View allAll Photos Tagged edilen
You can view this photo from several angles. You can view it as a photography fan, as an engineer, as a physicist and of course as a mystic. All combined lead me to the perfect art of a creator whose laws in nature are never violated.
An vardir, saniyeden kucuk... Belki milisaniye, belki mikrosaniye ile olculur. Ama o anin degeri hic bir seyle olculemez. O ani yakaladiniz yakaladiniz; yoksa bir daha geri gelmez. O anin kiymetini bilelim. Eger 0.1 san gec kalsaydim bu fotograf olmayacakti. Hayat da oyle degil mi? Kacirilan firsatler, heba edilen saatler, yillar? Ama Rabbimiz ne kadar rahmet sahibi ki, o donmeyecek anlarin yerine bedel olarak "tevbe"yi kabul eder. Ne mutlu "an"i kacirmayanlara... Ne mutlu ani kacirip tevbe edenlere.
Date posted to Flickr: 04/4/2009
This baby, estimated to be two months old, was rescued from the rubble after 128 hours.
It is as if the pain of this great disaster is hidden in the eyes of this baby...
Note -1 : Ethically, apart from this photo, I will not share any photos related to the earthquake that may adversely affect human psychology.
Note -2 : This photo is an excerpt.
----------
İki aylık olduğu tahmin edilen bu bebek, 128 saat sonra enkazdan kurtarıldı.
Bu büyük felaketin acısı sanki bu bebeğin gözlerinde saklı.
Not -1 : Etik olarak bu fotoğraf dışında deprem ile ilgili insan psikolojisini olumsuz etkileyebilecek herhangi bir fotoğraf paylaşmayacağım.
Not -2 : Bu fotoğraf alıntıdır.
Üzerine Hattuşa şehrinin surları inşa edilen 71 metre uzunluğunda 3 metre yüksekliğindeki bu potern (tünel) geçen 3600 yıla rağmen halen sağlam bir şekilde ayakta kalmıştır.
Built on the ramparts of the city of Hattusa 71 meters long, 3 meters high in this Potern (tunnel) despite the last 3600 years is still standing firmly.
Üzerine Hattuşa şehrinin surları inşa edilen 71 metre uzunluğunda 3 metre yüksekliğindeki bu potern (tünel) geçen 3600 yıla rağmen halen sağlam bir şekilde ayakta kalmıştır.
Built on the ramparts of the city of Hattusa 71 meters long, 3 meters high in this Potern (tunnel) despite the last 3600 years is still standing firmly.
Hallo liebe Liebende
Der Valentinstag wird am 14. Februar begangen.
Das Brauchtum dieses Tages geht auf das Fest des heiligen Valentinus zurück, eines Märtyrers, in dessen Hagiographie möglicherweise die Vitae mehrerer Märtyrer dieses Namens zusammenflossen.
Der Gedenktag des hl. Valentinus am 14. Februar wurde von Papst Gelasius im Jahre 469 für die ganze Kirche eingeführt, 1969 jedoch aus dem römischen Generalkalender gestrichen.
Das Volk sieht es anders und feiert diesen Tag.
Verbreitet gibt es jedoch um den Valentinstag herum Gottesdienste, in denen Ehepaare gesegnet werden.
-
Le jour de la Saint-Valentin, le 14 février, est considéré dans de nombreux pays comme la fête des amoureux. Les couples en profitent pour échanger des mots doux et des cadeaux comme preuves d’amour ainsi que des roses rouges qui sont l’emblème de la passion.
-
El día de San Valentín, —o simplemente San Valentín— es una festividad de origen cristiana que se celebra anualmente el 14 de febrero como conmemoración a las buenas obras realizada por san Valentín de Roma que están relacionadas con el concepto universal del amor y la afectividad. Originado por la Iglesia católica como contrapeso de las festividades paganas que se realizaban en el Imperio romano, también es una de las primeras fiestas que significaron la expansión del cristianismo en toda la Eurafrasia romana, la fiesta en sí es conocida como un evento cultural significativo desde lo religioso por la gracia a Valentín y desde lo laico por relacionarse con los sentimientos del amor y la amistad.
-
Valentine's Day, also called Saint Valentine's Day or the Feast of Saint Valentine, is celebrated annually on February 14. Originating as a Western Christian feast day honoring one or two early saints named Valentinus, Valentine's Day is recognized as a significant cultural, religious, and commercial celebration of romance and romantic love in many regions around the world, although it is not a public holiday in any country.
-
Sevgililer Günü, her yılın 14 Şubat günü birçok ülkede kutlanan özel gündür. Kökeni, Roma Katolik Kilisesi'nin inanışına dayanan bu gün, Valentine ismindeki bir din adamının adına ilan edilen bir bayram günü olarak ortaya çıkmıştır. Bu sebeple bazı toplumlarda "Aziz Valentin Günü" (İngilizce: St. Valentine's Day) olarak bilinir. Valentine kelimesi, Batı medeniyetlerinde hoşlanılan kişi veya sevgili anlamlarında da kullanılır.
Günümüzde, bazı toplumlarda sevgililerin birbirine hediyeler aldığı, kartlar gönderdiği özel bir gün olarak devam etmektedir. Tahminlere göre 14 Şubat günü, tüm dünyada 1 milyar civarında kart gönderilmektedir. Bunun yanı sıra hediye alımlarından kaynaklı piyasada satışlar artmaktadır.
-
La festa di san Valentino è una ricorrenza dedicata agli innamorati e celebrata in gran parte del mondo (soprattutto in Europa, nelle Americhe e in Estremo Oriente) il 14 febbraio.
-------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
From Wikipedia, the free encyclopedia
See also: Photorefractive keratectomy
LASIK or Lasik (laser-assisted in situ keratomileusis) is a type of refractive surgery for correcting myopia, hyperopia, and astigmatism. LASIK is performed by ophthalmologists using a laser.[1] LASIK is similar to other surgical corrective procedures such as photorefractive keratectomy, PRK, (also called ASA, Advanced Surface Ablation) though it provides benefits such as faster patient recovery. Both LASIK and PRK represent advances over radial keratotomy in the surgical treatment of vision problems, and are thus viable alternatives to wearing corrective eyeglasses or contact lenses for many patients.
--------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------
Today I visited the eye clinic where I served as an EXCIMER LASER Field Engineer for ten years before I joined the University of Bahrain. I attended some 20,000 refractive surgeries performed on the cornea to correct myopia, astigmatism, hyperopia or a combination of astigmatism with the other two. Here an excimer LASER's high energy photons are utilized to reshape the cornea to replace the correction which is normally provided by a glass. In LASIK the surgeon cuts a 150 micrometer flap off the cornea and exposes the underlying part to a well-calculated and precision-shaped laser beam. The computer does all the computations for the correction and controls the LASER to deliver pulses for approximately a minute. The exact duration is determined by the degree of correction. At the end of the operation, the ophthalmologist flushes the treatment site with medication and restores the flap in place. The epithelium of the cornea regenerates within 24 hours and the flap is literally welded in place.
ILGILENEN ARKADASLARA:
Bugun, Bahreyn Universitesine katilmadan once on yil EXCIMER LASER Saha Muhendisi olarak calistigim goz klinigini ziyaret ettim. Bu klinikte, bu sure zarfinda 20,000'e yakin ameliyatta bulundum. Bir hastaya LASIK yontemiyle hipermetrop+astigmat tedavisi yapiliyordu. Bu dort karelik seri, bu ameliyattan cekebildigim goruntuler. Daha iyi goruntu alabilmey isterdim ama doktorla hemsirenin pozisyonlarini degistirmesi, ameliyat tepsisinin yerinden oynatilmasi gerekirdi.
Bu ameliyatta bir ArF EXCIMER LASER'in yuksek enerjili fotonlari ile normalde camla duzeltilen gorme kusuru - korneaya yeniden sekil vererek - duzeltiliyor. LASIK tekniginde doktor korneadan 150 mikron kalinliginda bir flap kesip alttaki dokuya bilgisayar tarafindan hesaplanmis ve kontrol edilen LASER darbeleri gonderiyor.Ameliyat goz kusurunun dercesine bagli olarak bir kac dakika suruyor. Bu surenin sonunda doktor flapi yerine yerlestiriyor. Epitel doku 24 saat icinde rejenerasyon ile yenilenip flap alttaki dokuya kayniyor.
Bilebildigim kadar sorulariniza muhendis olarak cevap vermeye calisacagim. Tibbi sorulariniz icin lutfen goz doktorunuzla konusun.
Çifte Kasirlar / Twin Kiosk
Çifte Kasırlar (Şehzadeler Dairesi, IV. Mehmed Kasrı)
III. Murad Has Odası'nın girişinin Mabeyn Taşlığı tarafında çıkma yapacak şekilde inşa edilen bu kasırlar iç içe iki odadan oluşur. Dıştan çini kaplı ve sürekliliği olan bir saçakla çevrelenmiş olması eş zamanlı bir inşaat izlenimi verir. Ancak, bu kasırların iç dekorasyonu farklı dönemlerde inşa edilmiş olduğunu gösterir. Yetişkin şehzadelerin Harem'in kadınlar kısmından ayrı ve mabeyn tarafında yaşamaları gerekiyordu. 17. yy. başından itibaren sancaklara gönderilmeyen şehzadeler maiyetlerindeki Kara Ağalar, kalfa kadınlar ve cariyelerle Harem içinde yaşamaya mecbur ediliyordu.
Cinlerin Meşveret Yeri adı verilen revak üzerinde ve Mabeyn Taşlığı'na çıkma yapacak şekilde inşa edilen ilk oda, muhtemelen 16.yy. sonu veya 17.yy. başlarında III. Mehmed (1596-1603) tarafından bir Has Oda olarak yaptırılmış olmalıdır.
Kubbeli kasrın sol tarafında yer alan kapıdan geçilerek girilen diğer oda büyük olasılıkla IV. Mehmed (1648-1687) tarafından yaptırılmıştır. Her iki odaya da zaman içinde ara katlar; renkli ahşap şirvanlar yapılarak ilginç bir iç mimari kompozisyon oluşturulmuştur. Yapılan restorasyon çalışmaları sırasında Şehzâdegân Dairesi de denilen bu odaların özgün şeklini ortaya çıkartmak için ahşap kısımlar kaldırılmıştır.
Kaynak: www.topkapisarayi.gov.tr
Twin Kiosk / Apartments of the Crown Prince
The Twin Kiosk / Apartments of the Crown Prince (Cifte Kasirlar / Veliahd Dairesi) consists of two privy chambers built in the 17th century, at different times. The building is connected to the palace and consists of only one storey built on an elevated platform to give a better view from inside and shield views from the outside.
The interior consists of two large rooms, dating from the reign of Sultan Murat III, but are more probably from the reign of Ahmed I. The ceiling is not flat but conical in the kiosk style, evoking the traditional tents of the early Ottomans. As in tents, there is no standing furniture but sofas set on the carpeted floor on the side of the walls for seating. These chambers represent all the details of the classical style used in other parts of the palace. The pavilion has been completely redecorated, and most of the Baroque woodwork has been removed. The decorative tiles, reflecting the high quality craftsmanship of the Iznik tile industry of the 17th century, were removed in accordance with the original concept and replaced with modern copies. The paintwork of the wooden dome is still original and is an example of the rich designs of the late 16th/early 17th centuries. The fireplace in the second room has a tall, gilded hood and has been restored to its original appearance. The window shutters next to the fireplace are decorated with nacre intarsia. The windows in coloured glass look out across the high terrace and the garden of the pool below. The spigots in these windows are surrounded with red, black and gold designs.
The crown prince (Sehzadeler) lived here in seclusion; therefore, the apartments were also called kafes (cage). The crown prince and other princes were trained in the discipline of the Ottoman Harem until they reached adulthood. Afterwards, they were sent as governors to Anatolian provinces, where they were further trained in the administration of state affairs. From the beginning of the 17th century onward, the princes lived in the Harem, which started to have a voice in the palace administration. The Twin Kiosk was used as the privy chamber of the crown prince from the 18th century onward.
Source: Wikipedia
Roma Deniz Kapısı
Bu batı duvarının en dikkat çekici kısmı kuşkusuz anıtsal Roma Deniz Kapısı'dır (açılış: 5.90 m. Genişliğinde). Her iki tarafta iki niş bulunan bu yapının, limandan Roma tapınağına giden bir sütunlu caddenin başlangıç noktasını oluşturan geçit kapısı olduğu varsayılabilir. Orta Çağ'da kapı, iç devre yapısına yerleştirildi ve orijinal durumunda bırakıldı. Günümüzde restore edilen kapının duvar tekniğinin Bizans döneminden kalma kale duvarı tekniğiyle uyuşmadığına dikkat edin.
The Roman Sea Gate
The most remarkable part of this west wall is undoubtedly the monumental Roman Sea Gate (opening: 5.90 m. wide), which dates from the latter half of the 2nd or from the 3rd century AD. This structure, with two niches on each side, may be assumed to be the parade gate that formed the starting point of a colonnaded street leading from the port to the Roman temple. In the Middle Ages the gate was inserted in the construction of the inner circuit and is left in its original state. Notice that the masonry technique of the gate, restored today, does not match with that of the castle wall from Byzantine times.
Children are Turkey's largest demographic group. There are 27 million people under the age of 19. That’s 36% of the total population./ Çocuklar, ülkenin en büyük demografik grubudur. 19 yaşın altında tahmin edilen 27 milyon kişi toplam nüfusun yüzde 36’sını temsil etmektedir. (unicef) SANLIURFA (2007)
NO PHOTOSHOP PHOTOGRAPHY
Kıvılcım çıkartır bazı emekler karşılık olarak. sadece alın teri değildir, bilgi birikimidir, sezgi gücüdür, tecrübedir. Uzaya gönderilecek uydu değildir küçük sanayide imal edilenler. İmal edilen parça yerine otursun yeterdir. o yüzden bazı işler elle, bazıları hassas makinelerle imal edilir. Annemin tekerlekli sandalyesinin araba bagajına girebilecek şekilde portatif parçalara ayrılması işindeyiz Resul ustayla. Otuz yıldan fazladır tanırım, artık dost, arkadaş kategorisi içindedir benim için. Sadece çayını içmek için bile uğrarım fırsat bulduğumda. Çıraklarından birine parçayı sabit tutmasını söylemiş. O da parçayı tutarken sıçrayan kıvılcımlardan belki gözüme kaçar endişesi ile kafasını çevirmiş başka yere. Kerata bir tane şeffaf plastik gözlük taksa hiç endişesi olmayacak ,işyerinde var halbuki. Resul ustanın öyle bir korkusu yok, çünkü o kıvılcımların gözüne kadar erişemeyeceğini biliyor tecrübesiyle.
Biga ikinci sanayide bir kıvılcım şöleni. Selam olsun Tornacı Resul Cesur ve çalışanlarına.
Nikon D300S + Tamron Adaptall-2 BBAR SP 35-80 f:2.8-3.8 CF Macro Model 01A
İtalya'nın Kastelorizo'yu işgalinden sonra, o zamanlar odun hasadı nedeniyle yaz aylarında geçici olarak iskan edilen Kekova, İtalya ile Türkiye arasında tartışmalıydı. İtalya ile Türkiye arasındaki 1932 Sözleşmesi onu Türkiye'ye devretti.
Kuzey tarafında, 2. yüzyılda bir depremle yıkılan antik bir kent olan Dolchiste/Dolikisthe'nin kısmen batık kalıntıları vardır. Bizans İmparatorluğu döneminde yeniden inşa edilen ve hala gelişen, sonunda Arap akınları nedeniyle terk edildi. Tersane ("tersane" anlamına gelir, çünkü körfezi antik bir Xera kenti ve tersane, Bizans kilisesinin kalıntıları ile birlikte) adanın kuzeybatısındadır.
Kekova bölgesi, 18 Ocak 1990 tarihinde TC Çevre ve Orman Bakanlığı tarafından özel sit alanı ilan edilmiştir. Her türlü dalış ve yüzme yasaktı ve devlet dairelerinin özel izinlerine tabiydi. Daha sonraki yıllarda batık şehrin bulunduğu kısım hariç yasak kaldırılmıştır.
After the Italian occupation of Kastelorizo, Kekova — which at that time was temporarily inhabited during summer because of wood harvest — was disputed between Italy and Turkey. The 1932 Convention between Italy and Turkey assigned it to Turkey.
On its northern side there are the partly sunken ruins of Dolchiste/Dolikisthe, an ancient town which was destroyed by an earthquake during the 2nd century. Rebuilt and still flourishing during the Byzantine Empire period, it was finally abandoned because of Arab incursions. Tersane (meaning "dockyard", as its bay was the site of an ancient city Xera and dockyard, with the ruins of a Byzantine church) is at the northwest of the island.
The Kekova region was declared a specially protected area on 18 January 1990 by Turkish Ministry of Environment and Forest. All kinds of diving and swimming were prohibited and subject to special permits from governmental offices. In later years the prohibition has been lifted except for the part where the sunken city is.
Temenni tepesi
Ürgüp şehir merkezinden yaklaşık 80 metre yükseklikte bulunan Temenni Tepesi 1288 yılında bina olmuştır ve her yıl binlence kişi tarafından ziyaret edilmektedir.
Temenni sözcüğü eski sümer dilinde kutsal alan- dua etme yeri ve kurban kesme alanı anlamlarına gelmektedir. Tepenin de zirvesinde bulunan türbede dilekler dilenip çaputlar bağlanmasından dolayı Temenni Tepesi ismini aldığı ifade edilmiştir.
Temenni Tepesi’nde yalnız ayrıcaklı kişiler için yapılmış anıt mezarların yanı sıra iki tane de kümbet bulunmaktadır. Tepenin giriş kısmının sağında bulunan kümbet türbe olarak yapılmıştır ve yanında da bir mezar bulunmaktadır. Rivayetlere göre türbe olarak yapılan kümbet IV. Rüknettin Kılıçarslan’a aittir. Tarihi Anadolu Selçuklu dönemine kadar uzanan tepenin, Sultan IV. Rüknettin Kılıçarslan’nin (1246–1266) o dönemlerde çıkan Moğol istilası ve taht kavgalarından dolayı bu bölgeye kaçtığı ve daha önceden Araslan Kayalıkları ile ifade edilen bu bölgede yakalanıp öldürüldüğünden dolayı bu türbenin yaptırıldığı bilinmektedir. Yanında bulunan mezarın ise ilerleyen tarihte yine bu bölgede yakalanıp öldürülen Sultan III. Alaeddin Keykubat’a (1297–1304) ait olduğu bilinmektedir. Ayrıca rivayetlerde anlatılan bu türbe ve mezar Kılıçarslan Gazi Türbesi ve Anıt Mezarları şeklinde ifade edilmektedir ve sultanların asıl mezarının Konya ilinde olduğu bilinmektedir.
Temenni Tepesi’nin orta kümbetinde Ürgüp’ün ilk kütüphanesi bulunmaktadır. Bu kütüphane aslen Ürgüplü olmayan ve saraydan sürülerek 817 cilt el yazması eserle bölgeye gelen Tahsin Ağa tarafından yaptırılmıştır. Fakat kütüphane 1952 yılında Mustafa Güzelöz tarafından ilçe merkezinde bulunan bir binaya taşınmıştır.
Temenni Hill, which is approximately 80 meters above the city center of Ürgüp, was developed in 1288 and is visited by thousands of people every year.
The word Temenni means sacred space, place of prayer and sacrificial area in the ancient Sumerian language. It is stated that it is called Temenni Hill because wishes were made and pieces of cloth were tied in the tomb at the summit of the hill.
In addition to the monumental tombs built for privileged people, there are also two tombs on Temenni Hill. The tomb on the right of the entrance of the hill was built as a tomb and there is a grave next to it. According to legend, the tomb built as a tomb belongs to Sultan Rüknettin Kılıçarslan IV. The history of the hill dates back to the Anatolian Seljuk period and it was built by It is known that this tomb was built because Rüknettin Kılıçarslan (1246–1266) fled to this region due to the Mongol invasion and throne fights that broke out at that time and was caught and killed in this region, which was previously known as Araslan Rocks. It is known that the tomb next to it belongs to Sultan Alaeddin Keykubat III (1297–1304), who was also caught and killed in this region at a later date. In addition, this tomb and tomb mentioned in the narrations are referred to as Kılıçarslan Gazi Tomb and Monumental Tombs and it is known that the real tomb of the sultans is in Konya province. The first library of Ürgüp is located in the central dome of Temenni Hill. This library was originally built by Tahsin Ağa, who was not from Ürgüp and was exiled from the palace and came to the region with 817 volumes of manuscripts. However, the library was moved to a building in the district center by Mustafa Güzelöz in 1952.
De Temenni-heuvel ligt ongeveer 80 meter boven het stadscentrum van Ürgüp en werd in 1288 ontwikkeld. Jaarlijks bezoeken duizenden mensen de heuvel.
Het woord Temenni betekent heilige ruimte, gebedsplaats en offerplaats in de oude Sumerische taal. Er wordt gezegd dat de heuvel de naam Heuvel der Wensen kreeg omdat er bij het graf boven op de heuvel wensen werden gedaan en repen stof werden vastgebonden.
Naast de monumentale graven die voor bevoorrechte mensen zijn gebouwd, bevinden zich op de Temenni-heuvel ook twee graven. De koepel aan de rechterkant van de ingang van de heuvel werd gebouwd als mausoleum en ernaast ligt een graf. Volgens de legende werd het graf in de 4e eeuw gebouwd. Het behoort tot Rüknettin Kılıçarslan. De geschiedenis van de heuvel gaat terug tot de Anatolische Seltsjoekenperiode en werd ontwikkeld door Sultan Rüknettin Kılıçarslan IV. Het is bekend dat dit graf werd gebouwd omdat Rüknettin Kılıçarslan (1246-1266) naar deze regio vluchtte vanwege de Mongoolse invasie en troonstrijd die toen plaatsvonden en werd gevangengenomen en gedood in deze regio, voorheen bekend als de Araslan-rotsen. Het graf ernaast behoort toe aan Sultan Alaeddin Keykubat III (1297-1304)., die in dezelfde regio werd gevangengenomen en vermoord. Bovendien worden dit graf en het graf die in de overleveringen worden beschreven, het Kılıçarslan Gazi Graf en de Monumentale Graven genoemd. Het is bekend dat het echte graf van deze sultans zich in de provincie Konya bevindt.
De eerste bibliotheek van Ürgüp bevond zich in de centrale koepel van de Temenni-heuvel. Deze bibliotheek werd gebouwd door Tahsin Ağa, die oorspronkelijk niet uit Ürgüp kwam en uit het paleis werd verbannen. Hij kwam met 817 manuscripten naar de regio. In 1952 verhuisde de bibliotheek echter door Mustafa Güzelöz naar een gebouw in het stadscentrum.
Bir Ramazan gecesi, Üsküdar sahilinden; Kız Kulesi, Sultanahmet Cami, Ayasofya seyirlerinizde...
Gecelerinde nur yağar, rahmet yağar Ramazan'ın...Affedilenlerden, Cenabı Hakk'ın, Efendimiz (salat ve selam O'nun üzerine olsun) muhabbetine kabul edilenlerden oluruz inşallah...
Konak - İzmir -Türkiye/Turkey
All rights reserved © Yener ÖZTÜRK
İZMİR
Did You Know That... ?
• Izmir was established at least 5000 years ago.
• Epic poet Homer”(9th century B.C), the author of “the Iliad and the Odyssey” was born in Izmir.
• Three of the “Seven Churches” which were mentioned in Bible are in İzmir.
• One of the Seven Wonders of the antiquity, Temple of Artemis is at Ephesus.
• The symbol of the ancient city of Izmir was a lion’s head.
• Parchment paper was first invented in Pergamon.
• The Phokaians built 50- oared boats carrying 500 passengers.
• Phokaians established colonies in the western Mediterranean such as “Velia” in Italy, “Ampurias” in Spain and “Marseilles” in France.
• The earliest temple dedicated to the goddess Athena was constructed in Izmir.
• Izmir was mentioned by famous historian Heredos as” the city under the most sublime blue sky and on the remarkable climate”.
• Alexander the Great was told by Aristo, the philosopher like the following “ If you do not see Smyrna you remain lacking”.
• Xenophanes, philosopher and poet of Colophon lived in the 6th century B.C.
• The famous philosopher Heraclitus(540-480 B.C) lived in Ephesus.
• The famous philosopher Anaxagoras (500-428 B.C) lived in Clazomenae.
• Bucolic poet Bion (3rd century B.C) lived in Izmir.
• Famous physician Galen (131-210.A.D) lived in Pergamon.
• The first church dedicated to Virgin Mary was built at Ephesus
• Virgin Mary’s House where she spent her last days is in Selçuk
• St. John wrote the Bible at Ephesus and died there.
• On his 3rd missionary journey St. Paul preached at Ephesus Theatre.
• Cleopatra spent the winter of the year 188 in Ephesus together with Antonius.
• French poet Lamartine, French authors Chateubriand, Theophile Gautier, and Gustave Flaubert visited Izmir.
• Pope Paul VI and Pope John II visited the Virgin Mary’s House in 1967 and 1979 respectively.
• International Art Festival hosted Ray Charles, Paco De Lucia, Joan Baez, Martha Graham Dance Company, Tanita Tikaram, Jethro Tull, Leningrad Philarmony Orchestra, Christ De Burg, Sting, Moscow State Philarmony Orchestra, Jan Garbarek, Red Army Chorus, Academy of St. Martin in the Field, Kodo, Chick Corea, New York City Ballet, Nigel Kennedy, Brayn Adams, James Brown in Izmir, Ephesus and Çeşme.
• Famous singer Dario Moreno lived in Izmir.
• Bademler is the first and only village which has theatre in Turkey.
BUNLARI BİLİYOR MUYDUNUZ ?
İzmir’in en az 8000 yıllık bir tarihe sahip olduğunu,
Dünya'nın en büyük 3.Heykeli ünvanı bulunan Buca-Mevlana Heykeli'nin İzmirde olduğunu,
Iliada ve Odysseus”un yazarı Homeros’un İzmir’li olduğunu,
İncil’de sözü edilen “Yedi Kilise”den üçünün İzmir ili sınırları içinde olduğunu,
Dünyanın Yedi Harikasından biri olan Artemis Tapınağı’nın Selçuk’ta olduğunu,
.Parşömen kağıdının Bergama’da keşfedildiğini,
Eski dönemlerde Foçalıların 50 kürekli ve 500 yolcu taşıyan tekneler inşaa ettiklerini,
Eski Foçalıların Batı Akdeniz’de bir çok koloni kurduklarını, bunlardan bazılarının İtalya’da“Velia”, İspanya’da “Ampurias” ve Fransa’da “Marsilya” olduğunu,
Tanrıça Athena adına inşa edilen ilk tapınağın İzmir’de inşaa edildiğini,
Filozof ve şair olan Xenophanes’in İ.Ö. 6. yy’da Kolofon’da yaşadığını,
“Bir nehirde iki kez yıkanılmaz” diyerek her şeyin değiştiğini söyleyen ünlü filozof Heraklit’in (İ.Ö 540-480) Efes’te yaşadığını
Filozof Anaxagoras’ın (500-428 B.C) Clazomenae’de, (bugünkü Urla) yaşadığını,
Eski çağın ünlü hekimi Galen’in (131-210.İ.S.) Bergama’da yaşadığını,
Meryemana için yapılan ilk kilisenin Efes’te olduğunu,
İncil’in dört yazarından biri olan St. John’un Selçuk’ta öldüğü ve burada gömüldüğünü,
Mısır Kraliçesi Kleopatra’nın 188 yılının kışını Antonious ile birlikte Efes’te geçirdiğini,
Fransız yazar ve şairlerden Lamartine, Chateubriand, Theophile Gautier, and Gustave Flaubert’in İzmir’i ziyaret ettiklerini,
Papa VI. Paul’un 1967 ve Papa II. John’un 1979 yılında Meryemana Evini ziyaret ettiklerini,
Uluslararası “İzmir Festivali” kapsamında Ray Charles, Paco De Lucia, Joan Baez, Martha Graham Dance Company, Tanita Tikaram, Jethro Tull, Leningrad Philarmony Orchestra, Christ De Burg, Sting, Moscow State Philarmony Orchestra, Julio Iglesias, Jan Garbarek, Red Army Chorus, Academy of St. Martin in the Field, Kodo, Chick Corea, New York City Ballet, Nigel Kennedy, Brayn Adams, Elton John ve James Brown’un İzmir’e geldiklerini,
Ünlü şarkıcı Dario Moreno’nun Izmir’de yaşadığını,
Bademler köyünün Türkiye’de tiyatroya sahip ilk ve tek köy olduğunu biliyor muydunuz?
Source / Kaynak:http://www.izmirkulturturizm.gov.tr/
Apollon Tapınağı / Apollon Temple
Roma Barışı olarak bilinen dönemde inşa edilen iki tapınaktan biri Side Apollon Tapınağı’dır. Bu tapınak adını; ışık, güzellik ve sanat tanrısı olarak hafızalarımıza kazınmış, Side kentinin baş tanrılarından olan Apollon’dan alır. Tapınak üzerinde Korint başlıklı sütunlar bulunmaktadır. Bizans bazilikasının tam ortasında kalan Apollon Tapınağı’nın bir kısmı bazilika yapımında kullanılmak için sökülür.Roma düzeninde ve peripteros planına uygun biçimde yapılandırılan bu tapınağın büyük sütunlarından bazıları restore edilip yerlerine konmuştur. M.S 150 yıllarına dayanan tarihiyle Apollon Tapınağı, tarihi kalıntılarıyla gerçekten görülmeye değer bir mirastır.
One of the two temples built in the period known as the Roman Peace is the Temple of Apollo in Side. The name of this temple; It takes from Apollo, one of the chief gods of the city of Side, engraved in our memories as the god of light, beauty and art. There are Corinthian capitals on the temple. A part of the Temple of Apollo, which is located in the middle of the Byzantine basilica, is dismantled to be used in the construction of the basilica. With its history dating back to 150 A.D., the Temple of Apollo is truly a heritage worth seeing with its historical remains.
Simena antik kent tarihi hakkındaki en net bilgiler MS.1.yüzyılda Roma İmparatorluğu komutanı, filozof Pilinius tarafından anılmış olmasına rağmen bölgede yapılan arkeolojik yüzey çalışmaları ve bilimsel araştırmalar neticesinde kent tarihinin yakın bilgileri Likya döneminde yazılmış kitabe ve Aperlai’de bulunan gümüş sikkeden kuruluş tarihinin MÖ.4. yüzyıl başlarında imar edildiği sanılmaktadır. Küçük Likya bölgesi kent yerleşimi olan ören yeri günümüze dek ayakta kalmış yapılarından biri antik kent'i çevreleyen kale ile karşımıza çıkmaktadır. Kent, Aperlai başkanlığında Apollonia ve İsinda’nın da dâhil olduğu bir federasyona üyesi olduğu antik kayıtlarda geçmektedir. Simena antik yerleşimTürkiye’de denizden ulaşılabilen nadir antik kentlerinden biridir. Kekova Adası ve çevresindeki kıyılarda doğal, kültürel ve coğrafi değerlerin korunması amacıyla oluşturulmuş olduğu sanılmaktadır. 260 kilometrekare alanı kaplayan Kekova Özel Çevre Koruma Alanı’nın içerisinde yer alan Simena Antik Kenti, birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tescillidir. 2002 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle yapılan bilimsel çalışmaların güzümüzde devam ettiği antik kent ve çevresinde elde edilen arkeolojik bulgular ve nümismatik veriler Kekova yerleşim ve çevresindeki batıkların Antik Çağ'da tüm Akdeniz, Ege ve Karadeniz uygarlıkları ile yoğun ticaret ilişkisi içerisinde olduğu göstermektedir.
Although the clearest information about the ancient city history of Simena was mentioned by the philosopher Pilinius, the commander of the Roman Empire in the 1st century AD, as a result of the archaeological surface studies and scientific researches carried out in the region, the close information about the city history is from the inscription written in the Lycian period and the silver coin found in Aperlai, it is thought to have been built at the beginning of the 4 century BC. The ruins, which is an urban settlement in the Little Lycia region, is one of the structures that have survived until today, with the castle surrounding the ancient city. It is mentioned in ancient records that the city was a member of a federation that included Apollonia and Isinda under the presidency of Aperlai. The ancient settlement of Simena is one of the rare ancient cities in Turkey that can be reached from the sea. It is thought that it was created in order to protect natural, cultural and geographical values on Kekova Island and its surrounding coasts. Located within the Kekova Special Environmental Protection Area, which covers an area of 260 square kilometers, the Ancient City of Simena is registered as a first-degree archaeological site. Archaeological findings and numismatic data obtained in and around the ancient city, where scientific studies carried out in 2002 with the permission of the Ministry of Culture and Tourism, continue today, show that the Kekova settlement and its surrounding shipwrecks were in intense trade relations with all Mediterranean, Aegean and Black Sea civilizations in Antiquity.
Şeyh Şemsi Tebrizi Parkı / Şeyh Şemsi Tebrizi Park
Şems-i Tebrizi Câmi ve Türbesi / Shams of Tebriz Mosque and Tomb
Mevlana Celaleddin Rumi'nin hayatında en önemli değişimi Şems-i Tebrizi ile karşılaşmasıyla başlar. Şems, Mevlana'nın hayatında yeni ufukların açılmasını sağlamış, onun kamil bir halk aşığı olma yolculuğunda yoldaşı olmuştur.
Konya Alâeddin Tepesi’nin doğusunda, geniş bir park içinde bulunan Şems-i Tebrizi Türbe ve Mescidi birbirine bitişiktir. Türbe, klâsik Selçuklu kümbetleri tipindedir. Üstü sonradan örtülen kurşun bir çatı ile kaplıdır ve kubbenin altında büyük bir sanduka mevcut olup burada Şems-i Tebrizi’nin naaşının olduğu kabul edilmektedir. Hz. Mevlâna'nın düşünce hayatından çok önemli bir yere sahip olan Şems-i Tebrizi’nin Türbesi ve Mescidi Konya'da en çok ziyaret edilen yerlerden biridir.
The most important change in Mevlana Celaleddin Rumi's life begins with his encounter with Shams of Tebriz. Shams opened new horizons in Mevlana's life and became his companion in his journey to become a decent public lover.
Shams of Tebriz tomb and mosque, located in a large park to the east of Konya Alaeddin Hill, are adjacent to each other. The tomb is in the type of classical Seljuk cupolas. It is covered with a lead roof, which was covered later, and there is a large sarcophagus under the dome, where it is accepted that the body of Shams ofTabriz is located. The tomb and mosque of Shams of Tebriz, which has a very important place in Hz. Mevlana's thought life, is one of the most visited places in Konya.
Mevlana
Mevlana was born in the city of Belh of the Horasan country which falls within the boundaries of current Afghanistan, on September 30, 1207.
Mevlana's father was Bahaeddin Veled, the son of Hüseyin Hatibi, who, besides being one of the notables of city, was also known in his life time as the"Sultan of the Scholars". His mother was Mümine Hatun, the daughter of Rükneddin, who was the Emir of Behl. Sultanü'l - Ulema Bahaeddin Veled, because of certain political incidents and the approaching Mongolian invasion could no longer stay in the city. Thus, in the year 1212 or 1213 Sultanü'l - Ulema left Behl with the members of his family and close friends.
His first stop was Nişabur where he met the well known Sufi Feridüddin Attar. There, despite his young age Mevlana was noticed by Feridüddin Attar who showed his appreciation and approval of the young man.
Sultanü'l - Ulema moved from Nişabur to Baghdat and later took off for Kaaba through Küfe. On his way back from the priglimage he stopped at Damascus and from Damascus he reached Larende (Karaman) passing through Malatya, Erzincan, Sivas, Kayseri and Niğde. They settled in the theological school (medrese) built by Subaşı Emir Musa.
Sultanü'l - Ulema and his family who arrived at Karaman in 1222, stayed there for 7 years. There, Mevlana married Gevher Hatun who was the daughter of Şerefeddin Lala. The marriage gave Mevlana two sons named Sultan Veled and Alaeddin Çelebi. Years later, with Gevher Hatun dead, Mevlana married for a second time with Kerra Hatun, who was a widow with a child. Second marriage also gave him two sons, Muzaferreddin and Emir Alim Çelebi, and a daughter called Melike Hatun.
During those years the greater part of Anatolia was under the reign of the Seljuk State and Konya was the capital. Hence Konya was bestowed with works of art and artists, and scholars were abundant in the city. In short, Seljuk State headed by Alaeddin Keykubad, was enjoying its most spectacular days. Alaeddin Keykubad invited Sultanü'l - Ulema Bahaeddin Veled from Karaman and asked him to settle in Konya.
Bahaeddin Veled accepted the invitation of the Sultan and arrived in Konya on May 3, 1228 with his family and friends. Sultan Alaeddin met them with great ceremony and allocated the Altunapa (İplikçi) Medrese (theological school) to their use.
Sultanü'l - Ulema died in Konya on January 12, 1231. The rose garden of the Seljuk palace was chosen for his grave and he was buried at the same spot the grave stands today at the Mevlevi lodge which is now used as a museum. When Sultanü'l - Ulema passed away, his students and followers gathered around Mevlana, regarding him as the sole heir of his father. In fact Mevlana had become a great scientific and religous scholar and was sermoning at the İplikçi Medrese. His sermons were drawing large crowds.
Mevlana met Şems-i Tebrizi on November 15, 1244. Mevlana found in his character "the existance of absolute maturity" and saw in his face "the spiritual lights of God". However their companionship did not las long as Şems suddenly died. After this death, Mevlana went into long years of seclusion. In later years, Selahaddin Zerkubi and Hüsameddin Çelebi tried to compansate the loss of Şems-i Tebrizi
Mevlana, who summarized his life with the words, "I was raw, cooked and then burned" died on Sunday, December 17,1273. He had willed his burial prayers to be led by Sadrettin Konevi. However, Sadrettin Konevi was completely shattered with the death of Mevlana whom he loved greatly, and fainted at the ceremony. The prayer was then led by Kadı Sıraceddin.
Mevlana believed the day of death to be a day of rebirth. Death would take him to his beloved; that is, the God. With this believe he was referring to the day of death as "Şeb-i Arus" which means wedding day or the bridal night and willed his friends not to cry and wail after him.
"When we are dead, do not turn your eyes to the ground, seeking my grave! My grave will be in the hearts of the wise" Hz. Mevlana
www.trtube.com/izle.php?v=nqypoaceof
istek üzerine türkçe bir metin ....
ŞEB-İ ARÛS
Mevlânâ'nın ölüm gününün hatırası olarak yapılan merasim hakkında kullanılan bir tabir. İkindi vaktinden sonra Kur'an okumak ve Aynü'l-Cem' yapılmak sûretiyle icra edilen bu merasimin gecesine aynı zamanda "Leyletü'l-Arûs" da denilir. Şeb, Farsça; Leyle, Arapça "gece" demek olduğu için tabirlerin ikisi de aynı manâya delâlet etmektedir.
Mevlânâ Celaleddin ölüm gününü "Hakk'a vuslat", "Düğün günü" saymıştır (Hilmi Yücebaş, Edebiyatımızda Mevlânâ, (Konya İl Yıllığı), Konya 1973, 30)
Bilindiği gibi, Mevlâna (hicrî 672) miladî 17 Aralık 1273'de Pazar günü akşam üstü güneş gözden kaybolup, Konya ufuklarını kızıla boyarken bu âlemden can ve bekâ âlemine göç etmiştir. Mevlânâ ölümünü gerdek gecesi "Şeb-i Arûs" "Sevgiliye kavuşma" günü olarak kabullenmişti. Şeb-i Arûs, fedakârlıkla başlar, ölüm boyunca devam eder, öbür âleme kavuşmakla tamamlanır.
Mevlânâ, "Ölümümüzden sonra mezarımızı yerde arama, arif kişilerin gönlündedir. Bizim mezarımız. Burada ölüm (olarak) tezahür ediyorsa da orada doğumdur" der. Yine Rabbine, "Ölmek şeker gibi tatlı bir şey, canı sen aldıktan sonra seninle olunca da tatlı candan da tatlıdır, ölüm" şeklinde seslenir. Böylelikle ölüme bir başka açı kazandırır (Alişan Özattila, Hak Aşığı Mevlânâ Celâleddin, 180-181).
Gerçekte iki türlü ölüm vardır. Birincisi, nefsi (egoyu) feda ederek oluşan "manevî ölüm". Yani Hz. Peygamber (s.a.s.)'in "Ölmeden evvel ölünüz” emrince "Hak'ta yok olmak" anlamındadır. Bu ölüme, "ilk vuslat" adını da verebiliriz. İkinci ölüm ise, "fizikî ölüm"dür. Bugüne kadar, Şeb-i Arûs olarak kabul ettiğimiz, canın beden kafesinden kurtularak aslına döndüğü, katrenin denize, can ummanına erdiği an. Ki bu an "vuslat gecesi" olarak isimlendiriliyor (Feyzi Halıcı, Mevlânâ Sevgisi, 20).
Mevlânâ'da Vuslat Anlayışı
Mevlânâ, "Herkes ayrılıktan bahsetti, bense vuslattan" der. Kendinin ölüm ve vuslat anlayışını, Kur'an-ı Kerim'in bir âyetinin ışığı altında tetkik edip anlamak mümkündür:
"Her nefis ölümü tadacaktır. Sonra ancak bize döndürüleceksiniz" (el-Ankebût, 29/57).
Âyette geçen "dönmek" kelimesi, Allah'a kavuşulacağını, "vuslatı" açık bir ifadeyle "müjdelemekte"dir. Bu müjdeyi benimseyen, ona sımsıkı sarılan Mevlânâ, ölümü bir ayrılık değil, bir vuslat olarak kabul eder.
Mevlânâ'nın ölüm anlayışına gelince; "Bir devir sistemi içinde hayatın anlamı, ruhun ölümsüzlüğü ve Allah'a, vuslatın yolu ölümden geçmektedir" tarifiyle zemin kazanır ve Mevlânâ'da ölüm, "Mutlak ve ölümsüz Varlık'a veya diğer ifadeyle "asla" bir rücû hareketi ile" zirveye ulaşır.
Mevlânâ, ölümü kişinin aslına dönüşü veya menşein ilâhi bir cevher olması hasebiyle "Allah'a dönüş" olarak telâkki eder.
Bir başka ifadeyle ölüm, "Cismin ortadan kalkması değil, Allah'a doğru uçmasıdır."
Mevlânâ bu hususu şöyle ifade eder:
"Bizi Elest harabatından getirdiler. Coşmuş, dağılmış ve kendinden geçmiş olarak getirdiler. Yine harabat tarafına çekecekler. (Bizi) yoktan var ettikleri için" (Mevlânâ, Rubaiyyat, 672/1 14).
"Hele ölümden bir kurtulsun, kurtuluşa ulaşın; çünkü sevgiliyi görmek âb-ı hayattır." (Mevlânâ, Mesnevî, Terc., A. Gölpınarlı, III, Beyit 4607).
"Çünkü tiksinmek, kötü gelmek ortadan kalkarsa o ölüm, ölüm değildir ki. Görünüşte ölümdür, gerçekteyse göçüş" (Mevlânâ, Mesnevî Terc., A. Gölpınarlı, III, 4613).
Apollon Tapınağı / Apollon Temple
Roma Barışı olarak bilinen dönemde inşa edilen iki tapınaktan biri Side Apollon Tapınağı’dır. Bu tapınak adını; ışık, güzellik ve sanat tanrısı olarak hafızalarımıza kazınmış, Side kentinin baş tanrılarından olan Apollon’dan alır. Tapınak üzerinde Korint başlıklı sütunlar bulunmaktadır. Bizans bazilikasının tam ortasında kalan Apollon Tapınağı’nın bir kısmı bazilika yapımında kullanılmak için sökülür.Roma düzeninde ve peripteros planına uygun biçimde yapılandırılan bu tapınağın büyük sütunlarından bazıları restore edilip yerlerine konmuştur. M.S 150 yıllarına dayanan tarihiyle Apollon Tapınağı, tarihi kalıntılarıyla gerçekten görülmeye değer bir mirastır.
One of the two temples built in the period known as the Roman Peace is the Temple of Apollo in Side. The name of this temple; It takes from Apollo, one of the chief gods of the city of Side, engraved in our memories as the god of light, beauty and art. There are Corinthian capitals on the temple. A part of the Temple of Apollo, which is located in the middle of the Byzantine basilica, is dismantled to be used in the construction of the basilica. With its history dating back to 150 A.D., the Temple of Apollo is truly a heritage worth seeing with its historical remains.
Kuzey Bizans Kapısı / North Byzantine Gate
Pamukkale Hierapolis Antik Kenti Kuzey Bizans Kapısı, Hierapolis kentinde yapılan sur sistemine dahil olan Kuzey kapı M.S IV. yüzyıl sonuna tarihlenmektedir. Kuzey Kapı, Güney Kapı’ya simetrik olarak Bizans Döneminde kentin anıtsal girişini oluşturur. Devşirme malzeme ile inşa edilen kapı, kare planlı iki kule ile desteklenmiştir.Kapıda taşıyıcı arkhitravın üzerinde yer alan zarif kemer, haç motifi ile bezelidir. Diğer Hristiyan sembolleri arkhitravın ön cephesini süslemekteydi.
Girişin iki yanında, antik şehri kötü etkilerden korumak üzere, apotropeik olarak duran arslan, panter, gorgo başı ile bezeli, muhtemelen daha eski bir yapıda kullanılmış olan, dört adet konsol günümüze ulaşmıştır.
Pamukkale Hierapolis Ancient City Northern Byzantine Gate, the Northern gate is included and built in the city wall system in Hierapolis city. It is dated to the end of the IV century. North Gate forms the monumental entrance of the city symmetrically to the South Gate during the Byzantine Period. The door, built with spolia material, is supported by two towers with a square plan. The elegant arch located on the carrier archithra is decorated with a cross motif. Other Christian symbols adorned the front facade of the architrave.
On both sides of the entrance, to protect the ancient city from bad influences, four consoles, which were decorated with an apotropeic lion, panther, gorgo head and probably used in an older structure, have survived.
Biga'yı şöyle doyasıya izleyebilmeniz için şahane bir fırsat Balıkkaya üzerine yapılmış tesisler. Hatta şimdilerde 400mm odak uzaklığına sahip (fotoğrafçı diliyle) dürbünlerde koymuşlar 40X10 tabir edilenlerden. Bir liralık madeni parayı atıyorsunuz kumbarasına görüntüyü ücretsiz izlemenizi engelleyen perde kalkıyor dürbünün önünden ve Biga'yı doyasıya izleyebiliyorsunuz. Bu alanda yapmanızı tavsiye edebileceğim en güzel etkinlik ise arkadaş topluluyla gitmeniz ve semaver çayı içmeniz. Biz üç kişilik aile düzeninde çıktığımızda açıkçası bir semaver dolusu çay bize çok gelmişti. Fakat demlenen çay gerçekten nefis. İster açık havadaki masalarda, ister pergola tabir edilen minik odacıklar şeklinde inşa edilmiş alanlarda olun oturmak için fakat semaver çayını tadın ve Biga ovasını çepeçevre izleyin derim. 2015 yılı yazından bir Biga manzarası huzurunuzda.
Günahıyla sevabıyla Biga.
Nikon D300S + Nikkor 18-200mm f:3.5-5.6 VRII IF-ED
Temenni tepesi
Ürgüp şehir merkezinden yaklaşık 80 metre yükseklikte bulunan Temenni Tepesi 1288 yılında bina olmuştır ve her yıl binlence kişi tarafından ziyaret edilmektedir.
Temenni sözcüğü eski sümer dilinde kutsal alan- dua etme yeri ve kurban kesme alanı anlamlarına gelmektedir. Tepenin de zirvesinde bulunan türbede dilekler dilenip çaputlar bağlanmasından dolayı Temenni Tepesi ismini aldığı ifade edilmiştir.
Temenni Tepesi’nde yalnız ayrıcaklı kişiler için yapılmış anıt mezarların yanı sıra iki tane de kümbet bulunmaktadır. Tepenin giriş kısmının sağında bulunan kümbet türbe olarak yapılmıştır ve yanında da bir mezar bulunmaktadır. Rivayetlere göre türbe olarak yapılan kümbet IV. Rüknettin Kılıçarslan’a aittir. Tarihi Anadolu Selçuklu dönemine kadar uzanan tepenin, Sultan IV. Rüknettin Kılıçarslan’nin (1246–1266) o dönemlerde çıkan Moğol istilası ve taht kavgalarından dolayı bu bölgeye kaçtığı ve daha önceden Araslan Kayalıkları ile ifade edilen bu bölgede yakalanıp öldürüldüğünden dolayı bu türbenin yaptırıldığı bilinmektedir. Yanında bulunan mezarın ise ilerleyen tarihte yine bu bölgede yakalanıp öldürülen Sultan III. Alaeddin Keykubat’a (1297–1304) ait olduğu bilinmektedir. Ayrıca rivayetlerde anlatılan bu türbe ve mezar Kılıçarslan Gazi Türbesi ve Anıt Mezarları şeklinde ifade edilmektedir ve sultanların asıl mezarının Konya ilinde olduğu bilinmektedir.
Temenni Tepesi’nin orta kümbetinde Ürgüp’ün ilk kütüphanesi bulunmaktadır. Bu kütüphane aslen Ürgüplü olmayan ve saraydan sürülerek 817 cilt el yazması eserle bölgeye gelen Tahsin Ağa tarafından yaptırılmıştır. Fakat kütüphane 1952 yılında Mustafa Güzelöz tarafından ilçe merkezinde bulunan bir binaya taşınmıştır.
Temenni Hill, which is approximately 80 meters above the city center of Ürgüp, was developed in 1288 and is visited by thousands of people every year.
The word Temenni means sacred space, place of prayer and sacrificial area in the ancient Sumerian language. It is stated that it is called Temenni Hill because wishes were made and pieces of cloth were tied in the tomb at the summit of the hill.
In addition to the monumental tombs built for privileged people, there are also two tombs on Temenni Hill. The tomb on the right of the entrance of the hill was built as a tomb and there is a grave next to it. According to legend, the tomb built as a tomb belongs to Sultan Rüknettin Kılıçarslan IV. The history of the hill dates back to the Anatolian Seljuk period and it was built by It is known that this tomb was built because Rüknettin Kılıçarslan (1246–1266) fled to this region due to the Mongol invasion and throne fights that broke out at that time and was caught and killed in this region, which was previously known as Araslan Rocks. It is known that the tomb next to it belongs to Sultan Alaeddin Keykubat III (1297–1304), who was also caught and killed in this region at a later date. In addition, this tomb and tomb mentioned in the narrations are referred to as Kılıçarslan Gazi Tomb and Monumental Tombs and it is known that the real tomb of the sultans is in Konya province. The first library of Ürgüp is located in the central dome of Temenni Hill. This library was originally built by Tahsin Ağa, who was not from Ürgüp and was exiled from the palace and came to the region with 817 volumes of manuscripts. However, the library was moved to a building in the district center by Mustafa Güzelöz in 1952.
De Temenni-heuvel ligt ongeveer 80 meter boven het stadscentrum van Ürgüp en werd in 1288 ontwikkeld. Jaarlijks bezoeken duizenden mensen de heuvel.
Het woord Temenni betekent heilige ruimte, gebedsplaats en offerplaats in de oude Sumerische taal. Er wordt gezegd dat de heuvel de naam Heuvel der Wensen kreeg omdat er bij het graf boven op de heuvel wensen werden gedaan en repen stof werden vastgebonden.
Naast de monumentale graven die voor bevoorrechte mensen zijn gebouwd, bevinden zich op de Temenni-heuvel ook twee graven. De koepel aan de rechterkant van de ingang van de heuvel werd gebouwd als mausoleum en ernaast ligt een graf. Volgens de legende werd het graf in de 4e eeuw gebouwd. Het behoort tot Rüknettin Kılıçarslan. De geschiedenis van de heuvel gaat terug tot de Anatolische Seltsjoekenperiode en werd ontwikkeld door Sultan Rüknettin Kılıçarslan IV. Het is bekend dat dit graf werd gebouwd omdat Rüknettin Kılıçarslan (1246-1266) naar deze regio vluchtte vanwege de Mongoolse invasie en troonstrijd die toen plaatsvonden en werd gevangengenomen en gedood in deze regio, voorheen bekend als de Araslan-rotsen. Het graf ernaast behoort toe aan Sultan Alaeddin Keykubat III (1297-1304)., die in dezelfde regio werd gevangengenomen en vermoord. Bovendien worden dit graf en het graf die in de overleveringen worden beschreven, het Kılıçarslan Gazi Graf en de Monumentale Graven genoemd. Het is bekend dat het echte graf van deze sultans zich in de provincie Konya bevindt.
De eerste bibliotheek van Ürgüp bevond zich in de centrale koepel van de Temenni-heuvel. Deze bibliotheek werd gebouwd door Tahsin Ağa, die oorspronkelijk niet uit Ürgüp kwam en uit het paleis werd verbannen. Hij kwam met 817 manuscripten naar de regio. In 1952 verhuisde de bibliotheek echter door Mustafa Güzelöz naar een gebouw in het stadscentrum.
Doner kebab or döner kebab is a dish of Turkish origin made of meat cooked on a vertical rotisserie.
Seasoned meat stacked in the shape of an inverted cone is turned slowly on the rotisserie, next to a vertical cooking element. The operator uses a knife to slice thin shavings from the outer layer of the meat as it cooks. The vertical rotisserie was invented in the 19th-century Ottoman Empire, and dishes such as the Arab shawarma, Greek gyros, Canadian donair, and Mexican al pastor are derived from this
Türkçe: 1855 yılında James Robertson tarafından çekilen ve ilk dönerci fotoğrafı olduğu kabul edilen kare. Karenin solundaki ahşap masanın üzerinde kuzu eti parçaları ve masanın diğer ucunda da arkasındaki çengele dizilmiş, odun kömürü ateşinde dönerek pişen döner kebap bulunuyor.
English: Taken by James Robertson in 1855; it is considered to be the first doner photo.
العربية: أقدم صورةٍ معروفةٍ لدونر كباب (نوعٌ من الكباب المصنوع من اللحم المطبوخ على مشواةٍ عموديّة)، التقطها المصور الإنجليزي جيمس روبرتسون عام 1855 ميلاديًا في الدولة العثمانية. يظهر على يسار الطاولة الخشبيَّة قطعةٌ من لحم الضأن، أما على الجانب الأيمن فيظهر دونر كباب على مشواةٍ عموديّة.
Date
Kuzey Bizans Kapısı / North Byzantine Gate
Pamukkale Hierapolis Antik Kenti Kuzey Bizans Kapısı, Hierapolis kentinde yapılan sur sistemine dahil olan Kuzey kapı M.S IV. yüzyıl sonuna tarihlenmektedir. Kuzey Kapı, Güney Kapı’ya simetrik olarak Bizans Döneminde kentin anıtsal girişini oluşturur. Devşirme malzeme ile inşa edilen kapı, kare planlı iki kule ile desteklenmiştir.Kapıda taşıyıcı arkhitravın üzerinde yer alan zarif kemer, haç motifi ile bezelidir. Diğer Hristiyan sembolleri arkhitravın ön cephesini süslemekteydi.
Girişin iki yanında, antik şehri kötü etkilerden korumak üzere, apotropeik olarak duran arslan, panter, gorgo başı ile bezeli, muhtemelen daha eski bir yapıda kullanılmış olan, dört adet konsol günümüze ulaşmıştır.
Pamukkale Hierapolis Ancient City Northern Byzantine Gate, the Northern gate is included and built in the city wall system in Hierapolis city. It is dated to the end of the IV century. North Gate forms the monumental entrance of the city symmetrically to the South Gate during the Byzantine Period. The door, built with spolia material, is supported by two towers with a square plan. The elegant arch located on the carrier archithra is decorated with a cross motif. Other Christian symbols adorned the front facade of the architrave.
On both sides of the entrance, to protect the ancient city from bad influences, four consoles, which were decorated with an apotropeic lion, panther, gorgo head and probably used in an older structure, have survived.
Apollon Tapınağı / Apollon Temple
Roma Barışı olarak bilinen dönemde inşa edilen iki tapınaktan biri Side Apollon Tapınağı’dır. Bu tapınak adını; ışık, güzellik ve sanat tanrısı olarak hafızalarımıza kazınmış, Side kentinin baş tanrılarından olan Apollon’dan alır. Tapınak üzerinde Korint başlıklı sütunlar bulunmaktadır. Bizans bazilikasının tam ortasında kalan Apollon Tapınağı’nın bir kısmı bazilika yapımında kullanılmak için sökülür.Roma düzeninde ve peripteros planına uygun biçimde yapılandırılan bu tapınağın büyük sütunlarından bazıları restore edilip yerlerine konmuştur. M.S 150 yıllarına dayanan tarihiyle Apollon Tapınağı, tarihi kalıntılarıyla gerçekten görülmeye değer bir mirastır.
One of the two temples built in the period known as the Roman Peace is the Temple of Apollo in Side. The name of this temple; It takes from Apollo, one of the chief gods of the city of Side, engraved in our memories as the god of light, beauty and art. There are Corinthian capitals on the temple. A part of the Temple of Apollo, which is located in the middle of the Byzantine basilica, is dismantled to be used in the construction of the basilica. With its history dating back to 150 A.D., the Temple of Apollo is truly a heritage worth seeing with its historical remains.
Hanın giriş katında bir süre taş ocağı olarak kullanılan daha sonraları yeni hanın misafirlerinin hayvanlarına ahırlık yapmış olan Kaleoğlu Mağarası yer alır. Günümüzde restore edilen mağara Kültür Yolu’nun önemli dinlenme ve serinleme mekanı olarak hizmet vermektedir.
Kaleoğlu Cave, which was used as a stone quarry for a while and later became a stable for the animals of the guests of the new inn, is located on the ground floor of the inn. Today, the restored cave serves as an important resting and cooling place on the Cultural Road.
Em breve momento de sono, consegui o registro. Fotografia newborn simplesmente é uma arte, que envolve segurança, delicadeza, ambiente climatizado e muito amor.
Küçüksu Mihrişah Sultan Çeşmesi 1806’da Sultan III. Selim Han tarafından annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Mimarı bilinmeyen çeşme, Göksu ve Küçüksu dereleri arasındaki ünlü mesirede yer alması dolayısıyla, İstanbul literatüründe özel bir yere sahiptir. Eski Boğaziçi resimlerinde en fazla tasvir edilen yapılardan biridir.
Yapı, günümüze özgün olarak gelebilmeyi başarmış ender eserlerdendir. Sultan III.Selim 1792’de henüz ahşap bir yapı olan Küçüksu Kasrı’nı tamir ettirmiş, kasrın arkasında ve yanında bulunan ağaçlık mesire yerini de düzenletmiş ve 1806 yılında, çok sevdiği annesi için buraya bir çeşme yaptırmıştır.
Küçüksu Mihrişah Sultan Çeşmesi, barok ve ampir üslupları arasındaki geçiş dönemini yansıtmaktadır. Kareye yakın dikdörtgen planlı(3.20 x 3.90 ), dört yüzlü bir meydan çeşmesidir. Deniz kenarında inşaa edilen çeşme, üç basamaklı bir platform üzerinde dikdörtgen kaidelidir. Bugün görünen platform özgün değildir. Çeşmenin köşeleri, başlıklı ve tabanlı gömme sütuncelerle vurgulanmıştır. Dört tarafında bulunan küçük kuleciklerle desteklenen kubbesi, geniş saçaklarla çevrelenmiş ve bu geniş taş saçaklar dışarıya doğru yükseltilmiştir. Saçak, muhteşem ampir bezemelerle donatılmıştır.
Karşılıklı iki yüzde dışa taşırılmış yalaklar, akant yapraklarıyla süslü, S biçimli birer barok konsol tarafından desteklenmektedir. Yuvarlak kemerli, az derin nişli musluk tablasında, kilit taşında akant ve deniz kabuğu motifleri görülür. Niş dışında kalan cephe yüzeyleri, alçak kabartma tekniğinde soyut dal ve çiçek motifleriyle tezyin edilmiştir. Çeşmenin geniş yüzündeki tuğralar, III.Selim’e aittir. Dört tarafa konulan ve toplam otuz iki satır olan kitabeler, Hafif Mehmet Paşa tarafından yazılmıştır. Çayıra bakan son mısrada, çeşmenin inşaa tarihi olan 1806/H.1221 tarihi yer alır.
Türkiye istanbul beykoz anadoluhisar
Yeni Han / Yeni inn
Osmanlı han mimarisi içinde tek avlulu, iki katlı hanlar grubuna girmektedir. İlk tapu kayıtlarındaki isimlere dayanarak 1757-1785 yılları arasında yapıldığı düşünülmektedir. Zemin kattaki mekanlar depo ve ahır, üst katta bulunan odalar ise yolcuların konaklaması amacıyla yapılmıştır. Hanın inşasında siyah ve sarımtırak renkte küfeki kesme taş kullanılmıştır. Hanın giriş katında bir süre taş ocağı olarak kullanılan daha sonraları yeni hanın misafirlerinin hayvanlarına ahırlık yapmış olan Kaleoğlu Mağarası yer alır. Günümüzde restore edilen mağara Kültür Yolu’nun önemli dinlenme ve serinleme mekanı olarak hizmet vermektedir.
It is in the group of single-courtyard, two-storey inns within the Ottoman inn architecture. Based on the names in the first land registry records, it is thought to have been built between 1757-1785. The rooms on the ground floor are warehouses and barns, and the rooms on the upper floor are built for the accommodation of passengers. Black and yellowish limestone cut stones were used in the construction of the inn. Kaleoğlu Cave, which was used as a stone quarry for a while and later became a stable for the animals of the guests of the new inn, is located on the ground floor of the inn. Today, the restored cave serves as an important resting and cooling place on the Cultural Road.
Suriye’deki savaşta, 2015 yılında tahrip edilen Palmira Antik Kenti’nin genel görünümü
#SALTAraştırma, Fotoğraf Arşivi
Repository: SALT Research
Rights Info: This material can be used under Creative Commons Attribution-NonCommercial-NoDerivatives 4.0 International (CC BY-NC-ND 4.0) license.
boottocht op de Bosporus
Boğazda tekne turu
boat trip on the Bosphorus
Kuleli Askeri Lisesi
Kuleli Askeri Lisesi was de oudste militaire middelbare school in Turkije, gelegen in Çengelköy, Istanbul, aan de Aziatische kust van de Bosporus. Het werd op 21 september 1845 gesticht door de Ottomaanse sultan Abdülmecid I.
Kuleli Askeri Lisesi werd opgericht op 21 september 1845 onder de naam "Mekteb-i Fünun-ı İdadiye" in de Maçka-kazerne in Istanbul, die nu wordt gebruikt door de Technische Universiteit van Istanbul. Vanwege de renovatie van het gebouw voltooide de school haar eerste jaar in het Tiled Kiosk (Çinili Köşk) gebouw, waar de "Mızıka-i Hümayün" (Imperial Music Band) en "Zülüflü Baltacılar Ocağı" (Logistics and Communications Unit) waren gehuisvest. punt uit. Na de vernieuwing van de Maçka-kazerne, begon "Mekteb-i Fünun-ı İdadîye" zijn tweede leerjaar met een ceremonie in aanwezigheid van Sultan Abdülmecid op 10 oktober 1846.
Het gebouw van de Kuleli Askeri Lisesi, oorspronkelijk de Kuleli Cavalry Barracks, is ontworpen door de Ottomaanse Armeense architect Garabet Balyan en de bouw ervan werd voltooid in 1843.
In 1868 werd besloten alle militaire middelbare scholen te combineren. In die tijd werden vier militaire middelbare scholen, waaronder Kuleli, samengevoegd onder de naam "Umum Mekteb-i İdadî Şahane" en overgebracht naar de Galatasaray-kazerne. Toen de combinatie van militaire middelbare scholen een mislukking bleek te zijn, werd besloten dat de scholen apart hun eigen onderwijssysteem zouden gaan volgen. Om deze reden verhuisden "Mekteb-i Fünun-ı İdadîye" en "Deniz İdadîsi" (Marine High School) in 1872 naar de Kuleli-kazerne. Daarna werd de school bekend als de "Kuleli İdadîsi" (Kuleli Military High School). ).
Tijdens de Russisch-Turkse oorlog (1877-1878) tussen het Ottomaanse Rijk en Rusland werd de school omgevormd tot een ziekenhuis. Daarom verhuisden de studenten en het academisch personeel van Kuleli naar het gebouw van de Turkse Militaire Academie in Pangaltı, Istanbul. Toen de oorlog voorbij was, keerde de school terug naar het gebouw in Çengelköy met de "Askeri Tıbbiye İdadisi" (Military Medical High School) in 1879. Het ziekenhuis op de heuvelrug buiten de school werd geëvacueerd en naar de Military Medical School gestuurd, omdat het gebouw te druk was geworden. Het ziekenhuis verhuisde later naar de wijk Beylerbeyi. De "Askeri Tıbbiye İdadisi" (Military Medical High School) werd in 1910 overgebracht naar de Haydarpaşa-wijk.
Tijdens de Balkanoorlogen in 1912-1913 (Eerste Balkanoorlog), werd Kuleli Barracks weer omgebouwd tot een ziekenhuis. Sommige studenten werden naar de Kandilli High School for Girls (Adile Sultan Palace) gestuurd en enkele anderen naar de gebouwen naast het Beylerbeyi Palace. Eind 1913 verhuisde de school terug naar een eigen gebouw. Tijdens de Eerste Wereldoorlog verhuisde de school tijdelijk naar het Grieks-orthodoxe weeshuis Prinkipo op het eiland Büyükada bij Istanbul. Aan het einde van de Eerste Wereldoorlog werd het gebouw op Brits verzoek in de wapenstilstand van Mudros verlaten en toegewezen als slaapzaal voor de Armeense wezen en vluchtelingen die tijdens de Eerste Wereldoorlog werden gedeporteerd.
Kuleli Askeri Lisesi verhuisde eerst naar een militair kamp, dat alleen uit tenten bestond, in de buurt van de Sünnet-brug in Kağıthane, en een maand later naar een politiebureau in Maçka. Vanwege de Britse belangstelling daar, werd het overgebracht naar de oude Gendarmerie School bij Beylerbeyi Palace (26 december 1920).
De Kuleli-kazerne werd aan het einde van het Verdrag van Lausanne (1923) teruggegeven aan het Turkse leger als gevolg van de Turkse overwinning in de Turkse Onafhankelijkheidsoorlog (1919-1923). De Britten evacueerden de Kuleli-kazerne nadat ze op 6 oktober 1923 voor een periode van 3 jaar waren gecontroleerd.
De school werd een civiele middelbare school door het wetsvoorstel "Tevhid-i Tedrisat" (een wet die het onderwijs reguleerde) aangenomen in 1924 en werd omgedoopt tot "Kuleli Lisesi" (Kuleli High School). Aan het eind van datzelfde jaar werd het weer een militaire middelbare school. Ook kreeg het zijn huidige naam in 1925 als "Kuleli Military High School". In de Tweede Wereldoorlog werd Kuleli in mei 1941 overgebracht naar Konya volgens de mobilisatieplannen. De Kuleli-kazerne werd omgebouwd tot een militair hospitaal met 1.000 bedden en ook het Bosphorus Transportation Command verhuisde daarheen.
Na de Tweede Wereldoorlog verhuisde de school op 18 augustus 1947 terug naar Istanbul en staat sindsdien in haar historische huis. Kuleli Askeri Lisesi paste het curriculum van het Ministerie van Nationaal Onderwijs toe voor wetenschappelijke cursussen tot het academiejaar 1975-1976. Daarna begon het het college-systeem toe te passen en werd de onderwijsperiode verlengd van drie naar vier jaar, met de toevoeging van een Prep Class.
Na de Turkse staatsgreep in 2016 werd Kuleli Askeri Lisesi samen met andere militaire middelbare scholen gesloten en omgevormd tot een museum.
Kuleli Askeri Lisesi, İstanbul Boğazı'nın Asya kıyısında, Çengelköy'de bulunan Türkiye'nin en eski askeri lisesiydi. 21 Eylül 1845'te Osmanlı Padişahı I. Abdülmecid tarafından kurulmuştur.
Kuleli Askeri Rüştiyesi, 21 Eylül 1845 tarihinde, şimdi İstanbul Teknik Üniversitesi tarafından kullanılan İstanbul'da Maçka Kışlası'nda "Mekteb-i Fünun-ı İdadiye" adı altında kurulmuştur. Binanın yenilenmesi nedeniyle okul birinci yılını Çinili Köşk (Çinili Köşk) binasında tamamlamış ve bu binada "Mızıka-i Hümayün" (İmparatorluk Müziği) ve "Zülüflü Baltacılar Ocağı" (Lojistik ve İletişim Birimi) bulunmaktadır. dönem. Maçka Kışlası'nın yenilenmesinin ardından 10 Ekim 1846'da Sultan Abdülmecid'in huzurunda düzenlenen törenle “Mekteb-i Fünun-ı İdadîye” ikinci öğretim yılına başladı.
Aslen Kuleli Süvari Kışlası olan Kuleli Askeri Lisesi binası, Osmanlı Ermeni mimarı Garabet Balyan tarafından tasarlanmış ve inşaatı 1843 yılında tamamlanmıştır.
1868'de tüm askeri liselerin birleştirilmesine karar verildi. O dönemde aralarında Kuleli'nin de bulunduğu dört askeri lise, "Umum Mekteb-i İdadî Şahane" adı altında birleştirilerek Galatasaray Kışlası'na devredildi. Askeri liselerin birleştirilmesinin başarısızlıkla sonuçlanması üzerine okulların ayrı ayrı kendi eğitim sistemlerine devam etmelerine karar verildi. Bu nedenle 1872 yılında “Mekteb-i Fünun-ı İdadîye” ve “Deniz İdadîsi” Kuleli Kışlası'na taşınmıştır. Daha sonra okul “Kuleli İdadîsi” (Kuleli Askeri Rüştiyesi) olarak anılmaya başlamıştır. ).
Osmanlı İmparatorluğu ile Rusya arasındaki Rus-Türk Savaşı (1877-1878) sırasında okul bir hastaneye dönüştürüldü. Bu nedenle Kuleli'nin öğrencileri ve öğretim üyeleri, İstanbul Pangaltı'daki Kara Harp Okulu binasına taşındı. Savaş bitince okul 1879'da "Askeri Tıbbiye İdadisi" ile Çengelköy'deki binasına geri döndü. fazla kalabalık olmuştu. Hastane daha sonra Beylerbeyi Mahallesi'ne taşındı. 1910 yılında "Askeri Tıbbiye İdadisi" Haydarpaşa Mahallesi'ne nakledilmiştir.
1912-1913 Balkan Savaşları sırasında (Birinci Balkan Savaşı) Kuleli Kışlası yeniden hastaneye dönüştürülmüştür. Öğrencilerin bir kısmı Kandilli Kız Lisesi'ne (Adile Sultan Sarayı), bir kısmı da Beylerbeyi Sarayı'nın yanındaki binalara gönderildi. 1913 yılı sonunda okul tekrar kendi binasına taşınmıştır. Dünya Savaşı sırasında okul bir süreliğine İstanbul yakınlarındaki Büyükada Adası'ndaki Prinkipo Rum Ortodoks Yetimhanesi'ne geçici olarak taşındı. Birinci Dünya Savaşı sonunda Mondros Mütarekesi'nde İngilizlerin isteği üzerine bina terk edilmiş ve Birinci Dünya Savaşı sırasında tehcir edilen Ermeni yetim ve mülteciler için yurt olarak tahsis edilmiştir.
Kuleli Askeri Lisesi önce Kağıthane'de Sünnet Köprüsü yakınında sadece çadırlardan oluşan bir askeri kampa, ardından bir ay sonra Maçka'daki bir karakola taşındı. Buradaki İngiliz ilgisi nedeniyle Beylerbeyi Sarayı yakınlarındaki eski Jandarma Okulu'na devredildi (26 Aralık 1920).
Kuleli Kışlası, Lozan Antlaşması'nın (1923) sonunda Türk Kurtuluş Savaşı'ndaki Türk zaferi (1919-1923) sonucunda Türk ordusuna iade edildi. İngilizler, 6 Ekim 1923'te Kuleli Kışlası'nı 3 yıl süreyle kontrol ettikten sonra tahliye etti.
Okul, 1924 yılında çıkarılan "Tevhid-i Tedrisat" kanunu (eğitimi düzenleyen kanun) ile sivil liseye dönüşmüş ve adını "Kuleli Lisesi" olarak değiştirmiştir. Aynı yılın sonunda tekrar askeri lise oldu. Ayrıca 1925 yılında "Kuleli Askeri Lisesi" olarak bugünkü adını almıştır. İkinci Dünya Savaşı'nda Kuleli seferberlik planlarına göre Mayıs 1941'de Konya'ya nakledildi. Kuleli Kışlası 1.000 yataklı askeri hastaneye dönüştürülmüş ve Boğaziçi Ulaştırma Komutanlığı da buraya taşınmıştır.
İkinci Dünya Savaşı'nın ardından 18 Ağustos 1947'de İstanbul'a taşınan okul, o tarihten bu yana tarihi evinde bulunuyor. Kuleli Askeri Lisesi, 1975-76 eğitim-öğretim yılına kadar fen dersleri için Milli Eğitim Bakanlığı müfredatını uygulamıştır. Daha sonra kolej sistemine geçilmiş ve hazırlık sınıfının eklenmesiyle eğitim süresi üç yıldan dört yıla çıkarılmıştır.
2016 Türkiye darbe girişiminden sonra Kuleli Askeri Lisesi ve diğer Askeri Liseler kapatılarak müzeye dönüştürülmüştür.
Kuleli Military High School was the oldest military high school in Turkey, located in Çengelköy, Istanbul, on the Asian shore of the Bosphorus strait. It was founded on September 21, 1845, by Ottoman Sultan Abdülmecid I.
Kuleli Military High School was established on September 21, 1845, under the name of "Mekteb-i Fünun-ı İdadiye" at the Maçka Barracks in Istanbul, now used by the Istanbul Technical University. Due to the building's renewal, the school completed its first year at the Tiled Kiosk (Çinili Köşk) building, which housed the "Mızıka-i Hümayün" (Imperial Music Band) and "Zülüflü Baltacılar Ocağı" (Logistics and Communications Unit) in that period. Following the renewal of the Maçka Barracks, “Mekteb-i Fünun-ı İdadîye” started its second education year with a ceremony at the presence of Sultan Abdülmecid on October 10, 1846.
The Kuleli Military High School building, originally the Kuleli Cavalry Barracks, was designed by Ottoman Armenian architect Garabet Balyan and its construction was completed in 1843.
In 1868, all military high schools were decided to be combined. At that time, four military high schools, including Kuleli, were combined under the name of "Umum Mekteb-i İdadî Şahane" and transferred to the Galatasaray Barracks. When the combination of military high schools turned out to be a failure, it was decided that the schools should go on their own education system separately. For this reason, “Mekteb-i Fünun-ı İdadîye” and “Deniz İdadîsi” (Naval High School) moved to the Kuleli Barracks in 1872. Afterwards, the school came to be known as the "Kuleli İdadîsi" (Kuleli Military High School).
During the Russo-Turkish War (1877–1878) between the Ottoman Empire and Russia, the school was transformed into a hospital. Therefore, the students and academic staff of Kuleli moved to the Turkish Military Academy building in Pangaltı, Istanbul. When the war ended, the school returned to its building in Çengelköy with the "Askeri Tıbbiye İdadisi" (Military Medical High School) in 1879. The hospital on the ridge outside the school was evacuated and sent to the Military Medical School, because the building had become too crowded. The hospital later moved to the Beylerbeyi quarter. The "Askeri Tıbbiye İdadisi" (Military Medical High School) was transferred to the Haydarpaşa quarter in 1910.
During the Balkan Wars in 1912–1913 (First Balkan War), Kuleli Barracks was converted into a hospital again. Some of the students were sent to the Kandilli High School for Girls (Adile Sultan Palace) and some others to the buildings next to the Beylerbeyi Palace. At the end of 1913, the school moved back to its own building. During World War I, the school temporarily moved to the Prinkipo Greek Orthodox Orphanage in Büyükada Island near Istanbul for some time. At the end of World War I, the building was abandoned due to the British request in the Armistice of Mudros and allocated as a dormitory for the Armenian orphans and refugees who were deported during WWI.
Kuleli Military High School first moved to a military camp, consisting of tents only, near Sünnet Bridge in Kağıthane, then one month later, to a police station in Maçka. Because of the British interest there, it was transferred to the old Gendarmerie School near Beylerbeyi Palace (December 26, 1920).
The Kuleli Barracks were returned to the Turkish army at the end of the Treaty of Lausanne (1923) as a result of the Turkish victory in the Turkish War of Independence (1919–1923). The British evacuated the Kuleli Barracks after the controlled them for a 3-year period on October 6, 1923.
The school became a civilian high school by the "Tevhid-i Tedrisat" bill (a law that regulated education) passed in 1924 and was renamed as "Kuleli Lisesi" (Kuleli High School). At the end of the same year, it became a military high school again. Also, it took its present name in 1925 as "Kuleli Military High School". In the Second World War, Kuleli was transferred to Konya in May 1941 according to the mobilization plans. Kuleli Barracks was converted into a 1,000-bed military hospital and the Bosphorus Transportation Command moved there as well.
After the Second World War, the school moved back to Istanbul on August 18, 1947, and has been in its historical home ever since. Kuleli Military High School applied the curriculum of the Ministry of National Education for science courses until the 1975–76 academic year. Afterwards, it began to apply the college system and the education period was increased from three to four years, with the addition of a Prep Class.
After the 2016 Turkish coup d état attempt Kuleli Military High School along with other Military High Schools was closed and turned into a museum.
Küçüksu Mihrişah Sultan Çeşmesi 1806’da Sultan III. Selim Han tarafından annesi Mihrişah Sultan adına yaptırılmıştır. Mimarı bilinmeyen çeşme, Göksu ve Küçüksu dereleri arasındaki ünlü mesirede yer alması dolayısıyla, İstanbul literatüründe özel bir yere sahiptir. Eski Boğaziçi resimlerinde en fazla tasvir edilen yapılardan biridir.
Yapı, günümüze özgün olarak gelebilmeyi başarmış ender eserlerdendir. Sultan III.Selim 1792’de henüz ahşap bir yapı olan Küçüksu Kasrı’nı tamir ettirmiş, kasrın arkasında ve yanında bulunan ağaçlık mesire yerini de düzenletmiş ve 1806 yılında, çok sevdiği annesi için buraya bir çeşme yaptırmıştır.
Küçüksu Mihrişah Sultan Çeşmesi, barok ve ampir üslupları arasındaki geçiş dönemini yansıtmaktadır. Kareye yakın dikdörtgen planlı(3.20 x 3.90 ), dört yüzlü bir meydan çeşmesidir. Deniz kenarında inşaa edilen çeşme, üç basamaklı bir platform üzerinde dikdörtgen kaidelidir. Bugün görünen platform özgün değildir. Çeşmenin köşeleri, başlıklı ve tabanlı gömme sütuncelerle vurgulanmıştır. Dört tarafında bulunan küçük kuleciklerle desteklenen kubbesi, geniş saçaklarla çevrelenmiş ve bu geniş taş saçaklar dışarıya doğru yükseltilmiştir. Saçak, muhteşem ampir bezemelerle donatılmıştır.
Karşılıklı iki yüzde dışa taşırılmış yalaklar, akant yapraklarıyla süslü, S biçimli birer barok konsol tarafından desteklenmektedir. Yuvarlak kemerli, az derin nişli musluk tablasında, kilit taşında akant ve deniz kabuğu motifleri görülür. Niş dışında kalan cephe yüzeyleri, alçak kabartma tekniğinde soyut dal ve çiçek motifleriyle tezyin edilmiştir. Çeşmenin geniş yüzündeki tuğralar, III.Selim’e aittir. Dört tarafa konulan ve toplam otuz iki satır olan kitabeler, Hafif Mehmet Paşa tarafından yazılmıştır. Çayıra bakan son mısrada, çeşmenin inşaa tarihi olan 1806/H.1221 tarihi yer alır.
Türkiye istanbul beykoz anadoluhisar
Haçlı Kilise, Güllüdere Vadisi’nin hemen başlangıcında ve bir yamaç üzerinde bulunur; nef, dikdörtgen planlı, düz tavanlı ve tek ana yarım daireden oluşma özelliği taşıyor… 6 – 7. yüzyılda inşa edilen yapıya, 9. ve 10. yüzyılda apsis (ana yarım daire) ilave edilmiş.
Düz tavan; kabartma olarak yapılmış, ortada daire içinde haç, kenarlarda ise palmiye motiflerinin arasında çelenk motifleriyle dekore edilmiş bu kiliseyi gezerken hiç sıkılmayacaksınız.
The Cross Church is located right at the beginning of the Güllüdere Valley and on a slope; the nave has a rectangular plan, a flat ceiling and a single main semicircle… The apse (main semicircle) was added to the structure built in the 6th-7th century in the 9th and 10th centuries. The flat ceiling is made in relief, decorated with a cross in a circle in the middle and wreath motifs between palm motifs on the edges, you will never get bored while visiting this church.
De Kruiskerk ligt direct aan het begin van de Güllüdere-vallei en op een helling; Het schip heeft een rechthoekig plan, een vlak plafond en bestaat uit een enkele halve cirkel... Een apsis (halve cirkel) werd toegevoegd aan het gebouw, dat werd gebouwd in de 6e - 7e eeuw, in de 9e en 10e eeuw.
Plat dak; Je zult je nooit vervelen tijdens een bezoek aan deze kerk, die in reliëf is gemaakt en versierd met een kruis in een cirkel in het midden en kransmotieven tussen palmboommotieven aan de randen.
Martyrium
Philip Martyrium, surların kuzeydoğu bölümünün dışındaki tepenin üzerinde durmaktadır. 5. yüzyıldan kalmadır. Philip'in binanın ortasına gömüldüğü ve mezarının son zamanlarda ortaya çıkarılmasına rağmen, kesin konum henüz doğrulanmadı. Şehitlik 5. yüzyılın sonunda ya da 6. yüzyılın başında, sütunlardaki ateş izleri ile kanıtlandığı gibi yandı. Philip'in Hierapolis'te baş aşağı çarmıha gerilerek veya ayak bilekleri tarafından bir ağaçtan baş aşağı asılarak şehitlendiği söylenir.
Şehitlik genellikle Hıristiyan havari Philip'in ismiyle anılmaktadır, ancak erken zamanlardan itibaren "Hierapolis Philip" in gerçek kimliği ile ilgili bazı anlaşmazlıklar olmuştur. Bu karışıklık, Efes Polycrates'in Eusebius'un Kilise Tarihinde ve 2. yüzyılın sonlarına doğru Roma Victor Victor'a yazdığı tartışmalı mektubunda bir raporla başladı. Mektupta "oniki elçinin" Philip'in ve iki yaşlı bakire kızlarının mezarlarının (Frig) Hierapolis'te olduğunu; "Kutsal Ruh'ta yaşayan" bir üçüncü kız çocuğu Efes'e gömüldü. Bununla, tesadüfen "Havari Philip" in çocuk sahibi olduğu ve evlilikte kızları vermiş olduğu söylenen İskenderiye Clement'in ifadesi karşılaştırılabilir.
Öte yandan, "Caius Diyaloğu" ndaki muhataplardan biri olan Proclus, Polikratlar mektubundan biraz daha geç bir tarih yazıyor, dört peygamberden bahsediyor, Asya'daki Hierapolis'teki Philip'in kızları ve mezarları babaları orada görülecektir ", burada peygamberlik eden kızlardan bahsetmek, Elçilerin İşleri Philip ile kast edilen kişiyi tanımlar. İlk gelenekler, bu Philip'in Frigya'ya asılarak şehit edildiğini ve "Havari Philip" olarak da bilindiğini söylüyor. Evangelist kimliği bir kenara koymanın ve Hierapolis'te yaşayan Philip'in Havari olduğunu iddia etmenin nedenleri Lightfoot, Koloseliler tarafından belirtiliyor. Görüşünün yeni teyidi,
Hierapolis'teki bir yazıtın keşfedilmesiyle sağlandı, buradaki kilisenin "kutsal ve görkemli elçi ve ilahiyatçı Philip'in" anısına adanmış olduğunu gösterdi.Şehitliğin, muhtemelen bir Bizans imparatorunun mimarı tarafından yürütülen özel bir tasarımı vardı. Kurşun kiremitlerle kaplı ahşap bir kubbenin altında 20 metre (66 ft) çapında merkezi bir sekizgen yapıya sahiptir. Her biri üç kemerle erişilebilen sekiz dikdörtgen oda ile çevrilidir. Dördü kiliseye giriş, dördü şapel olarak kullanılmıştır. Sekiz oda arasındaki boşluk üçgen apsisi olan altıgen şapellerle doldurulmuştur. Apsisin üzerindeki kubbe mozaiklerle süslenmiştir. Tüm yapı mermer sütunlara sahip bir arcade ile çevriliydi. Tüm duvarlar mermer panellerle kaplanmıştır.
2011 yılında Philip'in mezarlığının Şehitlikten yaklaşık 40 metre (130 ft) uzakta olduğu keşfedildi.
The St. Philip Martyrium stands on top of the hill outside the northeastern section of the city walls. It dates from the 5th century. It was said that Philip was buried in the center of the building and, though his tomb has recently been unearthed, the exact location has not yet been verified. The Martyrium burned down at the end of the 5th or early 6th century, as attested by fire marks on the columns. Philip is said to have been martyred in Hierapolis by being crucified upside-down or by being hung upside down by his ankles from a tree.
The martyrium is usually taken to have been named after the Christian apostle Philip but from early times there has been some dispute as to the actual identity of "Philip of Hierapolis". This confusion started with a report by Polycrates of Ephesus in his Eusebius's Ecclesiastical History and in his controversial letter written to Victor of Rome towards the end of the 2nd century. In the letter, he reports that the graves of Philip "of the twelve apostles", and of his two aged virgin daughters were in (the Phrygian) Hierapolis; a third daughter, "who had lived in the Holy Ghost", was buried at Ephesus. With this may be compared the testimony of Clement of Alexandria, who incidentally speaks of "Philip the Apostle" as having begotten children and as having given daughters in marriage.
On the other hand, Proclus, one of the interlocutors in the "Dialogue of Caius", a writing of somewhat later date than the letter of Polycrates, mentions "four prophetesses, the daughters of Philip at Hierapolis in Asia, whose tomb and that of their father are to be seen there", where the mention of the daughters prophesying identifies the person meant with the Philip of Acts. Early traditions say this Philip was martyred by hanging in Phrygia and was also known as "Philip the Apostle". The reasons for setting aside the evangelist identification, and for holding that the Philip who lived at Hierapolis was the Apostle are stated by Lightfoot, Colossians. Fresh confirmation of his view was afforded by the discovery of an inscription at Hierapolis, showing that the church there was dedicated to the memory "of the holy and glorious apostle and theologian Philip."
The martyrium had a special design, probably executed by an architect of a Byzantine emperor. It has a central octagonal structure with a diameter of 20 metres (66 ft) under a wooden dome which is covered with lead tiles. This is surrounded with eight rectangular rooms, each accessible via three arches. Four were used as entrances to the church, the other four as chapels. The space between the eight rooms was filled with heptagonal chapels with a triangular apse. The dome above the apse was decorated with mosaics. The whole structure was surrounded by an arcade with marble columns. All the walls were covered with marble panels.
In 2011, it was announced that Philip's gravesite may have been discovered about 40 metres (130 ft) from the Martyrium.
Simena antik kent tarihi hakkındaki en net bilgiler MS.1.yüzyılda Roma İmparatorluğu komutanı, filozof Pilinius tarafından anılmış olmasına rağmen bölgede yapılan arkeolojik yüzey çalışmaları ve bilimsel araştırmalar neticesinde kent tarihinin yakın bilgileri Likya döneminde yazılmış kitabe ve Aperlai’de bulunan gümüş sikkeden kuruluş tarihinin MÖ.4. yüzyıl başlarında imar edildiği sanılmaktadır. Küçük Likya bölgesi kent yerleşimi olan ören yeri günümüze dek ayakta kalmış yapılarından biri antik kent'i çevreleyen kale ile karşımıza çıkmaktadır. Kent, Aperlai başkanlığında Apollonia ve İsinda’nın da dâhil olduğu bir federasyona üyesi olduğu antik kayıtlarda geçmektedir. Simena antik yerleşimTürkiye’de denizden ulaşılabilen nadir antik kentlerinden biridir. Kekova Adası ve çevresindeki kıyılarda doğal, kültürel ve coğrafi değerlerin korunması amacıyla oluşturulmuş olduğu sanılmaktadır. 260 kilometrekare alanı kaplayan Kekova Özel Çevre Koruma Alanı’nın içerisinde yer alan Simena Antik Kenti, birinci derece arkeolojik sit alanı olarak tescillidir. 2002 yılında Kültür ve Turizm Bakanlığı izniyle yapılan bilimsel çalışmaların güzümüzde devam ettiği antik kent ve çevresinde elde edilen arkeolojik bulgular ve nümismatik veriler Kekova yerleşim ve çevresindeki batıkların Antik Çağ'da tüm Akdeniz, Ege ve Karadeniz uygarlıkları ile yoğun ticaret ilişkisi içerisinde olduğu göstermektedir.
Although the clearest information about the ancient city history of Simena was mentioned by the philosopher Pilinius, the commander of the Roman Empire in the 1st century AD, as a result of the archaeological surface studies and scientific researches carried out in the region, the close information about the city history is from the inscription written in the Lycian period and the silver coin found in Aperlai, it is thought to have been built at the beginning of the 4 century BC. The ruins, which is an urban settlement in the Little Lycia region, is one of the structures that have survived until today, with the castle surrounding the ancient city. It is mentioned in ancient records that the city was a member of a federation that included Apollonia and Isinda under the presidency of Aperlai. The ancient settlement of Simena is one of the rare ancient cities in Turkey that can be reached from the sea. It is thought that it was created in order to protect natural, cultural and geographical values on Kekova Island and its surrounding coasts. Located within the Kekova Special Environmental Protection Area, which covers an area of 260 square kilometers, the Ancient City of Simena is registered as a first-degree archaeological site. Archaeological findings and numismatic data obtained in and around the ancient city, where scientific studies carried out in 2002 with the permission of the Ministry of Culture and Tourism, continue today, show that the Kekova settlement and its surrounding shipwrecks were in intense trade relations with all Mediterranean, Aegean and Black Sea civilizations in Antiquity.
dome with Pantocrator / Pantokrator ile kubbe
The church of Saint George (Yılanlı kilise)
Its first building is very old. It was re-illustrated in the 17th century. Its compositions are different from other churches. They don’t exist in other churches. The church consists of three parts. The third part which was built with chipped stone but was collapsed today. The church’s walls were decorated with Christ and his Apostles’ pictures. Also it has soldiers in war mutually with spears. You find the attack of Saint John on horseback to a snake and wolfs, also the 12 Apostles and other Saints pictures. This church does not have patterns.
Aziz George Kilisesi (Yılanlı kilise)
İlk binası çok eski. 17. yüzyılda yeniden gösterildi. Kompozisyonları diğer kiliselerden farklıdır. Başka kiliselerde yoklar. Kilise üç bölümden oluşmaktadır. Ücüncü kısım yontma taşla inşa edilen ancak bugün yıkılan kısım. Kilisenin duvarları Mesih ve Havarileri’nin resimleriyle süslenmişti. Ayrıca karşılıklı olarak mızraklarla savaşan askerleri var. Aziz John'un bir yılana ve kurtlara at sırtında saldırılarını, 12 Havari'nin ve diğer azizlerin resimlerinde bulacaksınız. Bu kilisenin kalıpları yok.
Esse mês a revista agenda cultural, acabou de lançar sua edição especial de carnaval e eu entrei na folia em formato Físico distribuída gratuitamente e em PDF para download abaixo:
www.agendacultural.ba.gov.br/wp-content/uploads/2011/02/A...
agradecimentos ao Edileno, que sempre vem postando meus trabalhos na revista!!
Lyrbe
Antalya İli Manavgat İlçesi, Şıhlar Köyü'nde yer alan antik kentin önerilen ilk adı Seleukeia, gemicilerin el kitabı olan Stadiasmus Maris Mayni’ye dayanarak ileri sürülmüştür. Ancak günümüzde kentin Side diliyle yazılmış bir yazıtında söz edilen kutsal alana dayanarak bir dağ kenti kimliğiyle eski bir Pamfilya kenti olan Lyrbe olması gerektiği, Seleukeia’nın Manavgat Çayı ile ulaşılabilen başka bir noktada bulunması gerektiği kanısı ağırlık kazanmaktadır.
Üç tarafı derin yarlarla çevrili olduğu için kentin sadece güney yönünde bugüne kadar oldukça iyi korunmuş surlar bulunmaktadır. Şehre güneyden girişi sağlayan anıtsal kapı, surların hemen hemen ortasında yer almaktadır. Bu kapı, iki anıtsal kule ile sınırlandırılmıştır. Anıtsal kapının her iki tarafından doğu ve batı yönüne kadar uzanan surlar uçuruma kadar devam etmektedir. Surların dış yüzeyi kesme kumtaşı bloklardan düzgün olmayan rektagonal teknikte örülmüştür. Kentin merkezindeki agoranın batı tarafı yamaca yaslatılmış, doğu kıyısına iki katlı yapılar yerleştirilmiştir. Genel çizgileriyle Helenistik Dönem'e tarihlenen agoranın içine güneydoğudaki anıtsal kapı ile girilmektedir. Bu tetropylon, dört ayaklı kapı tarzında yapılmış ve olasılıkla agoraya sonradan eklenmiştir. Agora’nın batısında bulunan yapılar Galeri I ve II olarak tanımlanmaktadır. Agora’nın kuzey kanadı ise önemli yapılardan oluşmaktadır. Bunlardan Yedi Bilgeler Mozaiği'ni içeren mekân yapısal işlevleri yüzünden kütüphane olarak tanımlanmaktadır. Antik kentin güneybatısında ise üç kısımdan meydana gelmiş bir hamam kompleksi ile iki katlı bir yapı olan kilise yer alır. Nekropol kentin güneydoğu ve güneybatısındadır. Lyrbe, bir dağ yerleşmesi olmakla beraber mevcut kalıntılar, özellikle Roma döneminde oldukça gelişmiş bir kent olduğunu göstermektedir.
The first proposed name of the ancient city, Seleukeia, which is located in Şıhlar Village of Manavgat District of Antalya Province, was put forward based on the Stadiasmus Maris Mayni, which is the handbook of the seafarers. However, today, based on the sacred area mentioned in an inscription written in Side language of the city, it is believed that Lyrbe, an ancient Pamphylia city with the identity of a mountain city, should be located at another point that can be reached by Manavgat Stream.
Since it is surrounded by deep clefts on three sides, there are well-preserved walls only to the south of the city. The monumental gate that provides access to the city from the south is located almost in the middle of the walls. This gate is limited by two monumental towers. The walls, extending from both sides of the monumental gate to the east and west directions, continue to the abyss. The outer surfaces of the walls were built from cut sandstone blocks using an irregular rectagonal technique. The western part of the agora in the center of the city is leaned against the slope, and two-storey buildings are placed on the eastern shore. The agora, which is dated to the Hellenistic Period with its general lines, is entered through the monumental door in the southeast. This tetropylon was built in the style of a four-legged door and was probably added to the agora later. The buildings in the west of the Agora are defined as Galleries I and II. The northern wing of the agora, on the other hand, consists of important structures. The place containing the Seven Sages Mosaic is defined as a library because of its structural functions. In the southwest of the ancient city, there is a bath complex consisting of three parts and a church, which is a two-storey structure. The necropolis is in the southeast and southwest of the city. Although Lyrbe is a mountain settlement, the existing ruins show that it was a highly developed city especially during the Roman period.
Ayvalık Alibey adası yani Cunda'da iki yel değirmeni görünür uzaktan bile. Onlardan biri bir özel enerji dağıtım şirketi tarafından restore ettirilen ve yapayalnız bulunduğu alanda belki de Cunda'nın en güzel manzarasını izleyebileceğiniz değirmendir. İkincisi de Rahmi Koç tarafından kendi adını taşıyan müzecilik sistemi içinde yıkılmış eski yel değirmeninin yerine yeniden yaptırılan değirmendir. Fakat bu değirmen sadece değirmen olarak tasarlanmamış bir küçük müzecik halinde yapılandırılmıştır. Aynı yerde bir küçük kilise binası da yeniden inşa edilenler arasındadır. Orada sergilenenler arasında en dikkat çekici koleksiyon Sevim ve Necdet kent çiftinin kitap koleksiyonudur.
Sevim Kent
1918 ile 2000 yılları arasında yaşamış olan Sevim Kent Ayvalık cemiyet ve iş hayatının önde gelen şahsiyetlerinden Merhum Sezai Ömer Madra'nın kızıydı. 1950 senesinde Necdet Kent'le evlenerek New York'a taşındı. Tanınmış bir ressam ve seramik sanatçısı idi.
Necdet Kent
1911 - 2002 yılları arasında yaşamış ve İkinci Dünya Savaşı sırasında Marsilya’da görev yapmış bir Türk diplomatıdır. 1941 ve 1944 seneleri arasında Marsilya Başkonsolosu olarak görev yaptı. İkinci Dünya Savaşı'nda sonra New York'ta Türkiye'nin Baş Konsolosu olarak görev yaptı ve Tayland, Hindistan, İran, İsveç ve Polonya'nın büyükelçiliğini üstlendi.
O kitaplıktan bir bölüm izliyorsunuz.
Nikon D300S + AF Nikkor 28-105mm f/3.5-4.5 D
Tütün Hanı / Tobacco Inn
Tütün Hanı, Gaziantep'te bulunan, eskiden tütün tüccarlarının konakladığı ve alışveriş yaptıkları han.
Gaziantep şehir merkezinde yer alan hanın ilk sahibi Nur Ali Ağa oğlu Hüseyin Ağa'dır. Tütün Hanı'nın, 18. Yüzyılın ortalarında yapıldığı tahmin edilmektedir. Yapı, Osmanlı han mimarisinde iki katlı tek avlulu hanlar grubuna girer. İç kısımda zengin bir süsleme görülmese de, siyah ve beyaz taşın kullanıldığı temiz bir işçilik görülür. Ortasındaki kare şeklinde bir avlu ve etrafındaki odalardan oluşan iki katlı bir binadır.
2006 yılında restore edilen Tütün Hanı, hâlen alışveriş merkezi ve modern bir yöresel ev yemekleri lokantası-kafe olarak hizmet vermektedir.
Tobacco Inn is an inn in Gaziantep where tobacco merchants used to stay and shop.
The first owner of the inn, located in the city center of Gaziantep, is Hüseyin Ağa, son of Nur Ali Ağa. It is estimated that the Tobacco Inn was built in the middle of the 18th century. The building belongs to the group of two-storey, single-courtyard inns in Ottoman inn architecture. Although there is no rich ornamentation in the interior, a clean craftsmanship is seen using black and white stone. It is a two-storey building with a square courtyard in the middle and rooms around it.
Restored in 2006, Tütün Han still serves as a shopping center and a modern local home-cooked restaurant-café.
Hierapolis muzesi (museum)
Attis
Attis, Eski Anadolu (Frigya) tanrılarından biri. Efsanelere göre Adonis kadar güzeldi bu yüzden Anadolu tanrılarının anası Kybele ona gönül verdi. Ondan hayat boyu kendisine sadık kalma sözü almıştı ancak Attis Sakarya Nehri'nin perisi Sagaratis’e gönül verdi. Kybele buna çok öfkelendi ve peri kızının hayatının bağlı olduğu ağacı keserek Attis’i de delirtti.
Attis-Kybele, İsis ve Dionysos Sabazios'a bağlı ve sonradan Yunanistan ile Roma İmparatorluğu'nu istila eden Doğu Gizemleri, Bacchanalia , Eleusis törenleri ile birçok ortak özellikler taşımaktadırlar. Ancak, Doğu Gizemlerinde katılanların kendinden geçişleri (vecd) çok daha şiddetli, üstelik tanrılarla bütünleşme arzusunun yarattığı psikolojik gerilim çok daha tehlikeliydi. Örneğin, baş rahibin tanrının adını taşıdığı Attis tapımında inisiyeler kendilerini hadım ederlerdi. Tanrı ile bütünleşme, ya boğa kurbanı (Taurobolium) sırasında kana bulanma ya da sunak üzerinde kendi kollarının bıçakla kesilmesi ile sağlanırdı. Ayrıca bir kutsal evlenme töreni düzenlenir ve inisiye büyük tanrıça ile cinsel ilişki kurardı. Frigya gizemlerinde, dramatik olarak ifade edilen, Attis'in ölümü ve dirilmesi çok belirgindi. Bu törenlerin gerçeklestirildiği "Hilaria" (sevinç ve neşe) bayramı ilkbahara rastlardı.
Attis is one of the Old Anatolian (Phrygian) gods. According to legends, she was as beautiful as Adonis, so Kybele, the mother of the Anatolian gods, gave her heart. He had promised him to remain faithful to him for life, but Attis gave heart to Sagaratis, the nymph of Sakarya River. Kybele was very angry with this and cut the tree to which the fairy girl's life was tied and made Attis go crazy
.The Eastern Mysteries, Bacchanalia, and Eleusis ceremonies of Attis-Kybele, Isis and Dionysos Sabazios, which later invaded Greece and the Roman Empire, have many common features. However, the self-passage (ecstasy) of the participants in the Eastern Mysteries was much more violent, and the psychological tension created by the desire to integrate with the gods was much more dangerous. For example, the initiates used to castrate themselves in the Attis temple, where the high priest bore the name of the god. Integration with God was achieved by either blocking blood during the bull victim (Taurobolium) or by cutting his own arms with a knife on the altar. In addition, a sacred marriage ceremony was held and the initiate had sexual intercourse with the great goddess. In the Phrygian mysteries, the death and resurrection of Attis was dramatically expressed. The festival "Hilaria" ( joy), where these ceremonies were held, coincided with spring.
Zorlu arazi şartlarında icra edilen operasyonlardan.
Martyrium
Philip Martyrium, surların kuzeydoğu bölümünün dışındaki tepenin üzerinde durmaktadır. 5. yüzyıldan kalmadır. Philip'in binanın ortasına gömüldüğü ve mezarının son zamanlarda ortaya çıkarılmasına rağmen, kesin konum henüz doğrulanmadı. Şehitlik 5. yüzyılın sonunda ya da 6. yüzyılın başında, sütunlardaki ateş izleri ile kanıtlandığı gibi yandı. Philip'in Hierapolis'te baş aşağı çarmıha gerilerek veya ayak bilekleri tarafından bir ağaçtan baş aşağı asılarak şehitlendiği söylenir.
Şehitlik genellikle Hıristiyan havari Philip'in ismiyle anılmaktadır, ancak erken zamanlardan itibaren "Hierapolis Philip" in gerçek kimliği ile ilgili bazı anlaşmazlıklar olmuştur. Bu karışıklık, Efes Polycrates'in Eusebius'un Kilise Tarihinde ve 2. yüzyılın sonlarına doğru Roma Victor Victor'a yazdığı tartışmalı mektubunda bir raporla başladı. Mektupta "oniki elçinin" Philip'in ve iki yaşlı bakire kızlarının mezarlarının (Frig) Hierapolis'te olduğunu; "Kutsal Ruh'ta yaşayan" bir üçüncü kız çocuğu Efes'e gömüldü. Bununla, tesadüfen "Havari Philip" in çocuk sahibi olduğu ve evlilikte kızları vermiş olduğu söylenen İskenderiye Clement'in ifadesi karşılaştırılabilir.
Öte yandan, "Caius Diyaloğu" ndaki muhataplardan biri olan Proclus, Polikratlar mektubundan biraz daha geç bir tarih yazıyor, dört peygamberden bahsediyor, Asya'daki Hierapolis'teki Philip'in kızları ve mezarları babaları orada görülecektir ", burada peygamberlik eden kızlardan bahsetmek, Elçilerin İşleri Philip ile kast edilen kişiyi tanımlar. İlk gelenekler, bu Philip'in Frigya'ya asılarak şehit edildiğini ve "Havari Philip" olarak da bilindiğini söylüyor. Evangelist kimliği bir kenara koymanın ve Hierapolis'te yaşayan Philip'in Havari olduğunu iddia etmenin nedenleri Lightfoot, Koloseliler tarafından belirtiliyor. Görüşünün yeni teyidi,
Hierapolis'teki bir yazıtın keşfedilmesiyle sağlandı, buradaki kilisenin "kutsal ve görkemli elçi ve ilahiyatçı Philip'in" anısına adanmış olduğunu gösterdi.Şehitliğin, muhtemelen bir Bizans imparatorunun mimarı tarafından yürütülen özel bir tasarımı vardı. Kurşun kiremitlerle kaplı ahşap bir kubbenin altında 20 metre (66 ft) çapında merkezi bir sekizgen yapıya sahiptir. Her biri üç kemerle erişilebilen sekiz dikdörtgen oda ile çevrilidir. Dördü kiliseye giriş, dördü şapel olarak kullanılmıştır. Sekiz oda arasındaki boşluk üçgen apsisi olan altıgen şapellerle doldurulmuştur. Apsisin üzerindeki kubbe mozaiklerle süslenmiştir. Tüm yapı mermer sütunlara sahip bir arcade ile çevriliydi. Tüm duvarlar mermer panellerle kaplanmıştır.
2011 yılında Philip'in mezarlığının Şehitlikten yaklaşık 40 metre (130 ft) uzakta olduğu keşfedildi.
The St. Philip Martyrium stands on top of the hill outside the northeastern section of the city walls. It dates from the 5th century. It was said that Philip was buried in the center of the building and, though his tomb has recently been unearthed, the exact location has not yet been verified. The Martyrium burned down at the end of the 5th or early 6th century, as attested by fire marks on the columns. Philip is said to have been martyred in Hierapolis by being crucified upside-down or by being hung upside down by his ankles from a tree.
The martyrium is usually taken to have been named after the Christian apostle Philip but from early times there has been some dispute as to the actual identity of "Philip of Hierapolis". This confusion started with a report by Polycrates of Ephesus in his Eusebius's Ecclesiastical History and in his controversial letter written to Victor of Rome towards the end of the 2nd century. In the letter, he reports that the graves of Philip "of the twelve apostles", and of his two aged virgin daughters were in (the Phrygian) Hierapolis; a third daughter, "who had lived in the Holy Ghost", was buried at Ephesus. With this may be compared the testimony of Clement of Alexandria, who incidentally speaks of "Philip the Apostle" as having begotten children and as having given daughters in marriage.
On the other hand, Proclus, one of the interlocutors in the "Dialogue of Caius", a writing of somewhat later date than the letter of Polycrates, mentions "four prophetesses, the daughters of Philip at Hierapolis in Asia, whose tomb and that of their father are to be seen there", where the mention of the daughters prophesying identifies the person meant with the Philip of Acts. Early traditions say this Philip was martyred by hanging in Phrygia and was also known as "Philip the Apostle". The reasons for setting aside the evangelist identification, and for holding that the Philip who lived at Hierapolis was the Apostle are stated by Lightfoot, Colossians. Fresh confirmation of his view was afforded by the discovery of an inscription at Hierapolis, showing that the church there was dedicated to the memory "of the holy and glorious apostle and theologian Philip."
The martyrium had a special design, probably executed by an architect of a Byzantine emperor. It has a central octagonal structure with a diameter of 20 metres (66 ft) under a wooden dome which is covered with lead tiles. This is surrounded with eight rectangular rooms, each accessible via three arches. Four were used as entrances to the church, the other four as chapels. The space between the eight rooms was filled with heptagonal chapels with a triangular apse. The dome above the apse was decorated with mosaics. The whole structure was surrounded by an arcade with marble columns. All the walls were covered with marble panels.
In 2011, it was announced that Philip's gravesite may have been discovered about 40 metres (130 ft) from the Martyrium.
Kovada gölü
Hayıt / monk’s pepper (Vitex agnus-castus)
Akdeniz maki vejetasyonunun tipik elementidir. Deniz kenarı ve kayalık bölgelerde, genellikle tınlı bünyeli, nötr ve hafif alkali, kireççe fakir, tuzluluk etkisinin olmadığı, değisen miktarlarda organik madde içeren, azotlu ve azotça zengin, fosfor bakımından zengin, potasyumca eksik toprakları tercih eder.
Yapraklarında viteksin ve viteksinin adlı iki heterozit madde bulunur. Hayıttan elde edilen ekstreler, gram-pozitif bakterilere karşı antimikrobiyal aktivite göstermesine karşın, gram-negatif bakterilere ve maya mantarlarına karşı aktivite göstermez. Agnucaston adlı ilâcın terkibinde meyveleri kullanılır.
Monk's pepper, is a native of the Mediterranean region. It is one of the few temperate-zone species of Vitex, which is on the whole a genus of tropical and sub-tropical flowering plants. Theophrastus mentioned the shrub several times, as agnos (άγνος) in Enquiry into Plants. It has been long believed to be an anaphrodisiac – leading to its name as chaste tree – but its effectiveness for such action remains unproven.
Vitex agnus-castus is widely cultivated in warm temperate and subtropical regions for its delicate-textured aromatic foliage and butterfly-attracting mid-summer spikes of lavender flowers opening in late summer in cooler climates. It grows to a height of 1–5 m (3–16 ft). It requires full sun though tolerating partial shade, along with well-drained soil. Under ideal conditions it is hardy to −23 °C (−9 °F) USDA Zone 6, and can be found as far north as the south shore of Long Island and Nantucket on the East Coast of North America and in the mild southwest of England. In colder zones, the plant tends to die back to the ground, but as it flowers on new wood, flowering is not affected on vigorous growth in the following season. This plant is a brackish water dweller, indicating that it tolerates salt. Cold and wet weather results in dieback and losses. The plant grows well on loamy neutral to alkaline soil.