdoğru yola hidâyet et!.. 7 Kendilerine (ikrâm ve) in`âm etmiş bulunduğun o (peygamberlerin, sıddîkların, şehitlerin ve salih) kimselerin yoluna! (Senin tarafından) kendilerine gazap edilen (Yahudi)lerin (yoluna) değil, (doğru yoldan sapıtarak) dalâlete düşen (Hristiyan tâife)lerin(in izine) de değil! ”Ebû Hureyre (Radıyallâhu anh)`dan rivayet edilen bir hadîs-i kudsîde Allâh-u Te`âlâ şöyle buyurmuştur: “Namazı (Fâtiha’yı) Kendimle kulum arasında iki parçaya böldüm. İstediği şey kuluma verilecektir. Kul: "Hamd, âlemlerin Rabbi Allâh’a aittir!" dediğinde, Allâh-u Te`âlâ: "Kulum Bana hamdetti!" buyur(arak memnuniyetini ifade buyur)ur. Kul: "O Rahmân; O Rahîm!" dediği zaman Allâh-u Te`âlâ: ‘Kulum Bana övgüde bulundu!’ buyurur. Kul: "Ceza gününün Mâliki!" dediği vakit Allâh-u Te`âlâ: "Kulum Bana tâzimde bulundu!\" buyurur. Kul: "Ancak Sana ibadet ederiz ve yalnız Senden yardım dileriz!" deyince de Allâh-u Te`âlâ: "İşte bu, Benimle kulum arasındadır. İstediği şey kulumundur!" buyurur. Kul: ‘Bizi, gazaba uğrayanların ve dalâlete düşenlerin (yoluna) değil de, kendilerine in’âm etmiş bulunduğun kimselerin o dosdoğru yoluna hidâyet buyur!’ dediğinde ise, Allâh-u Te`âlâ: "İşte bu, kuluma ait (bir talep)tir. İstediği şey kulumundur!’ buyurur.” (Müslim, Salât: 11, No: 395, 1/296) Güncellemelerden anında haberdar olmak için takip edin: ►Google+ profilim plus.google.com/u/0/b/110371841226029636914/1103718412260... (önerilir) ►Abone ol güncel videolardan haberdar ol goo.gl/IwjYtj Destek olmak için paylaşımlarımı "beğen" ve motive edici bir "yorum bırak" duyarlılığını gösterdiğin için teşekkür ederim. Kubbe-i Aşk diğer sosyal medya ağlarımız: ►Güncel takip etmek için "abone olun" www.youtube.com/channel/UCPHXJVW-4AN-7ia6PU3S8GA ►Facebook: goo.gl/KrAi1Z ►Twitter: goo.gl/sSS5PO youtu.be/OlZvLaNaD-0

SomuncuBaba'da Namaz. Somuncu Baba olarak bilinen Şeyh Hamid-i Aksaray-i (1331-1412), Kayseri'de doğmuş, Bursa ve Aksaray'da yaşamış,Malatya 'nın Darende ilçesinde vefat etmiş mutasavvıftır. Aksaray'da ve Türkiye'nin diğer illerinde türbeleri bulunmaktadır. Kabri ve Türbesi Darende'dedir.

 

Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (SAV)'e ulaştığı ve 24. kuşaktan torunu olduğu inanılmaktadır. Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

 

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli "Somuncu Baba" ve "Ekmekçi Koca" olarak da tanınmıştır. Yıldırım Beyazıd Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

 

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veliyi dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.

 

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende'de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri Darende'de , kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin kabri şerifleri Darende 'de Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba Camii) içerisindedir.

  

Foto: Emre Aydoğan

Yer: Malatya - Darende

"Bruno Taut'un, 1938 Aralığındaki zamansız ölümünden önce Türkiye'de sadece iki yıl kaldığı düşünülürse, okul mimarı olarak ün kazanması [...] dikkate değerdir. En önde gelen eseri, Ankara'daki Dil-Tarih-Coğrafya Fakültesi (1937), [...] taş kaplama cephesi kare pencerelerle delinmiş ve en tepesinde Atatürk’ün ünlü 'Hayatta en hakiki mürşit ilimdir' özdeyişi yazılı, etkileyici ve sade bir binadır."

 

Kaynak: Sibel Bozdoğan, "Modernizmin ve Ulusun İnşası: Erken Cumhuriyet Türkiyesi’nde Mimari Kültür", İstanbul: Metis Yayınları, 2002, s. 87

 

Ankara Üniversitesi Dil ve Tarih-Coğrafya Fakültesi

#SALTAraştırma, Ali Saim Ülgen Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

Somuncu Baba Külliyesinin yanındaki sırtını Dağlara yaslamış Tohma Kanyonu'nun tam ortasında yanından ırmaklar geçen Perguleler ile çevrili lezzet yemekleri olan eşi olmayan Restaurant.

 

Somuncu Baba

 

Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (SAV)'e ulaştığı ve 24. kuşaktan torunu olduğu inanılmaktadır. Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

 

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli "Somuncu Baba" ve "Ekmekçi Koca" olarak da tanınmıştır. Yıldırım Beyazıd Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

 

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veliyi dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.

 

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende'de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri Darende'de , kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin kabri şerifleri Darende 'de Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba Camii) içerisindedir.

 

Foto: Emre Aydoğan

Yer: Türkiye-Malatya-Darende

Bu Sene Sevgililer Gününü Kutluyoruz!

14 Şubat’ı bu sene biz de kutluyoruz. Sevgililerine o gün ne kadar vazgeçilmez olduklarını söyleyecek, onlar için her şeyi yapmaya hazır olduklarını ilan edecek, birbirlerine ne kadar yakıştıklarını dünya alem herkese göstereceklerin arasına biz de katılacağız. Ne o şaşırdınız mı? Hayır, hayır başımıza taş felan düşmedi. Kastımız ne idüğü belirsiz birisinin icat ettiği o sefih kutlama değil zaten. Bu sene 14 Şubat’ta Mevlid Kandili’ni idrak ediyoruz ya, kastımız o işte. Bizim sevgilimiz Peygamber Efendimiz –sallallahu aleyhi ve sellem-‘in doğum günü, “Sevgililer Günü” diye kutlanan(!) güne denk geldiyse bize ne? Herkesin sevgilisi kendisine. Hem biz onu bir gün ya da bir ömür değil, sonsuza kadar sevdik.

 

Genç Dergi bu ay Mevlid Kandili’nin 14 Şubat’a gelmesi üzerine “hakiki sevgiliyi” işaret eden, “hakiki sevgiliyi” anlatan bir sayı ile karşınızda. Mehmet Köprülü imzalı dosyanın çağrısı net: “Madem sevgililer günü, biz de kendi sevgilimizden bahsedelim. Bu sene sevgilimizin doğum günü tam da 14 Şubat’a denk geldiği için yapalım bunu. Yitip bitmeye mahkum sevgileri, ithal adetlerle, başka bir şekilde değil sadece tüketerek kutsama yarışına gülerek ve ibret alarak bakmakla kalmayalım, biz de kendi sevgilimizi yâd edelim. Bir kez daha görelim ve anlayalım ki O’ndan daha güzeli ve O’ndan daha sevgilisi yoktur, gelmeyecektir ve olmayacaktır.”

 

Genç Dergi’de bu ay üç önemli röportaj var. Söyleşilerin ilki özellikle Narsisizm alanında yaptığı özel çalışmalarla dikkat çeken Psikiyatr Dr. Mustafa Merter ile. Amerika’da yaşanan bir olayla ilgili çok önemli bir anekdot paylaşan Merter “İslâm Bir Hayat Sigortasıdır” diyor.

Dergideki ikinci röportaj, fikri yazılarıyla uzun yıllar Türkiye’nin öncü düşünürlerinden olmuş Atasoy Müftüoğlu ile. “Gençler Son 500 Yılın Tarihini İyi Okumalı” diyen Müftüoğlu herkesi ciddi bir ümmet algısına davet ediyor.

Genç Dergi şubat sayısındaki son röportaj ise Psikolojik Danışman Mehmet Dinç ile. Dergideki yazılarından da yakından tanıdığımız Dinç, son çıkan “İnternet Bağımlılığı” isimli kitabını anlatıyor.

Genç Dergi Şubat sayısında yer alan yazarlar ve yazı başlıkları şöyle:

Bülent Şirin – Fincancı Katırları, Aziz Valentin’in Aziz Hatırası…

Serkan Bilge – Deli Halid Paşa’ya Mektup

M. Lütfi Arslan – Yolun Azığı Heyecan, Heyecanın Kaynağı Sahabe

Mehmet Köprülü – Aşinalığın Beş Farkı

Ayşegül Genç – Turistik Geziye mi Çıktın Hey Mübarek?

Ahmet Ekrem Kaya – Bir Gayret Gösterin Tükenmesin Ümitlerim

Asım Gültekin – Kızlara Ne Kadar Karışabiliriz?

Sinan Özgenç – Robot Fıkhı

Süleyman Ragıp Yazıcılar – Ahlâkımızın Genetiği İle Oynamayın!

Adem Ergül – Güzelliği Ara… Güzellik Üret… Ve En Güzele Kavuş…

Abdurrahman Çetinkaya – Kulak Verdi Dünya, Bizi Dinliyor www.gencgonulluyuz.biz

Abdullah Yalnız – Defanstan Ayrıl, Hücuma Çık!

Abdullah Kibritçi – Çadırlar Arası Kano Turnuvası

Halit Yasir Özoğul – Gönül İHâLesi

Mehmet Dinç – “Âlemin Keyfi Yerinde” ise Kaçıralım

Mesut Kaya – Bunca Varlık Var İken

Ahmet İğdi – Aşk Endüstrisi

Osman Nuri Topbaş – Gençlerle Hasbihâl 1

Rabia Gülcan Kardaş – Demir Asa Demir Çarıkla

Ayşe Kurudere – Asâleti Yakala, Yoluna Devam Et!

Züleyha Sayın – Çocuklar Giremez!!!

Yavuz Selim Güneş – Cahit Zarifoğlu Fotoğraf Yarışması Başlıyor!

Cihan Taştan – Mikro Âlem’deki Kudret!

Muaz Erdem – Bizden Bir Parça: Ay

Gülcan Tezcan – Medyasofa

Yusuf Temizcan – Kampüs Mezarlığı

Ayşe Gündüz - Huzursuzluklarımızı da Kaale Almalıyız

Sami Yaylalı – Mum Olabilmek

Musa Yay – Suffe Öğrenci Evi

Enes Kömür – Bilgisayar Temizleyen Yazılımlar

Hande Berra – Afrika’nın Sesleri

Yavuz Selim Güneş – 45 Ülkeden Öğrencileri Olan İmam Hatip Lisesi

Musab Yılmaz – MÜNBİT 7. Girişimcilik Kongresi

 

Dergideki diğer köşeler ise:

 

A. Yasin Demirci – Dünya Raporu

M. Lütfi Arslan – Türkiye Raporu

S. Ragıp Yazıcılar – Sorduk- Öğrendik

Alican Tatlı – Can Damlaları

Türkiye’nin Her Yerinden Gönüllü Haberler

Selman Özpınar – Sinema

Seyfullah Bayram – Dertli Sözlük www.dertlisozluk.com

Selim Tiryakiol – Kitap

Ayşegül Genç – Bellek Kartı (1938)

H. İbrahim Kurucan – Fotoğraf

Metin Karabaşoğlu – Yazı Atölyesi (yaziatolyesi@gencdergisi.com)

Ayşe Yazıcılar – Ödüllü Test (Bu ayki ödül: Bir senelik Genç Dergisi aboneliği)

Karikatür

 

25 sayıdır “gençler için eğlenceli tarih” sloganıyla çıkan Tarih Gastesi’nin Şubat sayısında “Muhteşem Röportaj!”, “Biz Unuttuk Haçlılar Unutmadı”, “Medine Yolunda Kaza” gibi başlıklar dikkat çekiyor.

 

Genç Dergi'ye 0212 671 07 00'dan müşteri hizmetleri merkezini arayıp abone olabilir, size en yakın Kültür Dergi Dağıtım satış noktasının yerini öğrenebilir yahut derginizi NT ve Gökkuşağı mağazalarından temin edebilirsiniz. Biz abone olmanızı tavsiye ederiz :)

 

Arnika, Arnika, Arnica montana L.

Mastı çiçeği

Altın çiçek

Türkistan çiçeği

Türk çiçeği

Morluk otu

Yara otu

Kaza otu

Sarı çiçek

Öküzgözü çiçeği

Kurt çiçeği

Çürük otu

Kas otu

 

Familyası: Bileşikgillerden, Korbblütler, Asteraceae

 

Drugları: Arnika çiçeği; Arnicae flos

Arnika kökü; Arnicae radix

Arnika otu; Arnicae herba

Arnika tentürü; Arnicae tinktur

Arnika eter yağı; Arnicae aetheroleum

Arnika çiçeğinden çay, natürel ilaç ve haricen kompresi yapımında, kök¬lerinden ise tentürü yapılır.

 

Giriş: Bileşikgillerin alt grubu olan Arnikagillerin takriben 30 türü mevcuttur. Bunlardan en önemlisi Arnika; Arnica montana ve Amerikan Arnikası; Arnica chamissonis en önemlileri olup bunlar çay, natürel ilaç ve tentür yapımında kullanılır. Arnikanın Orta Asya’da yetişen Türk Arnikası; Arnica montana ssp. Montana ve Batı Avrupa’da yetişen Atlan¬tik Arnikası; Arnica ssp. Atlantica olmak üzere iki önemli türü vardır. Türk Arnikası Kuveyt Arapçasında Kupalnika ismi ile anılır. Oysa bu bitki Kuveyt’te veya diğer Arap ülkelerinde yetişmez. Muhtemelen İbn-i Sina’nın bu bitkiyi kullandığı ve bu kelimenin Türkçeden Arapça ya oradan da Latince ye ve şimdi de Latinciden Türkçe ye yeniden aslına dönmektedir. Arnika üzerine en geniş araştırmayı Hahnemann ve ekibi 1830’da yapmış ve bu araştırmayı diğer araştırmalar takip etmiştir. Arnika Altın çiçeği diye de anılır bu nedenle Türkiye’de çok yetişen Altın otu ile karıştırılmamalıdır. Türkiye’de birçok aktar yanlış bitki satmak¬tadır. Bana Antalya’da Havlıcan’ı Ginseng, Kayseri’de Atkuyruğu otunu civanperçemi otu diye satmaya çalıştılar. Türkiye’de Kekik diye de Mer¬can köşk, adaçayı diye Yüksük Adaçayı satılmaktadır.

 

Botanik: Kökleri 0,5 cm çapında , 10-15 cm uzunluğundaki esmer ana kök ve buna bağlı küçük yan köklerden oluşur. gövdesi 20-60 cm olup sapı yuvarlak yeşil renkli, dikine yükselir ve üst kısımları az çatallaşır. Yaprakları direkt kökten çıkan rozet yapraklar ve gövdeye oturmuş yan yapraklardan oluşur. Rozet yaprakları ters yumurta şeklinde, kenarları bütün gövdeye oturan yaprakları ise mızrak şeklinde 2-3’ü bir arada ve koyu yeşil renklidir. Çiçekleri 4-8 cm çapında, ortada yarım küre şeklinde bir göbek ve bu göbek boru şeklindeki küçük yapraklar ve kenarına dizilen 12-20 uzun dil veya şerit şeklinde altın sarısı renkli taç yapraklara sahiptir. Taç yaprakların ucu 3 diş şeklindedir ve çiçeği kavrayan kupa yaprakları çanak şeklinde olup yeşil renklidir. Arnikaya dikkat edilip Sefa çiçeği, Hakiki Kaplan otu (Doronicum pardalianches), Avusturya Kaplan otu (Senecio doronium) ve Fransız Kanarya otu (Senecio gallicus) gibi bitkilerle karıştırmamak gerekir. Arnikayı bu bit¬kilerle karıştırmamak için şu hususlara dikkat edilir. 1) arnika taç yap¬raklarının ucu üç dişlidir. 2) arnika yaprakları karşılıklıdır. 3) arnika yap¬raklarının üzerinde derin damarlar vardır (aynı sinirli otta olduğu gibi).

 

Yetiştirilmesi: Arnikayı yetiştirmek oldukça zordur, gübrelenmiş top¬rak-larda bilhassa hiç yetişmez. Bu nedenle yavaş yavaş yok olmaya başlamıştır. Bunun üzerine Avrupa ülkelerinde bu bitkinin toplanması yasaktır. Nisan ayında tohumları saksı, kasa, çamlık veya seralara ekilir ve bu fideleri bahçelere Mayıs’ta ekilir. Birinci yıl sadece rozet yaprakları çıkar ve ancak ikinci yıl çiçek açar. Kışın donmaması için üzerine çalı çırpı konur.

 

Hasat zamanı: :Haziran’dan Eylül’e kadar çiçek açar. Bu süre içinde çiçeklerinin taç yaprakları ve göbek yaprakları kupa yapraklarından ayrı-larak toplanır. Kupa yaprağı esmerimsi yeşil renkli olup altın sarısı taç ve göbek yaprakları ile karıştırmamak gerekir. Çiçeğin göbeğinin altında boru sineği (trypeta arnicivora) yumurtalarını bırakır. Bu yu¬murtadan toplanan yapraklar temizlenmelidir. Aksi halde bu larvalarda (yumurta) hazırlanan ilaçlar alerjiye sebep olur. Çiçeğin taç ve göbek yapraklarını kuruturken sıcaklığın 35˚’den fazla olmaması gerekir. Bu nedenle gölgede kurutulduktan sonra ışık görmeyen kaplarda muhafaza edilmeli ve nemli yerlerden uzak tutulmalıdır. Homeopati’de genellikle kurutulmuş kökleri tentür yapımında kullanılırsa da çiçeklerinden de tentür yapılmaktadır.

Maalesef şifalı bitkiler toplama, kurutma, paketleme ve depolama işlem-leri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutul-malıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğin¬den kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktar¬larda açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukça azaltır.

 

Birleşimi: Arnika çiçeğinin birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;

1) Sesquiterpenlaktonlar %0,4-1 arasında olup en önemlileri;

a) Helenalin ve türevleri; Asetilhelenalin, Izobutylhelenalin, α-Methacryloylhelenalin, Tigloylhelenalin, Izovalerylhelenalin

b) 11α, 13-dihidrohelenalin ve alt türevleri; Asetil, Izobutyryl, α-Methacryloyl, Tryloyl ve Izovaleryl11α, 13-dihidrohelenalin

c) Arnifolin ve alt türevleri; Tryloyl-, Angelicoyl- ve Senecioylarnifolin

d) 11α, 13-dihidroarnifolin ve alt türevleri; Anglicoyl-, Tigloyl- ve Senecioyl-11α, 13-dihidroarnifolin

2) Uçucu yağlar (eterik yağlar) %0,2-0,5; Thymol (kekiğe bak), Thymolmetileter, α-Phellandren, Myrcen, Humulen, Cadinen ve Caryophylenoxid,

3) Flavonit türevleri ve Flavon türevleri %0,4-0,6

a) Flavon türevleri; Apigenin, Luteolin, Hispidulin, Eupafolin, Jaceocidi ve Pektolinarigenin

b) Flavonolglikozitler (Flavonitler); Kâmpferol-3-B-glikozit, Quercetin-3-0- B-glikozit, Patuletin-3-B-glikozit ve 6-Metoxykâmpferol-3-B-glikozit

Ayrıca; Fenolkarbonikaistler, Polisakkaritler ve Karotinoitler içerir.

Köklerinde daha çok eterik yağ türevleri %2,7-6,31 içerir ve en önem-lileri; Thymol %90 (kekiğe bak.) ve ayrıca Thymolhidrochinon-dimeti¬leter, Thymolmetileter içerir. ayrıca

karbonik asitler, Fenol asitler, Polisakkaritler ve Taninler içerir.

 

Araştırmalar: İlk geniş çaplı çalışmayı Hahnemann ve ekibi 1830’da yapmış olup onu diğer araştırmaların çalışmaları takip etmiştir.

1) Kung-Fu ustası ve Heil praktiker (hekim) olan Nevzat Bayrak spor esnasında öğrencilerinin geçirdikleri kazlarda ortaya çıkan iç kanama, yaralanma, morarma, ezilme, burkulma gibi rahatsızlıklara karşı etkili olduğunu tespit etmiştir. (Nhp.5.96.711)

2) Duesseldorf Üniversitesi Biyolojik Farmakoloji Enstitüsünden Prof.Dr. G.Willhuhn ve ekibi Arnika çiçek ekstresi ile fareler üzerinde tedavi denemesi yapmışlar ve bu ekstrenin iltihapları önlediğini ve ağrıları dindirdiğini tespit etmişlerdir. (ZP.6.99.333) Bu araştırma¬larda Arnika çiçek ekstresindeki Helenalin ve 11α; 13-dihidrohelenalinin etkili olduğunu da tespit etmişlerdir. (ZP.6.99.333)

3) Kronik toplardamar zafiyeti olan 78 hasta üzerinde tedavi denemesi yapılmış ve bunlardan 39’u Arnika çiçek ekstresinden elde edilen Arnika merhemi ile, diğer grup ise plasebo ile tedavi edilmişlerdir. Hastaların üç hafta içinde iyileştikleri görülmüştür. (ZP.01.00.49)

4) Kronik toplardamar zafiyeti olan 100 hasta üzerinde tedavi yapılmış ve hastaların üç hafta içinde iyileştiği görülmüştür. (ZP.01.00.49)

5) Bir kavgada ayağım kırıldı ve ameliyattan sonra normal yürüyemez oldum ve sağ ayağım çekiyordu. Doktorların verdiği kremler ve masajlar ve fizik tedaviler bir fayda vermedi. Bende Arnika merhemi denedim ve tam bir hafta sonra koşabilir hale geldim. (Haziran 1990). Bu nedenle Arnika başta sporcular için çok önemlidir.

6) İş arkadaşım Pederin çocuğu evde oynarken düşmüş, alnı morarmış ve doktorun verdiği ilaçlar fayda etmeyince bana sormuştu. Bende ona Arnika merhemi sürmesini tavsiye ettim. O da sürmüş ve ço-cuğun (4 yaşında) alnındaki morarma geçmişti.

7) Yakalandığım bahar nezlesine karşı Galfimya (Çörek daha etkili) kullandım ve durumum iyileşti. Bu senede 15 Mart 1998’de tekrar bahar nezlesi başladı. Bu sene bahar nezlesinden farklı olarak ayrıca yatmak için yatağa girdiğimde çıkmam bir oldu ve sabah saat 5’e kadar uyuyamadım. Her sefer yatağa girdiğimde boğulup ölecek¬mi¬şim gibi içime bir korku giriyor ve nefesim daralıyordu (02/04/1998). 02/04/1998 günü saat 2:30’a kadar yine uyuyamadım ve yaptığım araştırmalarda Homeopati kitabında şayet vücudun alt kısmı soğuk, üst kısmı sıcak ise ve nefes darlığı da varsa Arnikayı tavsiye ediyor¬du. Bu tavsiyeye uyarak Arnika tentürünün damlasını aldım ve rahatladım.

8) İş arkadaşım bir bayanın bacakları şişmiş ve su toplamıştı. Ben ona Arnika merhemi sürmesini tavsiye ettim ve o da bunu kullanmış ve rahatsızlıkları geçmiştir.

9) İş yerinde birinin çalışırken yellenmesi çok pis kokmuş ve iş arkadaşları bu lağım kokusu nereden geliyor diye merak etmişti. Ben o kişiye çok yavaş yemek yemesini ve çok çiğnemesini ve de Arnika tentürü kullanmasını tavsiye ettim. O da 2 hafta sonra bana gelerek teşekkür etti (23/10/2001). Bu rahatsızlığa karşı Gökçek Tonik daha etkilidir, çünkü mide ve bağırsakları iyileştirir.

 

Tesir şekli:

I) Çiçekleri; antiseptik, antibiyotik, antiflongistik (iltihapları önleyici), ro-matizmayı önleyici, ağrı kesici, yaraları ve morlukları iyileştirici, damarları genişletici, kan dolaşımını sağlayıcı, kalbi kuvvetlendirici ve dokulara sızan kanı buralardan uzaklaştırıcı yani iç kanam nedeni ile oluşan morluğu gidericidir.

II) Kökleri; iltihapları önleyici, krampları çözücü, tansiyon düşürücüdür.

 

Kullanılması:

a) Araştırmalara göre; Arnika çiçek ekstresinden elde edilen merhemi başta spor, iş, ev, oyun kazaları sonucu ortaya çıkan morarma, ezilme, burkulma, iç yırtılma, iç kanama, gerilme ve şişme gibi rahatsız-lıklara ve de toplardamar zafiyetine karşı kullanılır.

b) Komisyon E’nin 05/12/1984 ve 228 nolu Monografi bildirisine göre Arnika çiçeği veya ilaçları kaza ve yaralanmanın sonucu ortaya çıkan iç kanama, morarma, ezilme ve şişme gibi rahatsızlıklarla kas ve eklem romatizması, ağız içi ve yutak iltihaplanması ve böcek sokma-sına karşı kullanılır.

c) Homeopati’de; çiçekler yerine Arnika kökünün tentürü kullanılır. Ar¬ni-ka tentürü başta; kas ve deri yaralanmaları, dövülmüş gibi hissetme, Apopleksi (beyin damarlarının çatlaması veya tıkanması sonucu şuur kaybı, hırıltılı solunum ve felç olma gibi haller), iç kanam (hema¬tom), kuş palazı (difteri), korku, ölmekten korkma, kalp zafiyeti, başa ve göğse kan hücumu, ağız, idrar, ter ve gaitanın ko¬kuş¬masına karşı kullanılır.

d) Halk arasında; her türlü kaza sonucu ortaya çıkan morarma, iç kanama, burkulma, ezilme ve şişme gibi rahatsızlıklar, romatizma, nikris, angina pektoris (nefes darlığı sebebi ile göğüs daralması), kalp ve kan dolaşımı rahatsızlıkları, varis zafiyeti, damar daralması ve sertleşmesi gibi rahatsızlıklara karşı kullanılır.

 

Açıklama: Aşırı hızlı yemek yiyenlerde metabolizma rahatsızlıkları ortaya çıkar. Yani alınan besin hücrelerde tam olarak yanmadığından ara dokularda aşırı miktarda artık madde (cüruf) oluşur. Buda ağız, ter, yellenme, idrar ve gaitanın aşırı pis kokması ile anlaşılır. Bağ dokulardaki artık madde nefes darlığı, damarların daralması, yorgunluk, uyuşukluk, dövülmüş gibi hissetme, başın ateş gibi, belden aşağısının soğuk olması gibi rahatsızlıklara neden olur ve hatta hafıza kaybına dahi sebep olabilir. Çaresi uzun vadede yavaş yavaş yemek yeme ve kısa vadede Arnika tentürü veya daha etkili olan Gökçek İksir kullanmaktır. Görüldüğü gibi Arnika çiçek ekstresi ile Arnika kökü tentürü ayrı ayrı maksatlar için kullanılır.

 

Çayı: Arnika hafif zehirli olduğundan çay olarak kullanılacak miktara dikkat etmek gerekir. Arnika çiçeklerinden 0,2-0,3 gr demliğe konur ve üzerine 300-400 ml kaynar su ilave edilir ve 5-10 dk demlenmeye bıraktıktan sonra süzülerek içilir. Bu deme bir bez ıslatılır ve morarma, iç kanama, ezilme ve burkulma gibi rahatsızlıklara karşı kompresi yapılır.

 

Çay Harmanları

 

M.Pahlow ağız ve yutak çayı (kronik yutak ve boğaz iltihaplanmasına, ses kısılmasına );

>20 gr Papatya çiçeği

>10 gr Adaçayı yaprağı

>10 gr Çoban üzümü

>10 gr İzlanda likeni

>10 gr Arnika çiçeği

 

B.Vonarburg Angina Pektoris çayı (nefes darlığı ve göğüs sıkışmasına)

>20 gr Oğul otu yaprağı

>20 gr Alıç çiçeği

>10 gr Arnika çiçeği

>10 gr Süpürge otu

>10 gr Kılıç otu

 

Gökçek Sinirsel yüksek tansiyona çay;

>40 gr Alıç çiçeği ve yaprağı

>20 gr Oğul otu yaprağı

>20 gr Kılıç otu

>10 gr Arnika çiçeği

>10 gr Kedi otu kökü

 

Gökçek Antiseptik çay;

>10 gr Arnika çiçeği

>30 gr Kılıç otu

>30 gr Papatya çiçeği

>30 gr Sabun otu

>30 gr Kekik otu

 

Gökçek Angina Pektoris çay;

>30 gr Alıç çiçeği+yaprağı

>20 gr Kaz otu

>20 gr Oğul otu yaprağı

>20 gr Kekik otu

>10 gr Arnika çiçeği

 

W.Widmayer Kalp ve dolaşım çayı;

>20 gr Alıç çiçeği+yaprağı

>20 gr Çuha çiçeği

>20 gr Arnika çiçeği

>20 gr Biberiye yaprağı

>20 gr Oğul otu yaprağı

 

Dr.E.Schneider Angina Pektoris çayı;

>30 gr Kaz otu

>20 gr Alıç meyvesi

>20 gr Taş anason kökü

>20 gr Oğul otu yaprağı

>5 gr Melek otu kökü

>5 gr Arnika çiçeği

 

Merhemi: Arnika merhemi yapmak için 250 gr Parafin+ 250 gr Vazelin ocakta hafif eritildikten sonra içine 100 gr Arnika çiçeği katılır ve karıştırılır. Yağ soğumaya bırakıldıktan sonra buzdolabına konur. 2-3 gün bekletildikten sonra tekrar hafif ısıtılarak süzülür. Süzülerek elde edilen merhem Arnika merhemi denir ve bu merhem haricen kullanılır.

 

Yağı: Arnika yağı hazırlamak için 100 gr Arnika çiçeği bir şişeye konur ve üzerine 250 ml Zeytin yağı doldurulur ve 4-6 hafta bekletildikten sonra süzülerek Arnika yağı elde edilir. Bu yağ haricen kullanılır.

 

Homeopati’de: Arnika tentürü diğer bitkilerden farklı olarak kurutulmuş ve ince kıyılmış köklerden veya bitkinin tamamından yapılır. Arnika kökünden 20 gr ince kıyılarak bir şişeye konur ve üzerine 100 ml %70’lik alkol ilave edilerek 4-6 hafta güneş ışınlarından uzakta muhafaza edilir. Süzülerek elde edilen damlaya Homeopati’de <> adı verilir. Bu tentürden 10 ml , 90 ml %70’lşk alkole karıştırıldıktan sonra D2(1/100) dozajlı tentür elde edilir ve bundan günde 3-5 defa 3-5 damla 4-6 hafta süreyle alınır.

 

Ekstresi: Arnika ekstresi bitkinin çiçeklerinin ekstraksiyonu ile elde edilir ve genellikle merhem yapımında kullanılır.

 

Hastalığın belirtileri (semptom):

1) Dövülmüş veya sıkışmış gibi hissetme ve ağrılar belirgindir.

2) Nefes, yellenme, kusma, ter, idrar, geğirme ve gaitanın çürümüş gibi kokması

3) Başın ateş gibi yanması ve belden aşağısının donması

4) Yer korkusu (yatağa girince korkma, asansörden korkma bodrumda korkma v.b)

5) Vücudun aşırı hassaslaşması (yatağı sert hissetme ve elbiseyi dar hissetme gibi)

6) En ufak bir tazyikte kılcal damarların yırtılması ile dokularda morarma, çürüme, bere ve ezik (ekimoz)

7) Kalbin duracakmış gibi yavaşladığını hissetme

1) Bu gibi hallerde Arnika tentürü gerekir.

 

Yan tesirleri: Arnika çiçeğinin tentürü ve eterik yağı (hülasası) dahili olarak kullanılırken dikkat edilmeli ve en az 1/100 oranında alkolle karıştırılmalı (sıvılaştırılmalı) ve ancak bundan sonra kullanılmalıdır. Arnika aşırı miktarda alınırsa iç kanamalara neden olabilir.

 

Akdamar Adası ve Kilisesi

 

Akdamar Adasındaki Surp Haç Kilisesi veya Kutsal Haç Katedrali, Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiş. Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Ortaçağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiş. Aktamar Kilisesi'nin 1951'de hükümet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in müdahalesiyle durdurulmuş. Onyıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiş....

  

Akdamar fotoğraflarım

Van fotoğraflarım

 

Fotoğrafların Orjinal boyutlarının temini ve kullanımı için Sinan Doğan ile iletişim kurunuz...

 

E Mail: foto.sinandogan@gmail.com

İnstagram Sayfası

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Kemali Söylemezoğlu Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

Yıkık Kentin Öyküleri

ÜÇ KADIN ÜÇ HAYAT

 

1

 

HAT VE EBRU SANATÇISI ZERNUR

 

İstanbul’a vaktiyle göç etmiş aslen Gümüşhaneliyiz. Babam siyasetçi ve işadamı; çeşitli partilerin il başkanlıklarında görev aldı. Doğum günümde saat üç gibi kapı çaldı, babam artık kendi arabasını kullanmayayım diye bana aldığı arabayı İrfan abiyle göndermiş. İrfan Bey aslında, ama ben abi diyorum; aile yakınımızdır. Babamın yanında çalışıyor, yaveri gibi bir şey. Babam inşaat işinde baya başarılı oldu. Bu evi kentsel dönüşüm projelerinin bir hediyesi olarak bana ayırdı. Teraslı, gördüğünüz gibi Marmara Denizi’ne bakıyor. 21 yaşımda ev sahibi oldum, Allah herkese nasip etsin.

 

Hem ev hem atölye olarak kullandığım bu teras katını kendi kafama göre düzenledim; tabii ki profesyonel destek aldım. İçmimar Kübra Z. ile çalıştım, o da babamın şirketinde çalışıyor, peyzajda çok iyidir. Bu teknede ebru sanatı üretiyorum. Tekne eski bir tekne; 16. yüzyıldan kalma orijinal ve saraydaki bazı ciltlerin ebruları bu teknede yapılmış. Kullanan ustanın adı… Bu masada da hat sanatı üretiyorum. Şuradaki raflarda sanatla ilgili kitaplar ve sergi kataloglarım var. Eserlerime rağbet var, çoğu sergilerimde hemen satılıyor. Ben de iyi bir ebru ve hat koleksiyoncusuyum. Yakında TRT2 için çekim yapacaklar, orada da röportaj yapıcaz.

 

Bir ayağım Dubai’de. Bu duvar bizim tayfaya ait. Herkes çektiği resimlerden getirip bu panoya yapıştırıyor. Gördüğün kişilerin hepsi en yakın arkadaşlarımdır, bazıları da kuzenim olur. Aramıza pek dışarıdan birilerini eklemeyiz. Fransa’da birlikteydik, hepimiz orada okuduk. Bu da erkek arkadaşım, evleneceğiz inşallah. Genellikle hafta sonları bende toplanırız. A*rk** kulübe gideriz. Orada istediğimiz gibi rahat rahat eğleniriz. Dönüşte arkadaşlarımdan bazıları bende kalır. Evlenince bu daireyi tamamen atölyeye dönüştüreceğim ve yurt dışından gelen bazı sanatçı arkadaşlarımın pansiyon olarak kullanması için düzenleyeceğim.

 

Eşimin babası Beykoz’da tamamı villa site planlanan Y**M**İ sitesinden bize bir villa hediye edecek; düğün hediyesi olarak bize veriyor, evlendikten sonra aile olarak orada ikamet edeceğiz.

 

Aslında bu bekâr günlerimin hiç bitmesini istemiyorum ama yirmi yedi yaşıma bastım. Anne olmak için yeterli bir yaştayım, sanırım. Tabii hemen çocuk yapacağım, ileriki yıllarda zor olur. Yaşlanmaktan korkuyorum, belki de kırkımda son bir çocuk Allah nasip eder, bilemeyiz.

 

Türkiye hakkında ne mi düşünüyorum? Türkiye daima yeni fırsatlara açık bir ülke; hep gelişiyor. Bak eskiden Beşiktaş’a gitmek için önce Üsküdar’a gidermiş insanlar, oradan motora binip karşıya geçerlermiş. Şimdi biniyorsun Boğaz’dan tekneye hop karşıdasın. Otobüs, metro, deniz ulaşımı bol bol var. Her yer ışıl ışıl; alışveriş merkezleriyle, ithal yerli restoranlarla dolu. Asgari ücret için üç bin liralar konuşuluyor. Demokrasi var, seçimler yapılıyor. İşsizlik fonu, sağlık sigortası, bir sürü özel hastane var, çoğu da SGK ile anlaşmalı. Ne güzel yeni binalar yapılıyor; eskimiş, köhneleşmiş her yer her şey yenileniyor; hep halkın menfaatine bunlar. Her imkân var, niye bu kadar hazımsızlık oluyor anlamış değilim. Bütün gece tartışıyoruz arkadaşlarla ama nedir bu tatminsizlik, inanın ben değil hiçbirimiz anlayabilmiş değiliz.

 

Her yerde olumlu kuyruk var. Millet parasını harcamaya yer bulamıyor; birileri de fakirlik edebiyatı yapıyor, eskilerden medet umuyor. Hep açgözlülükten, daha fazla para kazanmak için. Bence hep dünyasal düşünmekten kaynaklanıyor bütün bu şımarıklıklar ve yaratıcı düşünememekten. İnanç ve iman sorunu var ülkemizde; yetinmekle ilgili, şükretmekle ilgili bir laiklik sorunu var toplumumuzda. Mesela ben yoksulları temsil eden laik partilerin seçimlerde bir başarı kazandığını görmedim. Dedikleri gibi ülke karanlıkta olsa, çevre katledilse mevcut çevreci partiler, sosyalist partiler, komünist partiler bile oylarını yüzde ikiye üçe çıkartırlardı ama öyle bir şey yok. Bakın asıl bütün bu felaketler Avrupa’da. Yoksulluk orada; bir oradaki işçilerin, sol partilerin oy oranlarına bir de buradakilere bakıp kıyaslayın; burada özgürlük var ve alım gücü yüksek. Ona göre de siyasi partiler seçimleri kazanıyorlar. Kültür olarak bazı farklar olabilir, dini olarak da tabii, ama şu önemli, Marks ne diyor mealinde, her şeyi ekonomi belirler. Bolluktan mutlu insanlar, herkes parasını kazanıyor Türkiye’de. Bir koyuyor üç alıyor; beş alıyor yeri geliyor on alıyor. Böyle olmasa insanlar kendi gerçeğine, ekonomi ve sınıf gerçeğine göre parti kurarlar ve mecliste haklarını savunurlardı. Ama yok böyle bir şey çünkü zaten iş adamlarının partileriyle, devletin bekası için yetişmiş devlet adamlarıyla birlikte kendi temsil alanlarını kendileri mecliste oluşturuyorlar. Bizde tırnak içinde “devlet büyüğü”, işveren halkla abi kardeş, abla kardeş; bu çerçevede düşünmeyenlerin siyasi çabaları toplum nezdinde hep şaibeli. Ahi gelenekleri hâkim bizde. Halkımıza bakıyoruz, toprak veriyoruz çünkü halk da biziz devlet de. Farklı görüşler hep dışarıdan birliğimizi beraberliğimizi bozmak için.

 

Mesela üniversiteliler işsizlikten yakınıyor. Her üniversite mezunu zengin mi, hayır! Devlet eğitiyor seni, imkân vermiş okumuşsun; bir zahmet kur işini, kur partini, kur derneğini oyunu özgürce kuralına göre oynamaya başla, ekmeğini aklınla taştan çıkar. Hep hazır işlerin başına geçme arzusu sokulmuş dışarıdan emir alanlarla insanımızın aklına. Bu yüzden de hep geri kalıyoruz. Demokrasi ve sandık ortada, eğitim de almışsın; iş sahaları da hazır ama biraz da yaratıcı düşünmek lazım, hep başkalarından beklememek lazım. Bakın, çoğu insan bırakın yeni bir şeyler üretmeyi hâlâ Osmanlı’dan kalan zenginliği tüketmekle meşgul ama malum bu mirasyedi çevrelerin hallerine şükredeceği de yok.

 

2

 

GECELERİN KADINI NİLAY

 

İster ev partilerine katılmak-ev partisi vermek ister ticari bir mekâna gitmek; benim için fark etmez. Gece etkinlik olsun da önemli değil nerede olduğu. Ev partileri de güzel, mekânlara gitmek de. Ev partilerinde paylaşımlar daha samimi, ortam daha hakiki olur; mekânlarda muhakkak bir işletme otoritesi yani üçüncü kişi vardır.

 

Gece etkinliklerinde ilk içkiler çabuk içilmemeli, ama çok yavaş da içilmemeli zaten birkaç kadeh sonra doğal olarak içki içme hızı düşüyor. Ayrıca içmeye herkesten önce başlamak da doğru olmaz. Uyumlu olmak gerekir; birlikte rahatla, birlikte dağıt! Kimseye yük olma, kimse de sana yük olmasın. Adabı budur gecelerin. Bazen birbirimize “Beni bu gece sen ağırla deriz” sonra da mutlaka bir başka gece o arkadaşı ağırlarız. Daha çok eskiden böyle olurdu ama şimdi kredi kartı devreye giriyor, yine de bazen limit aşımı olabilir, bloke olma durumu da son dönemdeki epey esnek limit arttırmalarıyla aşıldı. Tabii gece hayatında her zaman kredi kartına değil kendi nakit gücüne güveneceksin.

 

Erkeklerden içmek kadın adabına uymaz. Ne hesabı erkeklere yükleyeceksin ne de erkekleri yedirip içireceksin! Çağdaş gece gezmelerinde bunlar yanlıştır. Herkes özgür iradeli birey olarak kendi bütçesine göre davranır ve genelde de toplulukta doğal bir uyum kendiliğinden oluşur.

 

Geceleri geziyoruz diye alkolik veya kumarbaz değiliz; ancak Kıbrıs’a; Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelere topluca gidip geldiğimiz olur. İki gece, maksimum üç gece kalırız, o zaman geceleri oralarda oyun da oynarız.

 

“Niye paranı tutmuyorsun, biriktirmiyorsun” diyor bazı dostlarım. Neden biriktireyim ki; paran mı var, harca gitsin. Bir de şu var: para parayı çeker! Nasıl olsa bir gün öleceğiz bu yüzden hiç para tutmam. Cimri kadınlardan da erkeklerden de hoşlanmam. Kahve kupası avuçlarımda; parmaklarıma bir iki teneke ya da gümüş yüzük takıp saatlerce öyle kitap okuyamam, kafelerde ya da evimin bir köşesinde takılamam. Çatır çatır eğleneceksin; içip dans edeceksin! Ne yapabilirim heyecan, hareket arzusu başka bir his; adrenalin tutkusu belki de.

 

Türkiye hakkında ne mi düşünüyorum? Gecelere alışın, korkmayın. Özellikle Anadolu’da erkeklerin abuk sabuk eğlenmesine karşı kadınlar daha çağdaş anlayışlar geliştirmeli ve bazı uygunsuz yerleri kapattırmalı ya da onları doğru konseptlerde eğlence hizmeti vermeye yönlendirmeli. Kadınların satıldığı yerlerden bahsediyorum, anlayacağınız üzere. Kanımca Anadolu’ya çok yazık oldu! Ailelerin birlikte eğlendiği çok güzel gazinolar, kulüpler, tavernalar vardı ki bunların hepsi hemen hemen kapandı günümüzde. Ne tesisler köfteci, dönerci oldu; ne tesisler atıl oldu. Özellikle Anadolu’da kadınlar eğlenemez oldu, kalkıp oynayamaz oldu. Mesela mesleki evler vardı, lokaller vardı. İnsanlar mesleklerinde gelişmek için birlikte eğlenip mevcut sorunlar üzerinde çözüm üretemez oldu, çağdaş projeler geliştirmek için motive olamaz oldu. Çay bahçesi, çocuk bahçesi, huzurevi gibi bir şey oldu bu mesleki evler; hepsi de içkili ve sazlı sözlüydü meslek sahibi insanların kaynaştığı yerlerdi.

 

Cumhuriyet Devrimi’yle yıkılan ancak son yıllarda yeniden beliren gerici, tarikat menşeili özellikle Arap meyilli erkek egemen siyasi akımlar kadını ve çağdaş eğlenmeyi iyice kontrol altına almak için neredeyse halayı, horonu yasakladılar; ayıpladılar. Kadına karşı şiddetle mücadele ediyoruz şiarı altında sorunları tartışan kadına, geleceğini sorgulayan kadına yönelik kolektif şiddeti önlemek yerine, erkekten emir alan kadının iyi kadın, biat eden kadının geçerli kadın olduğunu ve bu kadınların dini düşünmeyen erkeklerin ellerinden alınmasını ise ganimet ve mubah sayan bir anlayışı yaymaya çalıştılar. Tabii kadınlar köşeye sıkıştıkça sıkıştı hiçbir şey yapamaz oldu. Yapan zaten yapıyor ama ben genel olarak yapamayanlardan, kendini ifade edemeyen kadınlardan ve zorla bir fikre inandırılmaya çalışılan kadınlardan ve kapatılan kadınlardan bahsediyorum.

 

Gerçi Arap özentisi toplumlarda kimse birbirine güvenmez ve bu güvensizlik bir cahilliktir bu cahilliği de saklamanın yolu namus korkusu üretmektir. İçki şeytan icadıdır, dans edip eğlenmek de öyle, bu fikre göre. Sahte bir sosyal ruhban hayatı yaşarlar ve açıktan ruhban olanları da ruhban sınıfı diye aşağılayıp din düşmanlığı yaparlar. Bu yüzden her türlü kötülüğü bu yöndeki cahillikte ve cahil olmasına rağmen kendini ehliyet sahibi, biricik özel kişi görme aldanışıyla harmanlanmış bir kültür bataklığında üretmek mümkündür.

 

Eşit olan kadınla erkeğin çatır çatır tartışması, eğlenmesi, içmesi, dans etmesi yüzyılların festivallerinden süzülüp gelmektedir, bayram budur. Eğlenme: sıraya geç, bir tas pilav bir kutu ayran al, şu köşede otur, söze ve gösteriye katılma değildir, bayram da bu değildir. İçki ve dans da insanın doğada ürettiği değerlerdir. Meyveyi işlemektir, tahılı işleme hüneridir içki üretmek. İçkiye, müziğe, dansa ve bir fikir etrafında tartışan insanlara düşman olunmaz. Asıl düşman kadını eve kapatarak onu güya koruduğu yalanının altına sokan ve kendisinden başka bir insanın bilgili olmasını istemeyen ve toplumu eğitmek yerine gütmek felsefelerini olgunlaştıranlardır, bu düşünceler dünyada her çağda vardı; sorun bu bağlamda yalnız İslami anlayışta değil, daha kapsamlı köklerde. Bu felsefelere göre eğlenmek erkeğin elinin kiridir; pavyon kültürüdür, batakhanedir; eğlence yerleri ahlakı kuşkulu kadınların düşüp kalktığı yerlerdir.

 

Gece hayatının amatörleri mi? Hoş bir terim oldu, amatör gececiler; ama bence gece hayatının amatörü olmaz. Amatör kime denir diye soruyorsan eğer hep aynı mekâna giden, dans etmeyen, kulüple barın-meyhaneyle pavyonun farkını anlamayanları ve de her yeri meyhane sanan kişileri amatörler olarak ifade edebilirim. Hatta eğlenmek için gece alkolsüz yerleri tercih edenler de amatördür. Evlenince gecelerden kopanları da amatör sayabiliriz. Buna da anlam veremiyorum; karınla gel kocanla gel; sanki eşini elinden alacaklarmış gibi evlenince bu tip insanlar ortamdan uzaklaşıyorlar. Tabii şunun da altını çizeyim: her yere de gidilmez; batakhaneler de yok değil, kadının satıldığı kadar erkeğin de satıldığı yerler var. Tabii olarak bu yerlerin insanları ayrı profillerde oluyor. Özetle biz gece hayatı dediğimizde kaliteli müzik dinlemekten ve sosyalleşmekten bahsediyoruz. Ben yirmi yıl önce nasılsam öyleyim. Tarzlar değişir ama bizim tarzımız değişmez. Eğlence, parti, eğlence; gece hayatı; illaki gece hayatı! Gündüz uyu, çalış ama geceleri kendin ol, arkadaşlarımla hemfikiriz.

 

3

 

KABATAŞ FÜNİKÜLER 00:45 AYÇA

 

“Eğitimli olmanın gereği çağdaş sinema türünde bir film seyrettikten sonra içkinin de tesiriyle iyice duygusal geçen gecede, ara ara patlak veren şamata falan filanla vakit epey geç oldu. Ben salonun bir köşesine çöreklenmiş duygularımla, içkimle ve akıllı telefonumla oynayarak yerimde oturmayı sürdürdüm zaten mutfağa da getir götür haricinde pek yardım etmemiştim ancak vakit standart uyku vaktine yaklaşınca benden sıkıldıklarını anladım, sanki herkes birbirine “Bu sepeti ortadan kim kaldıracak” diye bakıyordu çünkü bir tek ben yalnızdım aralarında. Duygusal boşluğum yüzünden biraz daha kafayı bulmak için içki içip oyalandım. Neticesinde baktım olmuyor, izin isteyip evden ayrıldım. İyice kafayı bulmuştum, evden ayrılınca içkilerin de etkisiyle kalbimde ayrıldığım eve karşı korkunç bir hınç uyandı. Belki de sadece bugün yaşadıklarım gün boyunca beni içten içe kurmuş, gururumu kıracak kadar duygularımı sertleştirmişti. Evden çıkar çıkmaz kulaklığımda çalan albümle baş başa kalınca içine düştüğüm duygusallık iyice nefrete dönüştü ve mantığımı yitirdim. Birazdan söyleyeceğim şeyleri yaptığım için utanıyor ve tedirgin oluyorum, yardımına ihtiyacım var.

 

Taksim’den metroya aktarma yapmak için Beşiktaş’tan yürüye yürüye Kabataş fünikülere doğru erkek arkadaşım olmadığı için istenmeyen, gereksiz bir insan psikolojisinde gözlerimden yaşlar aka aka yürüdüm. Sonra müziği kapattım, kafam daha fazla kaldırmadı: o evde neden ben de yoktum? Kabataş’a varınca yürüyen merdivenlerden hırsla altgeçide inip turnikeden geçtim. Elektronik panoda Taksim’e kalkışın 00:45’de olacağı yazıyordu. Benden başka kimse yoktu, krom banka oturarak soluklandım. Sonunda Taksim yönünden füniküler geldi. İki vagonu da gece eğlenceden dönenlerle tıklım tıklım doluydu, gürültüyle inip yürüyen merdivenlerden çıkıp gittiler sonra istasyon yine ıssızlaştı. Arka vagon bu saatlerde hep boş kalır, doğruca arka vagona yönlendim, çantamı kucağıma alarak en arkaya oturdum. Muhtemelen ben bu ıssız vagonda bir başıma eve dönerken, ayrıldığım evde arkadaşlarımın hepsi erkek arkadaşlarıyla deliler gibi sevişiyordu. Onları düşünüp hırslandıkça kendimi kaybettim ve kendimle oynamaya başlayıp toplumsal sınırı aştım. Benden başka kimse yoktu arka vagonda, binen de yoktu, füniküler hareket etti.

 

Arkadaşlarımın erkek arkadaşlarını tek tek ellerinden aldığım düşler kurmaya başladım. Tek tek onlara yakalandım; böyle nefret dolu fanteziler kurdum. ‘Siz bunu hak ettiniz’ der gibi kurdum fantezilerimi. Bu sırada karanlık yan raydan Kabataş’a doğru karanlığı yararak ışıl ışıl karşı yönün füniküleri geçti, iki vagonu da ağzına kadar doluydu. Yakalanmıştım ama ‘Ben buyum işte, sert ve serseri kadınım!’ diye gözlerimi bana bakanlara doğru açtım. Tam da bu anda güvenlik kameraları aklıma geldi. Sana günah çıkarıyorum say ama ben de kadınım, keşke yaptıklarım tek bundan ibaret olsa!

 

Taksim’e varınca aktarma yapmak için yerimden kalktım, şüpheli şüpheli kameralara bakarak yürüdüm, parmaklarım sanki intikam kokuyordu; sarhoştum sanki gerçekten yapmışım gibi bir ukalalığa tutulmuştum. Bugün haksızlığa uğramıştım, hayat yine bana adil davranmamıştı ve ben de intikamımı almıştım. Sarhoşluktan kaynaklanan özgüvenimle zafer dolu sahte bir gurura kapıldım. O ıssız aktarma hattından tıklım tıklım Taksim-Hacıosman hattına geçtim. Oturacak yer yoktu, kimse de bu genç kadın sarhoş ona yer verelim demiyordu. Ayakta zor dursam da mahsustan orgazm kokan parmaklarımı erkekler kokusunu alsın diye tutunduğum askılardan burunlarına yaklaştırdım. Parmaklarımdaki kokuyu tanıyan kart adamlar, mahalle itleri, sürü halinde gezen ezik tipler yüzüme anlamlı bir iştahla bakıyordu. Hem sarhoştum hem de kadın kokuyordum ve bu halimle onların yapmayı arzuladığı her türlü sapıklığı hoş görebilirdim. Dedim ya iyice ukalalaşmıştım, serserileşmiştim, kendimi kasten böyle yansıtıyordum ama öyle biri değilim, onlar gibi değilim, sen biliyorsun! Sadece sarhoştum ve duygusal boşluğa düşmüştüm. Sonunda evime sapasağlam varıp sızmayı başardım.”

 

Ayça ertesi gün telefonla bana yaşadıklarını böyle anlattı ve hakkında bir şikâyetin olup olmadığını soruşturmam için bana rica etti. Sesi endişeliydi ve pişmandı. Dün yaptığı her şeyi kontrol altına almak ve böylece içini kaplayan kötü hisleri dindirmek istiyordu. Ben de olayın bir gece sonrası, beni aradığı günün gecesi saat 10’a doğru Kabataş’a gittim. Güvenliğe basın kartımı gösterip “Dünkü 00:45 seferinde sarhoş bir kadın olduğuna dair bir haber geldi. Acaba bir hadise oldu mu, böyle bir kadın saldırıya uğradı mı?” diye sordum. Karşımdaki güvenlik personeli “Arka vagonda sarhoş genç bir kadın vardı ama saldırı falan olmadı. Herkes gibi inip gitti, hakkında şikâyet, şiddet veya taciz ile ilgili bir kayıt oluşmadı, böyle bir şey de burada yaşanmadı; diğer istasyonlardan ve birimlerden de sisteme böyle bir vaka düşmedi. Bu saatte sarhoş çok olur. Sızıp kalanından tutun da kusana ve hatta neredeyse ayıptır söylemesi cinsel ilişkiye girmeye varacak kadar yakınlaşanlara… Neler neler görüyoruz; şiddet, şikâyet, hırsızlık ve taciz gibi şeyler olmadığı sürece müdahalede bulunmayız” dedi. Güvenliğe verdiği bilgiler için teşekkür edip kartımı bıraktım ve Kabataş Füniküler İstasyonu’ndan ayrıldım. Kısa süre sonra Anadolu Yakası’na geçerken vapurdan Ayça’yı arayıp “Hakkında bir veri yok, kim olduğunun da önemi yok burada, işlem olmamış, sen de bir şey yapmamışsın rahat olabilirsin” dedim, Zelis’te bir tek attım ve eve gidip yattım.

 

Ertesi gün ilginç bir e-posta geldi. Gönderen kişi sanki Ayça’yla aynı vagondaymış gibi onun hallerini bana anlatıyordu. Bana e-posta gönderen kişi, bu olayın yaşandığı gün, Ayça ile Beşiktaş’taki bir barda tanıştığını, Ayça’nın çok sarhoş olduğunu, Ayça’nın “Tuvalete gidiyorum” diyerek barda kendisinden ayrıldığını, geri dönemediğini ve onu merak ettiğini yazıyordu. Cevap vermedim. Sonra bir e-posta daha geldi, bu sefer neden bana yazdığını açıklıyordu. Güvenlik personeline gitmiş, benden hemen sonra güvenlikçiyle konuşmuş o gece. “Dün gece on birden sonra buraya sarhoş bir kadın geldi mi?” diye sormuş, güvenlikçi de “O kadını sanırım bu kişi tanıyor” diye kartımda yazan iletişim bilgilerimi vermiş.

 

Bir gün arayla e-postalar üç dört gün devam etti. Sürekli Ayça’ya aşık olduğunu, Ayça’yı kendisiyle buluşturmamın doğru olacağını hatta e-posta adresini ve telefonunu yazmamın dahi yeterli olacağını söylüyordu.

 

Ben tanıyor muydum acaba? Güvenlikçiye hakkımda verdiğim tek bilgi haber peşinde olduğumdu. Düşündüm ki muhtemelen bu şüpheli e-postaların göndereni güvenlik personeliydi. Muhtemelen monitörden Ayça’yı seyredip ona platonik olarak kafayı takmıştı. Ayça’ya öylesine tutulmuş ki ona bir kutsallık atfederek şiir bile karalamış. Bu şiiri Ayça’ya ulaştırmamı söyledi ama güvenlikçiye ben Ayça’nın adını söylememiştim! Güvenlikçi bilmiyorsa o zaman Ayça’yla gerçekten tanışmış biri bana bu e-postaları yazıyor olabilirdi. Neyse şiir şu üslupta yazılmıştı:

 

İçmişti, aşka susamıştı

 

Bütün vücudu aşkla yüklüydü

 

Yanıyordu hayallerinde

 

Metropolün ortasında bal süzüyordu çatık peteği

 

Bunalmıştı, ama tam bir kadındı!

 

Ardında kadınlığının kokusu kaldı

 

Hiç cevap vermedim, bir iki hafta ara ara gelen elektronik postalar da kesildi. Bana da cevap yazmadığım için, istediği bilgileri vermediğim için kızmıştı. Ne yazabilirim ki?

 

Bir ay oldu olmadı Taksim’den dönerken o istasyona, gece 00.30 seferinde yolum düştü. Taksim’den Kabataş yönlü fünikülere bindim. Kabataş’a varınca açılan kapının karşısında kartımı bıraktığım güvenlik personelinin beni beklediğini gördüm. Cevap yazmadığım gelen şüpheli e-postaları da dikkate aldığımda ters bir şey olmasından çekindim. Fünikülere bindiğimi kameradan görmüş, vagondan çıkınca yüzüme sinsice gülüp “Yine haber peşinde misiniz?” diye sordu. Ben de gülümsedim. Devamında bana “Haftaya seferler yirmi dört saat kesintisiz olacak, belki gecelerin daha geç saatlerinde daha ilginç şeyler olabilir ve sizin için iyi bir haber değeri taşıyabilir, eğer böyle bir durum olursa size mutlaka kartınızdan ulaşırım” dedi. “Memnun olurum” deyip istasyondan iskeleye doğru yürüdüm.

 

KARİHA DÜŞÜNCE SANATI

karihayayinlari.tumblr.com/karihadestek

Akdamar Adası ve Kilisesi

 

Akdamar Adasındaki Surp Haç Kilisesi veya Kutsal Haç Katedrali, Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiş. Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Ortaçağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiş. Aktamar Kilisesi'nin 1951'de hükümet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in müdahalesiyle durdurulmuş. Onyıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiş....

  

Akdamar fotoğraflarım

Van fotoğraflarım

 

Fotoğrafların Orjinal boyutlarının temini ve kullanımı için Sinan Doğan ile iletişim kurunuz...

 

E Mail: foto.sinandogan@gmail.com

İnstagram Sayfası

"Dilde, fikirde, işte birlik'

 

Türk dünyasının büyük düşünce adamlarından ve reformistlerinden biri olan Gaspıralı İsmail Bey, Kırım Harbi (1853-1856) bütün şiddetiyle devam ederken, Bahçesaray'a iki saat mesafedeki Avcıköy'de dünyaya geldi. Babasının doğduğu köye nisbetle Gaspirinski (Gaspıralı) lâkabını alan İsmail Bey'in çocukluğu, Kırım Türk kültürünün beşiği olan Bahçesaray'da geçmiş ve bu şehir, onun ruhunda, sokakları, camileri, evleri ve özellikle Hansarayıile, silinmez İzler bırakmıştır.

 

GENÇ İSMAİL MOSKOVA'DA

 

Henüz on yaşındayken Akmescit lisesine gönderilen İsmail, orada İki sene kaldıktan sonra Varonej şehrindeki askerî okula nakledilmiştir. Daha sonra Moskova Askerî İdadisi'ne yerleştirilen Gaspıralı'nın bütün bu okulları ruhuna alabildiğine yabancı bulduğunu biliyoruz.

 

O yıllarda Moskova Panislavizm'in merkezidir. Özellikle Türk düşmanlığına dayanan Slav ırkçılığı, Türklüğe ve İslâm'a karşı, acımasız bir taassubu sürekli olarak canlı tutmak için faaliyet gösteriyordu. Rusların bu korkunç düşmanlıkları, Gaspıralı'nın birkaç arkadaşının ruhunda öyle büyük bir derin etki yaratmıştı ki, altıncı sınıfa geçtikleri yıl, o sırada Girit'te asilerle savaşan Türk kardeşlerinin yardımına koşmaya karar verdiler. Bir kayıkla kırk beş gün kürek çektikten sonra Don nehrini geçerek Odesa'ya ulaştılar. İstanbul'a gitmek üzere vapura binmeye çalıştıkları sırada , pasaportları bulunmadığı için yakalanarak Bahçesaray'a gönderildiler.

 

BAHÇESARAY'DA GENÇ BİR MUALLİM

 

Gaspıralı, bu olaydan sonra Moskova'daki okuluna dönmeyecek, Bahçesaray'da Mengligiray tarafından kurulmuş olan Zincirli Medresesi'ne 400 ruble maaşla Rusça muallimliğine tayin edilecektir.

 

Bîr buçuk yıl kadar süren bu görevi sırasında, bol bol okuyarak Rus edebiyatı ve fikir akımları hakkında esaslı bilgiler edinen İsmail Bey, bir yandan da Rus basınını takip ederek politik gelişmeleri ve Rusya'nın içte dışta izlediği politikayı daha İyi kavramaya çalışıyor, ayrıca o sıralarda epeyce yaygınlaşmış bulunan "Batılılaşma" akımının sebepleri üzerinde düşünüyordu. İleride kafasını çok meşgul edecek olan "sosyalizm" hakkında da hayatının bu döneminde epeyce bilgi edinen Gaspıralı, 1869 yılında maaşı 600 rubleye çıkarılarak Yalla'da Dereköy mektebine tayin edilmiş, burada iki yıl kaldıktan sonra, Bahçesaray'a dönerek yeniden Zincirli Medresesi'nde Rusça dersleri vermeye başlamıştır.

 

Gaspıralı, o zamana kadar kafasında teşekkül eden "yenilikçi" fikîrleri ilk olarak Zincirli Medresesi'nde uygulamaya çalışmış, talebelerine, asıl görevi dışında "usul-ü cedid" (yeni metod)'le Türkçe dersleri verdiği gibi, medreselerde uygulanan "skolastik" eğitim tarzını da eleştirmeye başlamıştır. Fakat ne talebeler, ne de Kırım halkı, psikolojik olarak böyle bir; yeniliğe hazırdı. Nitekim ders saatlerini zil çalarak ilan etmeye kalkışması, çan sesinden haklı olarak nefret eden talebelerin büyük tepkisine yol açmıştır, ölümle tehdit edilince, Zincirli Medresesi'nden ayrılmak zorunda kalan İsmail Gaspıralı, bu tecrübesini daha sonra şöyle yorumlayacaktır:

 

"Bizde ilk tedris ve terbiyenin olmadığını mektepte, dinî mekteplerimizin korkunç geriliğini ise daha sonra Zincirli'de tamamıyla öğrendim ve bunun için daha bu devirlerde her şeyden önce bu esasların ıslah edilmesi gerektiğine inandım."

 

İSMAİL, PARİS'TE...

 

Türkiye'ye gitmek, ilk macerasından sonra, İsmail Bey'in içinde hiç sönmeyen bir arzu haline gelmiştir. Bunun için 1871'de İstanbul'a gelerek zabit olmayı istemişse de, tahsili yarıda kaldığı için bunun mümkün olamayacağını düşünerek tahsilini tamamlamak ve Fransızca'yı esaslı bir şekilde öğrenmek üzere Paris'e gitmiştir (1872). Yalta'dan hareket ettiği sırada, cebinde sadece 200 ruble vardır.

 

Gaspıralı, 1874 sonlarına kadar Paris'te kalmış, hatta o yıllarda orada bulunan ünlü Rus romancısı Turgeniyef'in takdirini kazanarak sekreterliğini yapmıştır. Gaspıralı'yı, Paris'te, bizim Jön Türklerin aksine, hayatım çalışarak kazanan, körü körüne hayranlığa kapılmaksızın Batı medeniyetini anlamak için bütün tecessüsünü seferber eden genç bir adam olarak görüyoruz.

 

İsmail Bey, Avrupa izlenimlerini daha sonra "Avrupa Medeniyetine Bir Nazar-ı Muvazene" adıyla 1302 (1886/87)'de İstanbul'da, Ebuzziya Matbaası'nda basılan küçük risalesinde anlatacaktır. 1977 yılında Prof.Dr. Mehmet Kaplan tarafından sadeleştirilerek Türk Kültürü (Ekim 1977) dergisinde yayınlanan bu risalesinden, Gaspıralı'nın Batımedeniyetini gerçekten çok iyi tanıdığı ve bütün çelişkilerini gördüğü anlaşılmaktadır.

 

SERVET DAĞILIMINDA EŞİTSİZLİK

 

Gaspıralı'ya göre, büyük teknolojik gelişmelere rağmen, Batı'da servet dağılımında büyük bir eşitsizlik vardır; küçük bir azınlık servet ve refah içinde yüzerken, büyük çoğunluk sefalet içinde sürünmektedir. Halbuki hakiki medeniyetin ölçüsü, İslam'ın da temel esprisi olan "hakkaniyettir. Bu bakımdan Batı medeniyetini insanlığın ulaşabileceği tek zirve olarak görmek yanlıştır; "Eğer insanlığın görüp göreceği son yaşayış tarzı ve son medeniyet bu ise, insanlar çok talihsiz imişler."

 

Batı'da servet dağılımındaki bu eşitsizliğin sosyalistlerin işine yaradığını söyleyen Gaspıralı, "İlerleme yoluna girmiş İslâm ülkeleri ve kavimleri geleceklerini hangi örneğe uyduracaklar? Avrupa'nın peşinden giderek sonra da sosyalizm belalarına uğrayacak isek yazık gayret ve, emeğimize! Okuya okuya 'sivilize' olup Frenkler gibi olacağız diyorsak ve mukaddes bir hayat gayesi edine-meyeceksek yazık bizlere!" diyor ve insanların birbirleriyle münasebetlerinde, John Stuart Mill'in sistemleş-tirdiği "ütilitarizm"den, yani fayda-: cıhktan önce gözetilecek şeyin "hakkaniyet" olduğunu ifade ediyor.

 

BAHÇESARAY BELEDİYE BAŞKANLIĞI

 

Gaspıralı, Paris'ten kendi memleketine değil, artık Türk zabiti olabileceğini ümit ederek İstanbul'a gelrniş, fakat çaldığı bütün kapılar yüzüne kapanmıştır. İşin acıklı tarafı, bir dilekçeyle müracaat ettiği Sadrazam Mahmud Nedim Paşa, bu müracaat hakkında Rus sefiri İgnatief'in fikrini almaya kalkışacaktır.

 

Yaklaşık bir yıl, Ceride-i Askeriyye'de mütercim olarak çalışan amcası Halil Efendi'nin yanında da kalan İsmail Bey, bu arada basını takip ederek Osmanlı devletinin ekonomik, politik ve sosyal yapısı hakkında sağlam fikirler edinmiştir. Ulaştığı en önemli kanaat ise, Türkiye'de servetin ticaret hayatını ellerinde tutan azınlıklarda biriktiği, Türklerde ise memur olma hastalığının iflah olmaz bir hale geldiği idi.

 

İsmail Bey'in yazarlık hayatı, İstanbul'da bulunduğu sıralarda başladı. Buradan gönderdiği yan gerçek, yarı hayalî mektuplar, Moskova ve Petesburg'da çıkan Rus gazetelerinde yayınlanıyordu. Zabitlik hayalinin gerçekleşemeyeceğini anlayınca, 1875 kışında Kırım'a dönen Gaspıralı, 1878'de Bahçesaray belediye başkanlığına seçilinceye kadar başka hiç bir işle uğraşmadı, sadece okudu ve milletinin hayatını inceledi.

 

Gaspıralı İsmail Bey, 1878 yılında Bahçesaray belediye başkanlığına seçildi; bu görev sayesinde düşündüğü bazı yenilikleri gerçekleştirebileceğini zannediyordu, ne var ki önüne yine bazı engeller çıktı. Şehir sokaklarına fenerler koydurmak ve bir hastahane açmak teşebbüsü, belediye meclisi üyeleri tarafından şehrin kasasını boşaltacağı gerekçesiyle reddedilmiş, yaşlılara okuma yazma öğretmek için başladığı gece dersleri, kömür masrafı olarak istenen cüz'î paranın verilmemesi yüzünden sonuçsuz kalmıştı.

 

Belediye başkanı olarak görevlerini -bütün imkânsızlıklara rağmen-yerine getirmeye çalışırken, aslı misyonunu da hiç unutmayan Gaspıralı, 1879 yılında, bir gazete çıkarmak için Rus hükümetine müracaat ettiyse de, bu müracaatı reddedildi. Fakat o, mutlaka yayın yoluyla milletine hizmet etmek istiyordu. 1881 yılında, "Genç Molla" müstear adı ile, ileride kitap olarak da yayınlanacak olan "Russkoe Musulmanstovo" (Rusya Müslümanları) başlıklı makalelerini yazarak Akmescit'te çıkan "Tavrida" gazetesinde yayınlandı.

 

"RUSYA MÜSLAMANLARI"

 

Gaspıralı'nın, sansürden geçmesi için çok ihtiyatlı ve çok zekice bir üslupla yazdığı bu makalelerinde, Rusya müslümanları açısından önemli tezler ileri sürülmüştür. Söz konusu makalelerde güdülen asıl gaye, Rusları ürkütmeden, Ruslaştırma siyasetinin netice vermesinin mümkün olmadığını göstermek ve Rusya müslümanlarını -bazı tehlikeli gelişmelere dikkat çekerek- total bir modernizasyona davet etmektir.

 

İsmail Bey, Rusya'nın dünyanın en büyük müslüman ülkesi olma yoluna girdiğini, bunun aynı zamanda bir hıristiyan ülkesi olmasına aykırı bir durum teşkil etmediğini söylüyordu. Öyleyse Rusya, müslümanları sadece vergi veren bir kitle olarak görmemeli, onlara Ruslarla eşit bir hukukî statü tanınmalıydı. Halbuki o zamana kadar uygulanan politikalar, özellikle Ruslaştırma politikası, müslümanları Ruslardan uzaklaştırmaktan ve cehalet karanlığına gömmekten başka bir işe yaramamıştı. Bu politikanın olumsuz sonuçlarından biri de, müslüman halkı perişan eden tehlikeli muhaceretlere sebep olmasıydı.

 

Ruslarla müslümanlarm kaynaşa-bilmeleri için bazı çareler de gösteren Gaspıralı, Rusya müslümanlarının herhangi bir müslüman milletten daha fazla medenileşmeleri gerektiğini söylüyor. "Biz istidatlı bir milletiz." diyordu, "Bize yalnız medeniyeti kendi dilimizde öğrenme imkânını veriniz. Siz büyük biraderler, bize aydınlık veriniz! Mektepte Rus dili Ukraynalıların bile işine yaramadığı halde, Tatarların işine nasıl yarar? Rus dili, mektep vasıtasıyla değil, hayat şartlarının değişmesi, demiryollarının ve iktisadî hayatın gelişmesi nisbetinde kendiliğinden intişar eder. Müslümanlar arasında zararlı unsur, onların aralarında yetişmeye başlayan ve her nevi idealden mahrum kozmopolit züppelerdir. Bunlar ne İslamlar, ne de Rusya için faydalı olabileceklerdir!"

 

FEDERATİF SİSTEM TEKLİFİ

 

"Rusya Müslümanları'nda, Gaspıralı'nın Ruslara teklif ettiği, federatif bir devlet yapısının oluşturulmasıdır. Müslüman Türk kavimlerini Ruslaştırmak mümkün olmadığına göre en doğru yol, bu milletlere hak, adalet, ilim ve hürriyet vermektir. Sağlanacak eşit haklar, Rusya'ya birlik getirecek, o zaman Rusya'nın meseleleriyle "Gayrırus" lar da, en az Ruslar kadar ilgileneceklerdir. Bu hususta Amerika ve İsviçre'yi örnek gösteren Gaspıralı, Rusya Türkleri'nin kimliklerini korumalarında İslâm'ın önemini ve mağlup edilemezliğini özellikle vurgulayarak, milletlerin eşitliği esasına dayanan federatif bir devlet yapısının tek çıkar yol olduğunu söylemektedir.

 

İsmail Gaspıralı'nın fikirlerinin hemen tamamı, nüve olarak "Rusya Müslümanlan"nda bulunmaktadır. Kırım dışındaki müslüman Türk aydınları üzerinde de derin etkiler bırakan bu fikirler, daha önce de ifade ettiğimiz gibi, gerçekten çok dikkatli ve ihtiyatlı bir üslupla ifade edilmişti.

 

EVLİLİĞİ

 

Gaspıralı, izin alamamasına rağmen, gazete çıkarma fikrinden asla vazgeçmemiştir. Bunun için, zemin yoklamak amacıyla, 1881 yılından başlayarak "Tonguç", "Ay", "Güneş", "Yıldız", "Mir'at-i Cedid" gibi çeşitli adlarla küçük risaleler yayınlamaya başladı. Ne var ki, Rus sansürü, bu risalelerin yayınını, adlan başka olsa da gazete hüviyeti taşıdıkları gerekçesiyle çok geçmeden yasaklayacaktır.

 

Bu faaliyetleri devam ederken, ismail Bey, bir de romantik bir aşk macerası yaşamıştır. 1882 yılında, Kazan eşrafından zengin bir işadamı olan İsfendiyar Bey'in kızı Zühre Hanım, amcası İbrahim Bey'le birlikte ciğerlerinden rahatsız olduğu için tedavi maksadıyla Kırım'a gelir. Rusça bilen ve kültürlü bir genç kız olan Zühre Hanım, yazılarını okuduğu İsmail Bey'e karşı büyük bir saygı ve sevgi duymaktadır. Birlikte Bahçesaray'ın tarihî yerlerini gezerken iki genç arasında sağlam bir aşk duygusu uyanır. Gaspıralı İsmail Bey, 1887'de Dereköy'-de evlenmiş, fakat eşinin kültür seviyesi kendisini anlayabilmekten çok uzak olduğu için, bu evlilik ancak bir yıl kadar devam edebilmiştir.

 

İsmail Bey'in daha sonra Yalta'ya giden misafirlerini orada da ziyaret ettiğini, Zühre Hanım'a fikirlerinden ve ideallerinden bahsettiği gibi, duygularını da açtığını biliyoruz. Aynı yılın sonlarına doğru, İsmail Bey, Simbir vilayetine giderek İsfendiyar Bey'i malikanesinde ziyaret edecek, kızını isteyince, gururlu bir aristokrat olan bu zengin fabrikatör tarafından kovulacaktır. Fakat iki genç de her şeyi göze almışlardır. Aralarında anlaşırlar ve İsmail Bey, bir gece yarısı Zühre Hanım'ı kızakla kaçırır. Gizlice nikâhlarını kıydırdıktan sonra Bahcesaray'a dönerler.

 

Hayatının sonuna kadar İsmail Bey'in ideallerinde en büyük destekçisi olan ve ona dört çocuk -veren Zühre Hanım, kocası, "Tercüman'ı çıkarmaya karar verdiği zaman, hiç tereddüt etmeden bütün altınlarını ve mücevherlerini ortaya koymuştur.

 

"TERCÜMAN"

 

Gaspıralı, bir gazete çıkarabilmek için tam dört yıl mücadele verdi, defalarca Petesburg'a giderek müracaatlarda bulundu ve nihayet 1883 yılında, Türkçe kısmı aynen Rusçaya da tercüme edilmek şartıyla "Tercüman-ı Ahval-i Zaman"ı yayınlama iznini kopardı. Adını Şfnasi'nin İstaNbul'da çıkardığı "Tercütman-ı Ahval"dan alan bu gazetenin Rusça adı da "Perevotcik" olacaktı. Zühre Hanım'ın ziynet eşyalarını ve annesinden kalan kıymetli elbiseleri satarak elde ettiği paraya, 300 ruble kadar abone parasını da ilave ederek eski bir makine ve bir miktar hurufat alan Gaspıralı, ilk nüshayı 10 Nisan 1883'te çıkardı.

 

Böylece "bahar güneşiyle dünya dirilip çiçeklendiği günlerde, uzun yıllardan beri karlı kefenlerle örtülüp ölü gibi uyuklayan şimal Türklerinin ilk beyaz bahar çiçeği" açılmış oldu. Olayın asıl anlamlı tarafı, 1883'ün Kırım'ın Ruslar tarafından işgalinin yüzüncü yılı olmasıydı. Rus basınında ateşli yazılarla bu yıldönümü kutlanıyor, cilt cilt kitaplar yayınlanıyor, Rusya'da adeta bayram yaşanıyordu. Çünkü yüz yıl önce, General Potemkin komutasındaki Rus ordusu, 30 bin Kırım Türkünün cesedini çiğneyerek bu güzel Türk ülkesine girmiş, Karasu ve Bahcesaray'ı yakıp yıkmış, yağ-malamıştı. Ve büyük acılar, büyük göçler o tarihte başlamıştı.

 

Ama artık "Tercüman" bu acıların tercümanı, bu mazlum milletin sesi olacaktı.

 

Türcüman,Rusya'da çıkan ilk Türk gazetesi değildi, ama yaygınlığı ve oynadığı rol bakımından en önemlisiydi. 1903 yılına kadar haftalık, 1903-1912 arasında haftada bazan iki, bazan üç defa, Eylül 1912'den sonra da günlük olarak tam 33 yıl yaşadı ve 1916 yılında kapandı.

 

"DİLDE, FİKİRDE, İŞTE BİRLİK"

 

Küçük boyda dört sayfa olarak çıkmaya başlayan Tercüman -ki yazıların Rusça tercümeleri de hesaba katıldığında iki sayfaya inmektedir-çok geçmeden, devrin şartlarına ve okur yazarlık oranına göre çok yüksek sayılabilecek tirajlara ulaşmıştır. Kafkasya, Kazan, Sibirya, Türkistan, Çin, hatta İran ve Mısır'da satılan Tercüman'ın büyük başarısı, Gaspıralı'nın sadece Rusya Türklerinin değil, bütün müslümanların meseleriyle yakında ilgilenmesinin yanısıra, "dil birliği" politikasının bir sonucudur.

 

Gaspıralı'nın, bütün müslüman Türkler tarafından kullanıbilecek bir yazı dili ortaya koymak için gösterdiği büyük gayret, Rusya Türk-14 leri arasında kabile duygusunun ne kadar güçlü olduğu düşünülecek olursa, olağanüstü bir cesaret istiyordu. Nitekim Gaspıralı'nın faaliyetleri, büyük başarısının yanısıra, küçümsenemeyecek bir muhalefetle de karşılaşmıştır. Kazan Tatar şairi Abdullah Tukay, Gaspıralı'nın ısrarla savunduğu ortak edebî dil hakkında şöyle diyordu: "Biz Tatardık ve öyle kaldık. Türkler İstanbul'dadır, biz ise buradayız."

 

Gaspıralı, aslında sadece dilde değil, Türk kültürünün bütün alanlarında topyekûn bir reform fikriyle ortaya çıkmıştır. Bu reformun temel prensibi ise, Tercüman gazetesinde, ismin hemen altında yer alan "Dilde, fikirde, işte birlik"ti. Bu sloganla veciz bir şekilde özetlenen programın ana esasları kısaca şunlardı: Mektepleri Avrupai metodlarla ıslah etmek; bütün Türk dünyası için müşterek bir yazı dili oluşturmak: kadınlara hürriyet: eğitim ve öğretim işlerinin yürütülebilmesi için hayır cemiyetlerinin kurulması.

 

NASIL BİR DİL?

 

Gaspıralı, dilde birlik" idealinin gerçekleşmesi için de, Türkçe'den mümkün olduğu kadar yabancı kelime ve kaideleri çıkarmayı ve her şiveden pek kaba olmayan mahallî kelimeleri Osmanlı-Türk tasrifine uydurarak kullanmayı öngörüyordu. Gerçekte nihaî hedefi temiz İstanbul Türkçesi'ydi. Sonunda öyle bir dil kurulmalıydı ki, Mehmed Emin'e yazdığı mektupta da söylediği gibi, Türkistan steplerindeki Türk deve-cileriyle Dersaadet'teki kayıkçılar ve hamallar bile rahatça anlayabilsin.

 

Düşüncelerini sonuna kadar, ısrarla savunan Gaspıralı, Tercüman'ı Türk-İslâm dünyasının hemen her yerinde okunan bir gazete haline getirmeyi başarmıştır. Bu, hiç de küçümsenecek bir başarı değildi. 1905 bunalımından sonra Kazan'da, Kafkasya'da, Türkistan'da ve Kırım 'da yayınlanan 35'ten fazla gazete ve dergide, çok sayıda hikâye ve romanda "Gaspıralı dili" kullanılmıştır.

 

Tercüman'ın İstanbul'da da genellikle 5 bin adet satıldığı zaman zaman bu sayının 10-15 bine ulaştığı biliniyor. Ne var ki, bu inanılmaz başarı, Birinci Dünya Savaşı ve Rus İhtilali'yle birlikte kesintiye uğrayacaktır. Türkiye dışındaki Türk topluluklarının, ihtilalden sonra dil ve kültür alanında maruz kaldıkları ağır baskılar, Gaspıralı'nın "ortak yazı dili" idealini, artık bir ütopya haline getirmiştir.

 

KAYTMAZAĞA MAHALLESİNDE BİR MEKTEP

 

Gaspıralı İsmail Bey, dil meselesinin çözümünü, diğer sosyal alanlardaki gelişmelerin ön şartı olarak görüyordu. Ona göre, dilin çağdaş gelişmelere adaptasyonu gerçekleşmeden, toplumun modern ihtiyaçlarını karşılamak mümkün değildir. Türkçe konuşan dünyanın kaderi, az bir eğitimle herkes için geçerli olacak bir haberleşme aracının, yani ortak dilin tesisine bağlıydı. Bu ise sağlam bir eğitimle mümkündü. Haziran 1895'te Tercüman'da yayınladığı "Şark Meselesi" başlıklı makalesinde, Gaspıralı, şunları yazmıştı;

 

"Serlevhaya bakıp Gladiston'luk, ya Bismark'lık iddiasında bulunduğum zannedilmesin. İndimde Şark meselesi, maarif meselesi demektir. Moğol akıntısından ve yıkıntısından sonra hemen ta bu zamana kadar âlem-i İslâm'ın gayretten, gözden, kulaktan düşüp, koca gülbahçe miskinhane harabesine çevrilip asırlarca terakkiden bî-behre kaldığı, büyük ulema zuhur etmediği tüccarlar yol bulamadığı, kâşif ve naşirlerin namları dahi unutulduğu nedendir? Maarifsizlikten..."

 

1881 yılı itibariyle Rusya Türklerinin 16 bin kadar mahalle mektebi bulunduğunu, bu mekteplerde yarım milyona yakın Türk çocuğu ömürlerinden beşer yıl çürüttükleri halde, Türkçe beş satır bile okuyup yazma öğrenemediklerini söyleyen Gaspıralı, eğitimde köklü bir refoma gidilmesinin şart olduğunu söylüyordu. Yahya Kemal de, hatıralarında, aşağı yukarı aynı yıllarda mahalle mektebine üç yıl gittiği halde elifba'yı sökemediğini, daha sonra gönderildiği yeni usuldeki Mekteb-i Edeb'de ise, bu iş için üç beş günün yettiğini anlatır. Kısacası, Gas-pıralf hin şikâyet ettiği durum, sadece Rusya Türkleri için değil, Osmanlı ülkesi için de sözkonusudur.

 

Bu konuda Tercüman'da sürekli yayın yaparak "Usul-ü cedid", yahut "usûl-ü savtiye" (fonetik me-tod) dediği yeni metodu savunan Gaspıralı, 1884 yılında, Bahçesa-ray'ın Kaytmazağa mahallesinde ilk "usul-ü cedid" okulunun açılmasına önayak oldu. Bu okulda kendisinin yazdığı "Hûce-i Sıbyân" adlı okuma kitabı okutulacaktı. "Usul-ü savtiye", harfleri değil, sesleri öğretmek esasına dayanıyordu.

 

Ne var ki, "Kadimci"ler, yani eski metodu savunanlar, bu hususta Gaspıralı'ya şiddetle karşı koydular. Onların etkisiyle halk da, İsmail Bey'in Kaytmazağa mahallesinde açtığı okula karşı cephe almıştı.

 

Aradan 45 gün geçti: Gaspıralı ve arkadaşları, elde ettikleri sonucu göstermek üzere Bahçesaray'ın ileri gelenlerini okula davet ettiler. Daveti kabul eden çok az sayıdaki misafir, öğrencilerin 45 günde, her gün sadece dörder saat çalışarak okuyup yazma öğrendiklerini görünce gözyaşlarını tutamadılar.

 

Bu olaydan sonra, Gaspıralı'nın itibarı epeyce yükselmişse de, Ka-dimciler, "çabuk öğrenilen ilim çabuk unutulur" gibi gerekçelerle, saldırılarını arttırarak devam ettirdiler. Bunun üzerine, Bahçesaray pazarındaki bir kahvehanede bir akşam mektebi açarak yirmi kadar hamal ve bakkal çırağını davet eden Gaspıralı, 40 akşam bizzat ders vererek hepsine okuma yazma öğretmiştir.

 

USUL-Ü CEDİD YAYILIYOR

 

Bu arada Tercüman'da sürekli olarak "Usul-ü cedid"le ilgili makaleler yazan Gaspıralı, görüşlerini bütün Rusya Türklerine kabul ettirmek azmindedir. Bunun için her yıl, Rusya'nın her tarafından müslüman tüccarların geldiği Nijninovgorot sergisine giderek "Usul-ü cedid"in propagandasını yapmaktadır. 1887 yılında Bahcesaray Numune Mektebi muallimi Bekir Efendi'yi Rezan vilayeti Ankerman beldesine göndermiş ve ikinci numune mektebinin orada açılmasını sağlamıştır. Tam-bof ve Penza vilayetlerinde fonetik metodu öğretme görevi de Bekir Efendi'ye verilir.

 

Bu çalışmaların semeresi kısa zamanda alınışı çeşitli bölgelerden 80 kadar molla ve softa Bahcesaray'a gelerek "Usul-ü cedid"i öğrenip memleketlerine dönerler. Böylece beş altı yıl içinde, Rusya'nın hemen her vilayetinde ikişer üçer mektep ıslah edilir. 1893'te Semerkant'a giden Gaspıralı, orada da bir "numune mektebi"nin açılmasını sağlamış, bu okul üç ay sonra hükümet tarafından kapatılmışsa da, fonetik metodun başarısını açıkça gösterdiği için, Orta Asya'da da peşpeşe "Usul-ü cedid" okulları açılmaya başlamıştır. 1904'te gelindiğinde, Rusya'daki bu okulların sayısı aşağı yukarı 5 bindir. Gaspıralı İsmail Bey'in inanılmaz mücadele azminin ve takipçiliğinin bir sonucudur bu.

 

"Usul-ü cedid", kısaca özetlemek gerekirse, şudur: İlkokulun medreseden ayrılması ve öğretmenlerinin bulunması, öğretmene sadaka değil maaş verilmesi, fonetik metod (usul-ü savtiye) uygulanarak öğretilecek okumanın yanısıra yazı öğretimine de önem verilmesi, kız çocuktan için ayrı okullar açılması, öğretimin, her yaşa göre ders kitapları hazırlamak bir program dahilinde yapılması.

 

MÜSLÜMAN İTTİFAKI

 

Gaspıralı İsmail Bey'in 1905 İhtilali'nden sonra Rusya Müslümanlarının ittifakı gayesiyle toplanan üç kongrede de önemli roller oynadığını, eğitim meselesinin ağırlıklı olarak ele alındığı III. Kongre'de "dil birliği" ile ilgili görüşlerini bütün Rusya Müslümanlarına resmen kabul ettirdiğini görüyoruz (1906).

 

"Usul-ü cedid" hareketinin başarısı ve Ekim Manifestosu 'ndan sonra müslümanların kazandığı hürriyet, öte yandan "Müslüman İttifakı" için yapılan kongreler Gaspıralı'nın cesaretini arttırmıştır. Gerçekte, yaptığı bütün faaliyetler, onun Türk birliğinin daha ileri bir merhalesi olarak İslâm birliğini hedeflediğini, fikrî yapısının Türkçü olduğu kadar, İslamcı bir nitelik de taşıdığını göstermektedir. Nitekim 1907'de, Kahire'de bir "İslâm Kongresi" toplayabilmek için büyük gayret sarf etmiştir. 1910'da ise Hindistan'a gider ve Bombay'daki "Encümen-i İslamiye"nin toplantılarına katılarak görüşlerini anlatır, hatta bir "Usul-ü cedid" okulu açmayı başarır. Aslında Hindistan seyahatinin gayesi de, "Usul-ü cedid" okulu açmaktan ziyade İslam dünyasını harekete geçirmektir.

 

Meşrutiyet'in ilanından sonra İstanbul'a gelmiş ve büyük bir heyecanla karşılanmıştır (1909). Türkiye Türklüğüne büyük bir ilgi duyan Gaspıralı, Kırım'da da Rus basınına karşı Türkiye'yi savunmaktan, aleyhteki yazılara cevap vermekten asla çekinmemişti. Birinci Dünya Savaşı arifesinde İstanbul'a tekrar gelerek Türkiye'yi savaşa girmemesi hususunda uyarmaya çalışan Gaspıralı, Türk dünyasının yetiştirdiği nadir zekalardan biriydi, büyük bir mücadele adamı ve gerçekten inanmış bir idealistti.

 

Gaspıralı İsmail Bey, 11 Eylül 1914 Cuma günü Bahcesaray'da vefat etti. Ertesi gün muhteşem bir cenaze töreniyle, Mengligiray Han türbesi civarında toprağa verilen büyük idealistin ölümü, bütün İslâm dünyasında çok büyük bir teessür uyandırdı.

Ciğer otu, Lumgenkraut, Pulmonaria officinalis

Akciğer otu

Benekli ot

Şifalı Ciğer otu

 

Familyası: Hodangillerden, Borretschgewaechse, Boraginaceae

 

Drugları: Ciğerotu: Pulmoniariae herba

Ciğerotunun kökleri hariç tamamı çay ve natürel ilaç yapımında kul¬lanılır.

 

Giriş: Ciğerotu hodangillerin alt grubu olan pulmonariagillerden olup bu gruba 15 bitki dahildir ve bunlardan Şifalı Ciğerotu: Pulmonaria officinalis en yaygın olarak yetişen ve en çok kullanılan türdür. Bunun haricinde Yumuşak Ciğerotu: Pulmonaria mollissima ve Esmer Ciğerotu: Pulmonaria obscura, nadiren de olsa kullanılır. Pulmo kelimesi akciğer anlamına gelir ve officinalis şifalı anlamına gelir. Bundan da bitkinin akciğer rahatsızlıklarına karşı kullanıldığı anlaşılır. Türkçe’de Ciğerotu diye anılan bitki Almanca da akciğer otu anlamına gelen ‘’Lungen¬kraut’ kelimesi ile anılır. Ciğerotu Avrupa ve Asya’nın ılıman bölgelerinde yetişir ve batı Avrupa’dan doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir alana yayılmıştır. Ciğerotu eskiden, çok eskiden akciğer rahatsızlıklarına özel¬likle de vereme karşı kullanılmıştır. Bazı Türk yazarları Ciğerotu diye 30-60 cm boyunda bir bitkiden bahsetmektedirler ki bu şifalı Ciğerotu değil Yumuşak Ciğer otudur. Hakiki Ciğer otunun boyu sadece 10-20 cm boyundadır.

 

Botanik: Ciğerotu 10-20 cm boyunda üzeri tüylü, yuvarlak şekilde ve açık yeşil renkte olup dikine yükselir. Roset yaprakların baş kısmı kalp, ortası yumurta ve uca doğru üçgen veya mızrak şeklindedir. Yaprakların üzeri beyazımsı beneklerle donanmış olup kenarları bütün uzunca bir sap üzerinde 10-20 cm uzunluğunda 8-15 cm açık yeşil ve alt yüzeyi mavimsi yeşil renklidir. Gövde yaprakları mızrak veya yumurta şeklinde uca doğru sivrice, 3-6 cm uzunluğunda, 2-4 cm eninde kenarları dalgalı ve bütün olup, gövdeye oturmuş haldedir. Kökleri ince çatallıdır Çiçek¬lerin taç yaprakları çan şeklinde uç kısmı beş loplu, lopları yarım küre şeklinde ve gerisi birleşiktir. Taç yaprakların gerisi vazo şeklinde olup kupa yapraklar tarafından sarılmıştır. Çiçekleri açıldığında kırmızı, kan kırmızısı veya vişneçürüğü renkte olup arılar veya böcekler tarafından ziyaret edildikten sonra döllenir ve rengi değişerek mor, mavi veya laci¬vertimsi bir renk alır. Son yapılan araştırmalarda kırmızı renkli çiçekler UV-Işınları yayar ve arıların ziyareti sırasında döllenen çiçekler bu ışınlarını kaybeder. Ayrıca döllenmeden önce çiçeksuyu asitli bir değerde iken mavi olunca alkalik (bazik) olur. Arılar veya böcekler insanlar gibi görmezler ve onlar çiçeklerin yaydığı UV-Işınlarına doğru giderler, döl¬lenen çiçekler bu ışını kaybettiğinden arılar ve böcekler tarafından ziya¬ret edilmezler.

 

Yetiştirilmesi: Yetiştirilmesi oldukça kolay olup bahçe veya tarlaların gölgelik ve nemli yerlerine bir kök veya bir kaç tohum ekildiğinde bitki orada yayılır ve özel bakıma ihtiyaç duymaz.

 

Hasat zamanı: Ciğer otunun kökleri hariç tamamı Nisan’dan Temmuz’a kadar toplanarak gölgede, havalı bir yerde kurutulur, ince ince kıyıldıktan sonra porselen kaplarda muhafaza edilir. Malesef şifalı bitkiler topla¬ma, kurutma, paketleme ve depolama işlemleri sırasında çok yanlışlar yapılmaktadır. Bitkinin şifalı kısmı yaprak veya çiçekleri ise asla Güneş altında kurutulmaz ve mutlaka gölgede kurutulmalıdır. Ayrıca örneğin bitki 5 günde kurudu ise, 2 gün daha kurumada bırakmak mahzurludur, çünkü birleşimindeki eterik yağları kaybettiğinden kalitesi düşer. Sadece bitki kökleri Güneş’te kurutulur ve kurur kurumaz hemen paketlenip depolanması gerekir. Şifalı bitkilerin Aktarlar’da açıkta satılması kalitesini kısa sürede düşürür ve etkisini oldukca azaltır.

 

Birleşimi: Ciğer otunun birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;

a) Silisik asit %3-4 oranında olup daha da yükselir. Ayrıca demir, fosfor, Mangan, ve Bakır’da içerir ve toplam mineral olarak %8-10 oranında olduğu tahmin edilmektedir.

b) Tanin türevleri %4-6 oranında olup en önemlileri Catechin ve Gallotanin’dir.

c) Azotlu bileşikler içerir ve en önemlisi %0,8-1,2 ile Allantoin’dir.

d) Flavonitler %0,2-0,7 arasında olup en önemlileri; Kofurolglikozit (Kampferol glikozit) ve Quercetinglikozitler ve türevlerini içerir.

e) Organik asitlerden; Ascorbinasit (C-vitamini), Chlorogenasit ve Rosmorinasit içerir.

f) Karbonhidratlardan; Fruktanlar ve musilaj polisakkaritler içerir.

 

Tesir şekli: Balgam söktürücü, göğsü yumuşatıcı, mukoza (sümüksü iç deri) koruyucu,damarları büzücü, yaraları iyileştirici, ishali önleyici ve idrarı arttırıcı özelliklere sahiptir.

 

Kullanılması:

a) Üniversite kliniklerinde tedavi denemeleri yapılmamıştır, bu nedenle Ciğerotu 2. sınıf bir şifalı bitkidir. Bu alanda Üniversite kliniklerince tedavi denemeleri yapılmış ve etkisi ispatlanmış A. Itır kökü, sinirli ot, kekik veya gökçek iksiri daha etkilidir.

b) Komisyon E’nin 193 nolu ve 15.10.1987 tarihli monografi bildirisine gö-re ciğerotu mide-bağırsak-, nefes yolları-, ve idrar yolları hastalıklarına karşı ve de haricen yaraları iyileştirmek için kullanılır.

c) Halk arasında: Verem, öksürük, ses kısılması, akciğer üşütmesi, bron-şit ve balgam gibi nefes yolları rahatsızlıkları ishale ve de mesane üşütmesine karşı kullanılır. Ayrıca haricen yaraları iyileştirmek için lapası veya kompresi yaralara sürülür.

 

Açıklama: Ciğerotunun birleşimindeki silisik asit nefes yolları rahatsız-lıklarına, tanin mide-bağırsak rahatsızlıklarına ve allantoin ise yaralara karşı etkili olduğu bilinmektedir. Birleşimindeki silisik asit başta verem olmak üzere diğer nefes yolları rahatsızlıklarına, taninler mide-bağırsak rahatsızlıklarına ve allantoin yaraları iyileştirmek için kullanılır. Bu üç farklı yöndeki etki ile bu bitki kendi başına harikalar yaratır. Kışın soğuk aylarda üşüme, grip, bronşit ve akciğer üşütmesi gibi rahatsızlıklar kişiye musallat olur. İşte böyle bir anda daha karlar erimeye başlar başlamaz ciğerotu Mart’ta ortaya çıkar ve hastalara şifa dağıtmaya başlar.

 

Çay: İki kahve kaşığı (3-5gram) ince kıyılmış ciğerotu demliğe konur ve üzerine 300-500 kaynar su ilave edilerek 5-10 dakika demlenmeye bırakıldıktan sonra süzülerek içilir.

 

Çay Harmanları

 

Gökçek Öksürük çayı;

>20 gr Sinirli ot

>20 gr Keklik otu

>20 gr Ciğer otu

>10 gr Meyan kökü

>10 gr Hatmi kökü

>10 gr Adaçayı yaprağı

>10 gr Rezene tohumu

 

Gökçek Boğmaca çayı;

>30 gr Keklik otu

>30 gr Ciğer otu

>10 gr Çuha çiçeği

>10 gr Grindelya otu

>10 gr Güneş gül otu

>10 gr Rezene tohumu

 

Gökçek Balgam söktürücü çayı;

>25 gr Sinirli ot

>25 gr Calba çiçeği

>25 gr Ciğer otu

>15 gr Meyan kökü

>10 gr K.Menekşe kökü

 

Yan tesirleri: Bilinen bir yan tesiri yoktur.

 

B) Dağ Ciğerotu, Berg-Lungen kraut, Pulmonaria mollis

Yaprakları öncekine göre oldukça yeşil mızrak şeklinde, etli ve suda ıslatıldığında kadife gibi yumuşaktır. Çiçekleri aynı yukarıdaki gibi, fakat daha bir aradadır. Birleşimindeki maddeler ve kullanımı hakkında fazla bilgiye sahip değiliz.

 

C) Yumşak Ciğerotu, Weiches Lungenkraut, Pulmonaria molissima

Yukarıdaki dağ ciğerotundan farklı olarak biraz daha büyükçe olup, daha çok ılıman iklimde yetişir. Yaprakları ve çiçekleri aynı şifalı ciğerotu gibi olup kullanılması ve birleşimi hakkında fazla bilgiye sahip değiliz, ama Türkçe bazı kitaplar bu bitkini faydalarından bahsetmekteler, hangi bilgiyle bilemiyorum.

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Fotoğraf Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Sabiha Rüştü Bozcalı Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

Kayseri'nin Akçakaya köyünde doğmuştur. Anadolu'yu manevi fetih için gelen Horasan erenlerinden Şemseddin Musa Kayseri'nin oğludur. Soyu Peygamber Efendimiz (SAV)'e ulaştığı ve 24. kuşaktan torunu olduğu inanılmaktadır. Şeyh Hamid-i Veli ilk tahsilini babası Şemseddin Musa Kayseri'den almıştır. Bilge kişiliği olan Şeyh Hamid-i Veli, ilim alanındaki çalışmalarını Şam, Tebriz ve Erdebil'de sürdürmüştür. Alaaddin Erdebili'den ve Bayezid-i Bistami'nin ruhaniyetinden manevi terbiye almıştır.

 

Dini ve dünyevi ilimlerle ilgili icazet alarak, irşad vazifesi için Anadolu'ya dönmüş Bursa'ya yerleşmiştir. Bursa'da çilehanesinin yanında yaptırdığı ekmek fırınında somun pişirip çarşı pazar dolaşarak "Somunlar Müminler" nidasıyla insanlara ekmek dağıtmıştır. Bu sebeple Şeyh Hamid-i Veli "Somuncu Baba" ve "Ekmekçi Koca" olarak da tanınmıştır. Yıldırım Beyazıd Niğbolu zaferini kazanınca Allah'a şükür nişanesi olarak Bursa Ulu Camiini yaptırmıştır.

 

Ulu Cami’nin açılış hutbesini Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri okumuş, hutbede Fatiha Suresini yedi farklı şekilde yorumlamıştır. Bu olağanüstü hutbeyi dinleyen cemaat Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerine büyük bir teveccüh ve tazim göstermiştir. Manevi kişiliği ve bilgelik yönü ortaya çıkan Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri şöhretten korktuğu için talebeleriyle birlikte Bursa'dan ayrılarak Aksaray'a gelmiştir. Aksaray'da Hacı Bayramı Veliyi dünyaya ve ahirete ait ilimlerde eğiterek yetiştirmiş, irşad vazifesi için Ankara'ya görevlendirmiştir.

 

Şeyh Hamid-i Veli Hazretleri, 1412 (h. 815) tarihinde Darende'de ebedi âleme göç etmiştir. Kabri şerifleri Darende'de , kendi zamanında halvethane olarak kullanılan, misk ü anber kokulu, şimdiki Şeyh Hamid-i Veli Camii içerisinde olup, estetik yapılı cevizden oyma sanduka ile de kaplıdır. Şeyh Hamid-i Veli Hazretlerinin Yusuf Hakiki ve Halil Taybi adında iki oğlu bilinmektedir. Yusuf Hakiki Aksaray'da kalarak burada vefat etmiştir. Diğer oğlu Halil Taybi ise, hacdan döndükten sonra Darende'ye gelerek yerleşmiş ve burada vefat etmiştir. Şeyh Hamid-i Veli hazretlerinin kabri şerifleri Darende 'de Şeyh Hamid-i Veli (Somuncu Baba Camii) içerisindedir

 

Yer: Somuncu Baba - Darende-Malatya-Türkiye

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Fotoğraf Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Fotoğraf Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Ali Saim Ülgen Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

“...bulunulan yer bina değil, oymalı direklere ve sütunlara dayanan kemerli kubbelerle örtülmüş, iç içe sokakları, mescitleri, çeşmeleri, dört yol ağızları, küçük meydanları olan, kesif bir ormana sızan güneş ışığı gibi zayıf, loş bir ışıkla aydınlanan ve büyük bir kalabalığın dolaştığı hakiki bir şehirdir.” Edmondo De Amicis’in 1874 tarihli “İstanbul” eserindeki Kapalıçarşı izlenimlerinden

 

Çeviri: Prof. Dr. Beynun Akyavaş, Kültür Bakanlığı Yayınları, 1981

 

#SALTAraştırma, Fotoğraf Arşivi

 

Repository: SALT Research

 

Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.

Akdamar Adası ve Kilisesi

 

Akdamar Adasındaki Surp Haç Kilisesi veya Kutsal Haç Katedrali, Kudüs'ten İran'a kaçırıldıktan sonra 7. yüzyılda Van yöresine getirildiği rivayet edilen Hakiki Haç'ın bir parçasını barındırmak maksadıyla Kral I. Gagik'in emriyle 915-921 yıllarında Mimar Manuel tarafından inşa edilmiş. Adanın güney doğusuna kurulmuş olan kilise, mimari açıdan Ortaçağ Ermeni sanatının en parlak eserleri arasında. Kızıl andezit taşından inşa edilmiş olan kilisenin dış cephesi, alçak rölyef şeklinde işlenmiş zengin bitki ve hayvan motifleriyle ve Kutsal Kitap'tan alınma sahnelerle bezenmiş. Aktamar Kilisesi'nin 1951'de hükümet emriyle yıkımı kararlaştırılmış, 25 Haziran 1951'de başlatılan yıkım çalışması o dönemde genç bir gazeteci olan ve tesadüfen olaydan haberdar olan Yaşar Kemal'in müdahalesiyle durdurulmuş. Onyıllar boyunca bakımsız olarak kalan kilise 2005-2007 döneminde 1.5 milyon dolar harcanarak restore edilmiş....

  

Akdamar fotoğraflarım

Van fotoğraflarım

 

Fotoğrafların Orjinal boyutlarının temini ve kullanımı için Sinan Doğan ile iletişim kurunuz...

 

E Mail: foto.sinandogan@gmail.com

İnstagram Sayfası

Ardıç, Wacholder, Juniperus communis L.

Bıldırcın Ardıcı Hakiki Ardıç

Kuvvet Ardıcı Şifalı Ardıç

Kudret Ardıcı

 

Familyası: Selvigillerden, Zpressengwâchse, Cupressaceae

 

Drugları: Ardıç kozalağı; Juniperi fructus

Ardıç yağı; Juniperi aetheroleum

Ardıç’ın meyveleri (kozalağı) Eterik yağı (kısaca yağı), çay, tentür ve natürel ilaç yapımında ve de Eterik yağı ise aroma tedavisinde kullanılır.

 

Giriş: Servigillerin bir alt grubu olan Juniperusgillere takriben 60 Ardıç türü dahildir. Ardıçgilleri (Juniperiusgiller) 3 önemli ana gruba ayrılırlar;

1) Oxycedrusgiller, buna örnek Şifalı Ardıç’ı gösterebiliriz. 2) Caryocedrusgiller, buna örnek olarak Juniperuis drupacea’yı gösterebiliriz ve 3) Sabinagiller, buna da örnek olarak Kara ağacı gösterebiliriz. Bunlardan Sabinagillerin çok zehirli olması nedeni ile bu grubu Kara Ardıç bahsinde ayrıca işleyeceğiz. Hakiki Ardıcın ayrıca bir düzine alt türü vardır. İşte bundan en önemlileri;

a) Cüce Ardıç (Türk Ardıcı); J.Comminus ssp.nana Bu tür genellikle Kuzey Anadolu dağlarında yetişir. Birde Alp Cüce Ardıcı; J.C.ssp.Alpina vardır. Bu türde genellikle Alplerde yetişir. Ayrıca İspanya Ardıcı; J.C.ssp.Hemisphaeria, Japon Ardıcı; J.C.ssp.Nipponika, Amerika Ardıcı; J.c:ssp.Despressa ve Çin Ardıcı; J.C.ssp.Communis, Cüce Ardıç; J.C.ssp.Nana ve Katran Ardıcı; J.Oxycedrus Türkiye’de yetişir ve Hakiki Ardıç Trakya Cüce Ardıç Kuzey Anadolu ve Katran Ardıcı Toros’larda yetişir. Ardıç meyveleri çok eskiden beri böbrekleri yıkayıcı olarak ve ödeme karşı kullanılmıştır.

 

Botanik: Ardıç çalı veya ağaç şeklinde tek veya çok gövdeli 3-10 m yük-sekliğinde, geriden piramidimsi üst kısmı ve orta taç görünümündedir. Yaprakları 20 mm uzunluğunda 2 mm genişliğinde ucu sivri iğne gibi veya küt, dalların uç kısmında üçlü ve dörtlü şekilde dizilmiştir. Erkek ve dişi çiçekleri ayrı ayrı ağaçlarda olduğu gibi aynı bitkide de olabilir ve çiçekleri üçlü pul şeklinde çokça yaprakçıktan oluşur. dişi çiçeklerin döllenmesi ile birlikte küçük meyve şeklindeki kozalakları meydana gelir ve bunlar olgunlaştığında siyahımsı kahverengi veya morumsu renkte, 0,5-1 cm çapında küre şeklinde ve genellikle topluca bir arada olur.

 

Yetiştirilmesi: Fidanları veya çeltikleri güneye bakan yönlere ekilir, bü-yüyerek kozalak vermesi yıllar alabilir.

 

Hasat zamanı: Eylül ortalarından Ekim sonlarına kadar Ardıç kozalakları toplanır, toplanması zor olduğundan Ardıç dibine bez serilerek kozalakları dökülür ve dökülen kozalaklar eski iğne yapraklarından ayıklanır ve sonra kurutulur. Kurutulan Ardıç kozalakları özel kaplarda muhafaza edilir. Ardıç kozalaklarının olgunlaşması iki yıl sürer, olgunlaşan siya¬hımsı esmer veya morumsu kozalakların yanında yeşil renkli bir yılık olgunlaşmamış kozalaklarda olabilir, bunlarında ayıklanması gerekir.

 

Birleşimi: Ardıç kozalağının birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;

a) Eterik yağlar %0,5-2,5 arasında olup en önemleri; α-Pinen %34, B-Myrcen %11, θ-Muurden %10, Sabinen %7,5, Limonen %3, Elemen %2,9, B-Caryophyllen %2,7, α-Cadinen %2,5, B-Pinen %2,5 ve Terpinen %2,1 içerir.

b) Proanthocyanidinler (Proantosiyanidinler); (+)-Afzelechin, (+)-Catechin (Kateşin), (-)-Epiafzelechin, (-)-Epicatechin, (-)-Epigallocatechin ve (+)-Gallocatechin içerir.

c) Diterpenler; İzocommunasit, cis-Communasit ve trans-Communasit

d) Ayrıca vitaminler, mineraller, reçine, zamk, pektin, organik asitler, Flavonglikozitler, ham şeker ve yağ içerir. en kaliteli Ardıç yağı (Ardıç eter yağı) Bosna’da elde edilir. Türkiye’de yetişen Cüce Ardıç kozalaklarında da %1,41 oranında eterik yağ bulunur ve oldukça kalitelidir.

 

Açıklama: Ardıç yağı (Eterik yağı) ile yapılan tedavi denemeleri çok eskiye dayanır. İlk defa 1844’de Berlin’de Ardıç yağı ile tavşanlar üze-rinde Dr. Semon tedavi denemesi yapmıştır. Önce tavşanın midesine 15 gr Ardıç yağı doldurur ve tavşanın yaşadığını görünce 30 gr Ardıç yağı ile deneyine devam eder ve tavşanlar ölür. Ölüm nedenini araştıran doktor yağın böbrekleri tahriş ettiğini iddia eder. Bu ilmi olmayan tamamen yanlış tedavi denemesine dayanarak 1844’den 1993’e kadar ütün uz¬manlar Ardıç yağının böbrekleri tahriş edebileceğini bu nedenle en fazla 6 hafta kullanılmasını tavsiye ederler. Prof. Dr. Heinz Schilcher, Berthold.M.Hell ve ekipleri 1993’de Berlin Üniversitesi’nde Ardıç yağı ve Ardıç kozalağı ile yaptıkları geniş çaplı araştırma ve tedavi denemele¬rinde hiçbir yan tesir tespit edememişlerdir. Bunun üzerine geriye dönük araştırmada Dr.Semon’un ilmi olmayan çalışmasının bu yanılgıya sebep olduğunu tespit etmişlerdir. Ardıç kozalağı ortalama %1 Eterik yağ içerir. 3 kg Ardıç kozalağından 30 gr Ardıç yağı elde edilir. Ortalama 6 Ardıç kozalağı 1 gr yapar ve bundan 10 mg Eter yağı elde edilir. 30 gr Eter yağı elde etmek için 18.000 Ardıç kozalağı gerekir. Bugün tedavi maksadı ile 10-30 mg Eter yağı veya 6-18 Ardıç kozalağı gerekir. Bir insan günde 300-1000 gr ekmek yiyebilir fakat bu oranı 500.000 gr yani 500 kg.a çıkarmak mümkün müdür? İşte gerçekten ilim adamı olmayan insanların yanlış gözlemleri, insanların 1884’den 1993’e kadar Ardıç kozalağı veya yağı hakkında yanlış düşünmelerine neden olmuştur ve hala aynı yanılgıda ısrar edenler de mevcuttur. (Z.P.4.95.205) Ardıç yağında bazen Ardıç odunu, yaprağı ve dallarının da damıtma sırasında ayıklanmaması nedeni ile kalitesiz yağlar elde edilebilir. (NM.5.95.48, Nhp.5.95.738)

 

Araştırmalar: Ardıç yağı ve kozalağı ile fareler, tavşanlar, köpekler ve kemeler (lağım fareleri) üzerinde tedavi denemeleri yapılmıştır;

1) İ.Janku, M.Hava ve O.Motl 1957 ve 1960’da kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının idrar söktürücü olduğunu tespit etmişlerdir. (HHB.V.569)

2) G.Vogel 1957’de kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının safra arttırıcı olduğunu tespit etmiştir. (HHB.V.569)

3) A.G.Winter 1957’de kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının idrar yoları enfeksiyonunu önlediği ve bakterileri yok ettiğini tespit etmiştir. (HHB.V.569)

4) B.Lasheras, P.Turillas ve E.Cenarruzabeitia 1986’da kemeler üzerinde Ardıç kozalağı ile yaptıkları tedavi denemesinde tansiyonu düşür-düğünü tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

5) S.K.Swanston-Flatt, C.Day, C.J.Bailey ve P.R.Flatt 1990’da fareler üzerinde Ardıç kozalağı ile yaptıkları tedavi denemesinde kandaki şekeri düşürdüğünü tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

6) N.Mascola, G.Autore, F.Capasso, A.Menghini ve M.P.Fasulo 1987’de Ardıç kozalağı ile kemeler üzerinde yaptıkları tedavi denemesinde ödemi (vücudun su toplaması) önlediğini tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar çok olumlu olup, bunu insanlar üzerinde yapılacak tedavi denemesinin takip etmesi gerekmektedir. Umarız ki bu yönde de araştırmalarda yakında yapılır.

 

Tesir şekli: idrar ve ter söktürücü, safrayı artırıcı, tansiyon düşürücü, hazmettirici, antiseptik, metabolizmayı kuvvetlendirici ve kandaki şekeri düşürücü etkinliğe sahiptir.

Kullanılması:

a) Araştırmalara göre Ardıç yağı ve kozalağı başta idrar yolları enfek-siyonu, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, safra yetersizliği, idrar ye-tersizliği ve ödem gibi rahatsızlıklara karşı kullanılır.

b) Komisyon E’nin 05/12/1984 tarih ve 228 nolu Monografi bildirisine göre başta sindirim rahatsızlıklarına karşı kullanılır.

c) Aroma tedavisinde; Ardıç yağı (Ardıç eter yağı); sara, korku, sinir¬lilik, bronşit, üşütme hastalıkları, verem, bağırsak enfeksiyonu, gastrit, sindirim rahatsızlıkları, şeker hastalığı, ara doku deri iltihap¬lanması, mesane hastalıkları, idrar yoları ve böbrek taşları, böbrek iltihaplanması, nikris, romatizma ve eklem rahatsızlıklarına karşı kullanılır.

d) Homeopati’de; Ardıç tentürü başta hidrops (ara doku ve organlarda kanın sıvı maddesinin toplanması), ödem (vücutta su toplanması), böbrek iltihaplanması, yüksek tansiyon, nikris, kanın kirlenmesi ve metabolizma rahatsızlığına karşı kullanılır.

 

Çayı: Ardıç kozalağı iki şekilde hazırlanabilir;

1) Ardıç kozalağından 10-15 adet veya 1 yemek kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-400 ml kaynar su ilave edilir ve 5-10 dk demlenmeye bıraktıktan sonra süzülerek içilir.

Ardıç kozalağından 10-15 adet veya bir yemek kaşığı bir bardağa konur ve üzerine 300-400 ml soğuk su ilave edilerek 5-10 saat bekle-tildikten sonra süzülerek içilir.

 

Çay Harmanları

 

B.Vonarburg ödeme çayı (vücudun su toplaması)

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Altın başak otu

>20 gr K.yonca otu

>20 gr Biberiye yaprağı

>20 gr Kayışkıran kökü

 

Dr.Rauch böbrek ve mesane çayı;

>25 gr Selam otu kökü

>25 gr Ardıç kozalağı

>25 gr Altın başak otu

>25 gr Atkuyruğu

 

Prof.Dr.WeiB böbrek mesane çayı (mesane üşütmesi nedeni ile idrar artırıcı);

>30 gr Kayışkıran kökü

>30 gr Ardıç kozalağı

>30 gr Meyan kökü

 

Prof.Dr.Weiss böbrek ve mesane çayı (idrar yollarını yıkayıcı);

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Maydanoz tohumu

>20 gr Atkuyruğu otu

>20 gr Kayışkıran kökü

>20 gr Rezene tohumu

>20 gr Nane yaprağı

 

Prof.Dr.Weiss böbrek ve mesane çayı (idrar yollarındaki taşlarını yıkayıcı);

>30 gr Hindiba otu ve kökü

>30 gr Ardıç kozalağı

>30 gr Maydanoz tohumu

>30 gr Kasık otu

>30 gr Anason tohumu

 

Gökçek İdrar yolları çayı:

>20g Maydanoz kökü

>20g Ardıç kozalağı

>20g Kayışkıran kökü

>20g Ak huş yaprağı

>10g Meyan kökü

>10g Civanperçemi otu

 

Gökçek İdrar yolları çayı:

>20g Maydanoz kökü

>20g Ardıç kozalağı

>20g Kayışkıran kökü

>20g Ak huş yaprağı

>10g Meyan kökü

>10g Civanperçemi otu

 

Gökçek Romatizma çayı;

>20 gr Harpago kökü

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Isırgan otu

>20 gr Huş yaprağı

>10 gr Kuşburnu meyvesi

>10 gr Nane yaprağı

 

Gökçek Kanı ve idrar yollarını temizleyici çay;

>20 gr Huş yaprağı

>20 gr Isırgan otu

>20 gr Hindiba otu ve kökü

>20 gr Altın başak otu

>20 gr Ardıç kozalağı

 

Aroma tedavisi: Olgunlaşmış Ardıç kozalakları su buharı ile damıtılarak (destilasyonu) yapılarak eterik yağı elde edilir. Ardıç yağı (eter yağı) genellikle renksiz, fakat nadiren yeşile, sarıya veya esmerimsi renge çalabilir. Bu yağdan günde 3-5 defa 5-6 damla alınabilir. Haricense ge-nellikle kramplı, romatizmalı, ağrılı kaslara ve eklemlere sürülerek ova-lanır ve masajı yapılır.

 

Homeopati’de: Ardıç kozalaklarından 20 gr iyice ezildikten sonra bir şişeye konur ve üzerine %70’lik 80 ml Etanol (alkol) ilave edilerek iki günde bir çalkalanır. Şişe güneş ışınlarından uzakta muhafaza edilir ve 4-6 hafta sonra süzülerek Homeopati’de <> adı ile anılan tentür elde edilir. Bu tentürden günde 3-5 defa 10-15 damla 4-6 hafta süreyle alınır.

 

Ekstresi: Ardıç kozalaklarının alkolle ekstraksiyonu ile elde edilen ekstre aynı tentür gibi kullanılır.

 

Hastalığın belirtisi (semptom):

1) Üşütme nedeni ile böbrek iltihaplanması

2) Kronik böbrek yatakları iltihaplanması

3) Vücudun su toplaması (ödem) ve idrarda azalma

4) İdrarın kokulu menekşe gibi kokması

5) Böbrek civarında bir ağırlık varmış gibi his

6) İdrarın azalması ve yoğunlaşması

7) Böbreklerin kronik iltihaplanması

1) Bu gibi hallerde Ardıç tentürü gerekir.

 

Yan tesirleri: Ardıç kozalağının bilinen bir yan tesiri yoktur. Bu konuyu araştırma bölümünde inceledik.

 

Ardıç, Wacholder, Juniperus communis L.

Bıldırcın Ardıcı Hakiki Ardıç

Kuvvet Ardıcı Şifalı Ardıç

Kudret Ardıcı

 

Familyası: Selvigillerden, Zpressengwâchse, Cupressaceae

 

Drugları: Ardıç kozalağı; Juniperi fructus

Ardıç yağı; Juniperi aetheroleum

Ardıç’ın meyveleri (kozalağı) Eterik yağı (kısaca yağı), çay, tentür ve natürel ilaç yapımında ve de Eterik yağı ise aroma tedavisinde kullanılır.

 

Giriş: Servigillerin bir alt grubu olan Juniperusgillere takriben 60 Ardıç türü dahildir. Ardıçgilleri (Juniperiusgiller) 3 önemli ana gruba ayrılırlar;

1) Oxycedrusgiller, buna örnek Şifalı Ardıç’ı gösterebiliriz. 2) Caryocedrusgiller, buna örnek olarak Juniperuis drupacea’yı gösterebiliriz ve 3) Sabinagiller, buna da örnek olarak Kara ağacı gösterebiliriz. Bunlardan Sabinagillerin çok zehirli olması nedeni ile bu grubu Kara Ardıç bahsinde ayrıca işleyeceğiz. Hakiki Ardıcın ayrıca bir düzine alt türü vardır. İşte bundan en önemlileri;

a) Cüce Ardıç (Türk Ardıcı); J.Comminus ssp.nana Bu tür genellikle Kuzey Anadolu dağlarında yetişir. Birde Alp Cüce Ardıcı; J.C.ssp.Alpina vardır. Bu türde genellikle Alplerde yetişir. Ayrıca İspanya Ardıcı; J.C.ssp.Hemisphaeria, Japon Ardıcı; J.C.ssp.Nipponika, Amerika Ardıcı; J.c:ssp.Despressa ve Çin Ardıcı; J.C.ssp.Communis, Cüce Ardıç; J.C.ssp.Nana ve Katran Ardıcı; J.Oxycedrus Türkiye’de yetişir ve Hakiki Ardıç Trakya Cüce Ardıç Kuzey Anadolu ve Katran Ardıcı Toros’larda yetişir. Ardıç meyveleri çok eskiden beri böbrekleri yıkayıcı olarak ve ödeme karşı kullanılmıştır.

 

Botanik: Ardıç çalı veya ağaç şeklinde tek veya çok gövdeli 3-10 m yük-sekliğinde, geriden piramidimsi üst kısmı ve orta taç görünümündedir. Yaprakları 20 mm uzunluğunda 2 mm genişliğinde ucu sivri iğne gibi veya küt, dalların uç kısmında üçlü ve dörtlü şekilde dizilmiştir. Erkek ve dişi çiçekleri ayrı ayrı ağaçlarda olduğu gibi aynı bitkide de olabilir ve çiçekleri üçlü pul şeklinde çokça yaprakçıktan oluşur. dişi çiçeklerin döllenmesi ile birlikte küçük meyve şeklindeki kozalakları meydana gelir ve bunlar olgunlaştığında siyahımsı kahverengi veya morumsu renkte, 0,5-1 cm çapında küre şeklinde ve genellikle topluca bir arada olur.

 

Yetiştirilmesi: Fidanları veya çeltikleri güneye bakan yönlere ekilir, bü-yüyerek kozalak vermesi yıllar alabilir.

 

Hasat zamanı: Eylül ortalarından Ekim sonlarına kadar Ardıç kozalakları toplanır, toplanması zor olduğundan Ardıç dibine bez serilerek kozalakları dökülür ve dökülen kozalaklar eski iğne yapraklarından ayıklanır ve sonra kurutulur. Kurutulan Ardıç kozalakları özel kaplarda muhafaza edilir. Ardıç kozalaklarının olgunlaşması iki yıl sürer, olgunlaşan siya¬hımsı esmer veya morumsu kozalakların yanında yeşil renkli bir yılık olgunlaşmamış kozalaklarda olabilir, bunlarında ayıklanması gerekir.

 

Birleşimi: Ardıç kozalağının birleşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;

a) Eterik yağlar %0,5-2,5 arasında olup en önemleri; α-Pinen %34, B-Myrcen %11, θ-Muurden %10, Sabinen %7,5, Limonen %3, Elemen %2,9, B-Caryophyllen %2,7, α-Cadinen %2,5, B-Pinen %2,5 ve Terpinen %2,1 içerir.

b) Proanthocyanidinler (Proantosiyanidinler); (+)-Afzelechin, (+)-Catechin (Kateşin), (-)-Epiafzelechin, (-)-Epicatechin, (-)-Epigallocatechin ve (+)-Gallocatechin içerir.

c) Diterpenler; İzocommunasit, cis-Communasit ve trans-Communasit

d) Ayrıca vitaminler, mineraller, reçine, zamk, pektin, organik asitler, Flavonglikozitler, ham şeker ve yağ içerir. en kaliteli Ardıç yağı (Ardıç eter yağı) Bosna’da elde edilir. Türkiye’de yetişen Cüce Ardıç kozalaklarında da %1,41 oranında eterik yağ bulunur ve oldukça kalitelidir.

 

Açıklama: Ardıç yağı (Eterik yağı) ile yapılan tedavi denemeleri çok eskiye dayanır. İlk defa 1844’de Berlin’de Ardıç yağı ile tavşanlar üze-rinde Dr. Semon tedavi denemesi yapmıştır. Önce tavşanın midesine 15 gr Ardıç yağı doldurur ve tavşanın yaşadığını görünce 30 gr Ardıç yağı ile deneyine devam eder ve tavşanlar ölür. Ölüm nedenini araştıran doktor yağın böbrekleri tahriş ettiğini iddia eder. Bu ilmi olmayan tamamen yanlış tedavi denemesine dayanarak 1844’den 1993’e kadar ütün uz¬manlar Ardıç yağının böbrekleri tahriş edebileceğini bu nedenle en fazla 6 hafta kullanılmasını tavsiye ederler. Prof. Dr. Heinz Schilcher, Berthold.M.Hell ve ekipleri 1993’de Berlin Üniversitesi’nde Ardıç yağı ve Ardıç kozalağı ile yaptıkları geniş çaplı araştırma ve tedavi denemele¬rinde hiçbir yan tesir tespit edememişlerdir. Bunun üzerine geriye dönük araştırmada Dr.Semon’un ilmi olmayan çalışmasının bu yanılgıya sebep olduğunu tespit etmişlerdir. Ardıç kozalağı ortalama %1 Eterik yağ içerir. 3 kg Ardıç kozalağından 30 gr Ardıç yağı elde edilir. Ortalama 6 Ardıç kozalağı 1 gr yapar ve bundan 10 mg Eter yağı elde edilir. 30 gr Eter yağı elde etmek için 18.000 Ardıç kozalağı gerekir. Bugün tedavi maksadı ile 10-30 mg Eter yağı veya 6-18 Ardıç kozalağı gerekir. Bir insan günde 300-1000 gr ekmek yiyebilir fakat bu oranı 500.000 gr yani 500 kg.a çıkarmak mümkün müdür? İşte gerçekten ilim adamı olmayan insanların yanlış gözlemleri, insanların 1884’den 1993’e kadar Ardıç kozalağı veya yağı hakkında yanlış düşünmelerine neden olmuştur ve hala aynı yanılgıda ısrar edenler de mevcuttur. (Z.P.4.95.205) Ardıç yağında bazen Ardıç odunu, yaprağı ve dallarının da damıtma sırasında ayıklanmaması nedeni ile kalitesiz yağlar elde edilebilir. (NM.5.95.48, Nhp.5.95.738)

 

Araştırmalar: Ardıç yağı ve kozalağı ile fareler, tavşanlar, köpekler ve kemeler (lağım fareleri) üzerinde tedavi denemeleri yapılmıştır;

1) İ.Janku, M.Hava ve O.Motl 1957 ve 1960’da kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının idrar söktürücü olduğunu tespit etmişlerdir. (HHB.V.569)

2) G.Vogel 1957’de kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının safra arttırıcı olduğunu tespit etmiştir. (HHB.V.569)

3) A.G.Winter 1957’de kemeler üzerinde yaptığı tedavi denemesinde Ardıç yağının idrar yoları enfeksiyonunu önlediği ve bakterileri yok ettiğini tespit etmiştir. (HHB.V.569)

4) B.Lasheras, P.Turillas ve E.Cenarruzabeitia 1986’da kemeler üzerinde Ardıç kozalağı ile yaptıkları tedavi denemesinde tansiyonu düşür-düğünü tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

5) S.K.Swanston-Flatt, C.Day, C.J.Bailey ve P.R.Flatt 1990’da fareler üzerinde Ardıç kozalağı ile yaptıkları tedavi denemesinde kandaki şekeri düşürdüğünü tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

6) N.Mascola, G.Autore, F.Capasso, A.Menghini ve M.P.Fasulo 1987’de Ardıç kozalağı ile kemeler üzerinde yaptıkları tedavi denemesinde ödemi (vücudun su toplaması) önlediğini tespit etmişlerdir. (HHB.V.574)

Hayvanlar üzerinde yapılan araştırmalar çok olumlu olup, bunu insanlar üzerinde yapılacak tedavi denemesinin takip etmesi gerekmektedir. Umarız ki bu yönde de araştırmalarda yakında yapılır.

 

Tesir şekli: idrar ve ter söktürücü, safrayı artırıcı, tansiyon düşürücü, hazmettirici, antiseptik, metabolizmayı kuvvetlendirici ve kandaki şekeri düşürücü etkinliğe sahiptir.

Kullanılması:

a) Araştırmalara göre Ardıç yağı ve kozalağı başta idrar yolları enfek-siyonu, şeker hastalığı, yüksek tansiyon, safra yetersizliği, idrar ye-tersizliği ve ödem gibi rahatsızlıklara karşı kullanılır.

b) Komisyon E’nin 05/12/1984 tarih ve 228 nolu Monografi bildirisine göre başta sindirim rahatsızlıklarına karşı kullanılır.

c) Aroma tedavisinde; Ardıç yağı (Ardıç eter yağı); sara, korku, sinir¬lilik, bronşit, üşütme hastalıkları, verem, bağırsak enfeksiyonu, gastrit, sindirim rahatsızlıkları, şeker hastalığı, ara doku deri iltihap¬lanması, mesane hastalıkları, idrar yoları ve böbrek taşları, böbrek iltihaplanması, nikris, romatizma ve eklem rahatsızlıklarına karşı kullanılır.

d) Homeopati’de; Ardıç tentürü başta hidrops (ara doku ve organlarda kanın sıvı maddesinin toplanması), ödem (vücutta su toplanması), böbrek iltihaplanması, yüksek tansiyon, nikris, kanın kirlenmesi ve metabolizma rahatsızlığına karşı kullanılır.

 

Çayı: Ardıç kozalağı iki şekilde hazırlanabilir;

1) Ardıç kozalağından 10-15 adet veya 1 yemek kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-400 ml kaynar su ilave edilir ve 5-10 dk demlenmeye bıraktıktan sonra süzülerek içilir.

Ardıç kozalağından 10-15 adet veya bir yemek kaşığı bir bardağa konur ve üzerine 300-400 ml soğuk su ilave edilerek 5-10 saat bekle-tildikten sonra süzülerek içilir.

 

Çay Harmanları

 

B.Vonarburg ödeme çayı (vücudun su toplaması)

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Altın başak otu

>20 gr K.yonca otu

>20 gr Biberiye yaprağı

>20 gr Kayışkıran kökü

 

Dr.Rauch böbrek ve mesane çayı;

>25 gr Selam otu kökü

>25 gr Ardıç kozalağı

>25 gr Altın başak otu

>25 gr Atkuyruğu

 

Prof.Dr.WeiB böbrek mesane çayı (mesane üşütmesi nedeni ile idrar artırıcı);

>30 gr Kayışkıran kökü

>30 gr Ardıç kozalağı

>30 gr Meyan kökü

 

Prof.Dr.Weiss böbrek ve mesane çayı (idrar yollarını yıkayıcı);

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Maydanoz tohumu

>20 gr Atkuyruğu otu

>20 gr Kayışkıran kökü

>20 gr Rezene tohumu

>20 gr Nane yaprağı

 

Prof.Dr.Weiss böbrek ve mesane çayı (idrar yollarındaki taşlarını yıkayıcı);

>30 gr Hindiba otu ve kökü

>30 gr Ardıç kozalağı

>30 gr Maydanoz tohumu

>30 gr Kasık otu

>30 gr Anason tohumu

 

Gökçek İdrar yolları çayı:

>20g Maydanoz kökü

>20g Ardıç kozalağı

>20g Kayışkıran kökü

>20g Ak huş yaprağı

>10g Meyan kökü

>10g Civanperçemi otu

 

Gökçek İdrar yolları çayı:

>20g Maydanoz kökü

>20g Ardıç kozalağı

>20g Kayışkıran kökü

>20g Ak huş yaprağı

>10g Meyan kökü

>10g Civanperçemi otu

 

Gökçek Romatizma çayı;

>20 gr Harpago kökü

>20 gr Ardıç kozalağı

>20 gr Isırgan otu

>20 gr Huş yaprağı

>10 gr Kuşburnu meyvesi

>10 gr Nane yaprağı

 

Gökçek Kanı ve idrar yollarını temizleyici çay;

>20 gr Huş yaprağı

>20 gr Isırgan otu

>20 gr Hindiba otu ve kökü

>20 gr Altın başak otu

>20 gr Ardıç kozalağı

 

Aroma tedavisi: Olgunlaşmış Ardıç kozalakları su buharı ile damıtılarak (destilasyonu) yapılarak eterik yağı elde edilir. Ardıç yağı (eter yağı) genellikle renksiz, fakat nadiren yeşile, sarıya veya esmerimsi renge çalabilir. Bu yağdan günde 3-5 defa 5-6 damla alınabilir. Haricense ge-nellikle kramplı, romatizmalı, ağrılı kaslara ve eklemlere sürülerek ova-lanır ve masajı yapılır.

 

Homeopati’de: Ardıç kozalaklarından 20 gr iyice ezildikten sonra bir şişeye konur ve üzerine %70’lik 80 ml Etanol (alkol) ilave edilerek iki günde bir çalkalanır. Şişe güneş ışınlarından uzakta muhafaza edilir ve 4-6 hafta sonra süzülerek Homeopati’de <> adı ile anılan tentür elde edilir. Bu tentürden günde 3-5 defa 10-15 damla 4-6 hafta süreyle alınır.

 

Ekstresi: Ardıç kozalaklarının alkolle ekstraksiyonu ile elde edilen ekstre aynı tentür gibi kullanılır.

 

Hastalığın belirtisi (semptom):

1) Üşütme nedeni ile böbrek iltihaplanması

2) Kronik böbrek yatakları iltihaplanması

3) Vücudun su toplaması (ödem) ve idrarda azalma

4) İdrarın kokulu menekşe gibi kokması

5) Böbrek civarında bir ağırlık varmış gibi his

6) İdrarın azalması ve yoğunlaşması

7) Böbreklerin kronik iltihaplanması

1) Bu gibi hallerde Ardıç tentürü gerekir.

 

Yan tesirleri: Ardıç kozalağının bilinen bir yan tesiri yoktur. Bu konuyu araştırma bölümünde inceledik.

 

Duvar sarmaşığı, Efeu, Hedera helix

Orman sarmaşığı

Ağaç öldüren

Ağaç boğan

 

Familyası: Araliyagillerden, Efeugewâchse, Aaliaceae

 

Drugları: Duvar sarmaşığı yaprakları; Hederae helicis folium

Duvar sarmaşığı tentürü; Hedera helix

Duvar sarmaşığının yaprakları çay, tentür ve natürel ilaç yapımında kullanılır. Fakat meyveleri zehirlidir.

 

Giriş: Duvar srmaşığı Araliyagillerin alt grubu olan Hederagillerden olup bu grupta 60 tür mevcuttur fakat bunlar 3 ana türün birbiri ile çaprazlaştırılması ile elde edilmişlerdir. Bu 3 önemli duvar sarmaşığı alt türü; Baltık Duvar sarmaşığı; Hedera helix var.beltica, İspanyol Duvar sarmaşığı; Hedera helix var.hibernica ve Hakiki Duvar sarmaşığı; Hedera helix var.Helix aynı maksatla kullanılır. Hedera kelimesi oturan veya sıkıca sarılan, helix kelimesi ise dönerek sarılan anlamına gelir. Duvar sarmaşığının duvara sarılmasının nedeniyle Duvar sarmaşığı otu, ormanda ağaçlara sarıldığından Orman sarmaşığı, Ağaç öldüren ve Ağaç boğan anlamına gelir. Duvar sarmaşığı yaprağı tarihte eskiden nezle rahatsızlıklarında balgam söktürücü olarak kullanılmıştır. Duvar sar¬maşığı Batı Avrupa’dan Doğu Türkistan’a kadar çok geniş bir alana yayılmıştır ve Amerika’ya da götürülmüş ve orada yetiştirilmektedir.

 

Botanik: Duvar sarmaşığının boyu 30m’yi bulabilir ve ormanlarda ağaçlara sarılarak yükselir ve de zamanla ağcı boğar ve ağacı öldürür. Duvar sarmaşığının bir besleyici ana kökü vardır ve bir de sarıldığı ağaca kök salar gibi tutunacakları vardır. Yaprakları 2 türlüdür. Biri; çiçek açan sürgündeki yaprakları oval, kenarları bütün ve uca doğru sivri, üst yüzeyi parlak koyu yeşil ve derimsidir. Sürgün yaprakları ve de gövde yaprakları ise 3-5loplu, lop uçları sivri, yüzeyi parlak, taze yaprakları açık, eski yaprakları koyu yeşil renklidir. Çiçekleri topuz şeklinde 15-30dadeti bir arada yeşilimsi sarı renkte, taç yaprakları 5adet olup ye¬şilimsi sarı renkte ve kenarlarında döllenme topuzcukları vardır. Çiçekleri döllendikten sonra meyveye dönüşür ve meyveleri önce yeşil sonra sarı ve nihayet siyahımsı mor bir renk alır ve de meyveleri mer¬cimek bü¬yüklüğünde ve de küre şeklindedir.

 

Yetiştirilmesi: Yetiştirilmesi oldukça kolay olup önce saksılarda ye-tiştirilen Duvar sarmaşığı sonra duvar dibine veya ağaç dibine dikilir ve herhangi bir özene ihtiyaç yoktur.

 

Hasat zamanı: Duvar sarmaşığının yaprakları ve taze sürgünleri Ağus¬tos ve Eylül aylarından toplanır, yıkanır ve kurutularak kaldırılır. Tentürü yapılacak ise taze yaprakları yıkandıktan sonra kullanılır. Duvar sarma¬şığı yaprakları her mevsimde yeşil olduğundan her zaman toplanabilir fakat en verimli ve kaliteli olduğu zaman Ağustos ve Eylül aylarıdır.

 

Birleşimi: Duvar sarmaşığı yapraklarının bileşimindeki maddeleri önemine göre şöyle sıralayabiliriz;

a) Triterpen-Saponinler %4-5 oranında olup bunun %80’ini Hedera Saponin C ve az miktarda Hedera Saponin B, E, F ve G ile Monodesmosidler (α-Hederin ve Hederagenin-3-O-β-D-glikozit) içerir. Hedera Saponin C’nin hidroksitlenmesi ile (suda parçalanması) α-Hederin’e dönüşür. Hedera Saponin B’nin hidroksitlenmesi (suda parçalanması) ile Hederin β-Hederin’e dönüşür. α-Hederin ve β-Hederin’de parçalanarak Hederageninglikozit’e dönüşür.

b) Flavonitler; Rutosid (Rutin=Qercetin-3-rhamnoglikozit), Kâmpferol-3-rhamnoglikozit, Cyanidin-3-monosid

c) Eter yağı türevleri (Uçucu yağlar); Metiletilketon, Metilizobutilketon,Hexanol, Furfurol, β-Elemen ve Germacren B en önemlileridir.

d) Vitaminler çok az miktarda olup E ve C vitamini ile β-Carotin (Pro-A vitamini)

e) Minerallerden; İyot, Çinko, Bakır, Mangan, Arsenik, Lityum, Alüminyum içerir.

f) Polyinler; Falcarinol ve didehydrofalcarinol

g) Sterol türevleri; Sitosterol, Stigmasterol, α-Spinasterol ve cholesterol

 

Araştırmalar:

1) Akut bronşiti olan toplam 7783 hasta üzerinde tedavi denemesi yapılmıştır. Bu hastalar iki gruba ayrılmış ve birinci gruptaki has¬talara bitkisel damla, ikinci gruptaki hastalar ise kimyasal ilaçlar verilmiştir. Bitkisel ilaçla (birleşiminde Duvar sarmaşığı, Kekik otu ve Çuha kökü bulunan damla) tedavi olanların daha kısa sürede ve daha iyi şekilde sağlıklarına kavuştukları tespit edilmiştir. Ayrıca bitkisel ilaç alan hastalarda öksürüğün daha etkili şekilde yok olduğu gö¬rülmüştür. Berlin’de Avrupa nefes yolları araştırma kongresinde bu (Kongreβ der European Respiratory Societyin Berlin) araştırmalar beyan edilmiştir.(NH.12.97.711)

2) Davos Yüksek dağ kliniğinde (Hochgebirgs klinik Davos) bronşitli astı olan 24 çocuk üzerinde karşılaştırılması tedavi denemesinde Duvar sarmaşığı ekstresinden elde edilen hapın daha etkili olduğu tespit edilmiştir. (NH.3.99.134)

3) Akut veya Kronik bronşitli 99 hasta üzerinde K.Liebscher, Rostock, Almanya tarafından Duvar sarmaşığı ekstresinden elde edilen natürel damla ile tedavi denemesi yapılmıştır. Bir grup bitkisel ilaçla (Pro……..) ile, diğer grup ise kimyasal ilaçla (Ambroxol® hapı) ile tedaviler yapılmıştır. Bu tedavi 4 hafta sürmüş ve bu süre sonunda hastalarda görülen öksürme, balgam ve nefes darlığı gibi rahatsız¬lıkların bitkisel tedavi ile daha iyi oldukları görülmüştür. Zira bitkisel ilacın bilinen herhangi bir yan tesiri yoktur. Hastaların %87,6 iyileş¬miştir. (ZP.1.94.24)

4) Nezger ve ekibi 1932 yılında Hipertroidizm (tiroit bezinin aşırı salgı üretmesi) hastası olan 17 birey üzerinde tedavi denemesi yapmışlar ve hastaların iyileştiğini tespit etmişlerdir. (LBH.II.316)

 

Tesir şekli: Kramp çözücü, idrar söktürücü, terletici, balgam söktürücü, göğsü yumuşatıcı özelliklere sahiptir.

 

Kullanılması:

a) Araştırmalar göre Duvar sarmaşığı yaprağı ekstresinden elde edilen hap ve damlalar başta akut ve kronik bronşit, astım, nefes daralması, üşütme, boğmaca, kramplı öksürük ve balgama karşı kullanılır.

b) Komisyon E’nin 06/07/1988 tarih ve 122 nolu Monografi bildirisinde Duvar sarmaşığı ekstresinden elde edilen hap ve damlalar başta nezle ve kronik iltihaplı bronşite karşı kullanılır.

c) Homeopati’de; Duvar sarmaşığı tentürü hipertiroidizm, guatr, astım, bronşit, öksürük, boğmaca ve sinüzite karşı kullanılır.

d) Halk arasında nezle, öksürük, bronşit ve astıma karşı kullanılır.

 

Açıklama: Eskiden Duvar sarmaşığının birleşiminde Papaverin olduğu ve bunun krampları çözdüğü iddia ediliyordu. A.Trute, J.Eross, E.Mutschler ve A.Nahrstedt tarafından yapılan son araştırmalarda kısmen Hedera-genin C’nin (bisdesmosit Heerageninglikozit) hidrolizi (suda çözülmesi) ile ortaya çıkan ve kısmen de serbest halde var olan α-Hederinin (Monodesmosit) aynı Papaverin gibi krampları çözücü etkiye sahip olduğu tespit edilmiştir. (ZP.5.97.286-7). Bu nedenle eskiden beri ileri sürülen birleşimindeki Papaverin olduğu ve bunun kramp çözücü olduğu görüşünün yanlış olduğu anlaşılmıştır.

 

Çayı: Taze ve kurutulmuş Duvar sarmaşığı yaprağından ½ kahve kaşığı demliğe konur ve üzerine 300-400ml kaynar su ilave edilerek 5-10dk demlenmeye bırakıldıktan sonra süzülerek içilir.

 

Çay Harmanları;

 

Gökçek Balgam çayı;

>20 gr Hatmi kökü

>20 gr Kekik otu

>20 gr Itır kökü

>20 gr Calba çiçeği

>10 gr Duvar sarmaşığı yaprağı

>10 gr Meyan kökü

 

Gökçek Astım ve bronşit çayı;

>20 gr Kekik otu

>20 gr Çuha kökü

>20 gr Sinirli ot

>20 gr Duvar sarmaşığı yaprağı

>20 gr Itır kökü

 

Gökçek Bronşit çayı;

>20 gr Kekik otu

>30 gr Sinirli ot

>20 gr Calba çiçeği

>10 gr Duvar sarmaşığı yaprağı

>20 gr Itır kökü

 

Gökçkek Astım çayı;

>30 gr Kekik otu

>30 gr Çuha kökü

>20 gr Duvar sarmaşığı yaprağı

>20 gr Grindelya otu

 

Homeopati’de: Duvar sarmaşığından 20gr bir şişeye konur ve üzerine 80ml %70’lik Alkol ilave dilerek gün ışığından uzakta muhafaza edilir ve iki günde bir çalkalanır. Takriben 4-6hafta sonra bu nesne süzülerek Homeopati’de <> ismi ile anılan tentür elde edilir. Bu tentürden günde 3-5defa 10-15 damla 4-6hafta süreyle alınır.

 

Hastalığın belirtileri (semptom):

1) Nezle ile birlikte kronik baş ağrısı

2) Guatr aniden şişer ve kişi bundan ürker ve boğazında daralma hisseder ve gözün birinde veya ikisinde hareket zafiyeti oluşur ise (exophdhalmus)

3) Yaşlılık, baş dönmesi ve büyük bir yorgunlukla birlikte ise

4) Hastanın durumu temiz havada ve soğuk duşta iyileşiyorsa

5) Hastanın iştahı yerinde olmasına rağmen zayıftır.

6) Hasta aşırı yorgun ve dermansız olmasına rağmen sinirli ve huzursuz ise

7) Ağrılar sıcakta ve konuştukça çoğalır ise

Bu gibi hallerde Duvar sarmaşığı tentürü kullanılır.

 

Yan tesirleri: Duvar sarmaşığı yapraklarından elde edilen ekstre ve tentürlerinin biline bir yan tesiri yoktur. Fakat tarife uyulmaz ise bulantı ve kusmaya sebep olur. Meyveleri ise çok zehirlidir. Bu nedenle asla yenilmez.

1 3 4 5 6 7 ••• 12 13