View allAll Photos Tagged icmimar
İzmir tabela ve reklam üretimleri konusunda kreatif ve şık tasarımlar, uygun fiyatlar sunan işletmemiz sizlere marka kimliğinize uygun stand tasarımları, ürün teşhir standları, totem tabela ve pilon reklam uygulamaları reklam hizmetleri vermektedir. İzmir reklam firmaları arasında uzman ve deneyimli bir reklam şirketi ile çalışmak isterseniz bizi hemen arayabilirsiniz. 0545 627 06 08. İzmir Dekorasyon WEB Sitemizi ziyaret ederek referanslarımız ve fiyatlarımız hakkında detaylı bilgilere ulaşabilirsiniz.
................................................................................................
We Love Design-Exhibition Stand Design-Display Stand Design-Outdoor Signs-Share İt-Explore İt
..................................................................................................
tr.pinterest.com/izmirtabelareklam/
www.facebook.com/izmirdetabelareklam
www.artstation.com/izmirtabela
kutu harf, ışıklı tabela, tabela fiyatları, krom harf, kutu harf tabela, kutu harf fiyatları, fuar standı, pleksi kutu harf, ışıklı tabela fiyatlar, paslanmaz harf, pleksi harf, kutu harf tabela fiyatları, izmir tabela firmaları, krom kutu harf, metal harfler, harf tabela, kutu harf imalatı, krom harf fiyatları, led tabela, pleksi kutu harf fiyatları, stand tasarım, ışıklı harf fiyatları, krom harf tabela, pleksi harf fiyatları, kayan yazı, araç kaplama, cephe kaplama, dış cephe kaplama modelleri, krom harf imalatı, reklam tabela fiyatları, kayan yazı tabela, ışıklı harf tabela, işikli tabela, dış cephe giydirme
Yıkık Kentin Öyküleri
ÜÇ KADIN ÜÇ HAYAT
1
HAT VE EBRU SANATÇISI ZERNUR
İstanbul’a vaktiyle göç etmiş aslen Gümüşhaneliyiz. Babam siyasetçi ve işadamı; çeşitli partilerin il başkanlıklarında görev aldı. Doğum günümde saat üç gibi kapı çaldı, babam artık kendi arabasını kullanmayayım diye bana aldığı arabayı İrfan abiyle göndermiş. İrfan Bey aslında, ama ben abi diyorum; aile yakınımızdır. Babamın yanında çalışıyor, yaveri gibi bir şey. Babam inşaat işinde baya başarılı oldu. Bu evi kentsel dönüşüm projelerinin bir hediyesi olarak bana ayırdı. Teraslı, gördüğünüz gibi Marmara Denizi’ne bakıyor. 21 yaşımda ev sahibi oldum, Allah herkese nasip etsin.
Hem ev hem atölye olarak kullandığım bu teras katını kendi kafama göre düzenledim; tabii ki profesyonel destek aldım. İçmimar Kübra Z. ile çalıştım, o da babamın şirketinde çalışıyor, peyzajda çok iyidir. Bu teknede ebru sanatı üretiyorum. Tekne eski bir tekne; 16. yüzyıldan kalma orijinal ve saraydaki bazı ciltlerin ebruları bu teknede yapılmış. Kullanan ustanın adı… Bu masada da hat sanatı üretiyorum. Şuradaki raflarda sanatla ilgili kitaplar ve sergi kataloglarım var. Eserlerime rağbet var, çoğu sergilerimde hemen satılıyor. Ben de iyi bir ebru ve hat koleksiyoncusuyum. Yakında TRT2 için çekim yapacaklar, orada da röportaj yapıcaz.
Bir ayağım Dubai’de. Bu duvar bizim tayfaya ait. Herkes çektiği resimlerden getirip bu panoya yapıştırıyor. Gördüğün kişilerin hepsi en yakın arkadaşlarımdır, bazıları da kuzenim olur. Aramıza pek dışarıdan birilerini eklemeyiz. Fransa’da birlikteydik, hepimiz orada okuduk. Bu da erkek arkadaşım, evleneceğiz inşallah. Genellikle hafta sonları bende toplanırız. A*rk** kulübe gideriz. Orada istediğimiz gibi rahat rahat eğleniriz. Dönüşte arkadaşlarımdan bazıları bende kalır. Evlenince bu daireyi tamamen atölyeye dönüştüreceğim ve yurt dışından gelen bazı sanatçı arkadaşlarımın pansiyon olarak kullanması için düzenleyeceğim.
Eşimin babası Beykoz’da tamamı villa site planlanan Y**M**İ sitesinden bize bir villa hediye edecek; düğün hediyesi olarak bize veriyor, evlendikten sonra aile olarak orada ikamet edeceğiz.
Aslında bu bekâr günlerimin hiç bitmesini istemiyorum ama yirmi yedi yaşıma bastım. Anne olmak için yeterli bir yaştayım, sanırım. Tabii hemen çocuk yapacağım, ileriki yıllarda zor olur. Yaşlanmaktan korkuyorum, belki de kırkımda son bir çocuk Allah nasip eder, bilemeyiz.
Türkiye hakkında ne mi düşünüyorum? Türkiye daima yeni fırsatlara açık bir ülke; hep gelişiyor. Bak eskiden Beşiktaş’a gitmek için önce Üsküdar’a gidermiş insanlar, oradan motora binip karşıya geçerlermiş. Şimdi biniyorsun Boğaz’dan tekneye hop karşıdasın. Otobüs, metro, deniz ulaşımı bol bol var. Her yer ışıl ışıl; alışveriş merkezleriyle, ithal yerli restoranlarla dolu. Asgari ücret için üç bin liralar konuşuluyor. Demokrasi var, seçimler yapılıyor. İşsizlik fonu, sağlık sigortası, bir sürü özel hastane var, çoğu da SGK ile anlaşmalı. Ne güzel yeni binalar yapılıyor; eskimiş, köhneleşmiş her yer her şey yenileniyor; hep halkın menfaatine bunlar. Her imkân var, niye bu kadar hazımsızlık oluyor anlamış değilim. Bütün gece tartışıyoruz arkadaşlarla ama nedir bu tatminsizlik, inanın ben değil hiçbirimiz anlayabilmiş değiliz.
Her yerde olumlu kuyruk var. Millet parasını harcamaya yer bulamıyor; birileri de fakirlik edebiyatı yapıyor, eskilerden medet umuyor. Hep açgözlülükten, daha fazla para kazanmak için. Bence hep dünyasal düşünmekten kaynaklanıyor bütün bu şımarıklıklar ve yaratıcı düşünememekten. İnanç ve iman sorunu var ülkemizde; yetinmekle ilgili, şükretmekle ilgili bir laiklik sorunu var toplumumuzda. Mesela ben yoksulları temsil eden laik partilerin seçimlerde bir başarı kazandığını görmedim. Dedikleri gibi ülke karanlıkta olsa, çevre katledilse mevcut çevreci partiler, sosyalist partiler, komünist partiler bile oylarını yüzde ikiye üçe çıkartırlardı ama öyle bir şey yok. Bakın asıl bütün bu felaketler Avrupa’da. Yoksulluk orada; bir oradaki işçilerin, sol partilerin oy oranlarına bir de buradakilere bakıp kıyaslayın; burada özgürlük var ve alım gücü yüksek. Ona göre de siyasi partiler seçimleri kazanıyorlar. Kültür olarak bazı farklar olabilir, dini olarak da tabii, ama şu önemli, Marks ne diyor mealinde, her şeyi ekonomi belirler. Bolluktan mutlu insanlar, herkes parasını kazanıyor Türkiye’de. Bir koyuyor üç alıyor; beş alıyor yeri geliyor on alıyor. Böyle olmasa insanlar kendi gerçeğine, ekonomi ve sınıf gerçeğine göre parti kurarlar ve mecliste haklarını savunurlardı. Ama yok böyle bir şey çünkü zaten iş adamlarının partileriyle, devletin bekası için yetişmiş devlet adamlarıyla birlikte kendi temsil alanlarını kendileri mecliste oluşturuyorlar. Bizde tırnak içinde “devlet büyüğü”, işveren halkla abi kardeş, abla kardeş; bu çerçevede düşünmeyenlerin siyasi çabaları toplum nezdinde hep şaibeli. Ahi gelenekleri hâkim bizde. Halkımıza bakıyoruz, toprak veriyoruz çünkü halk da biziz devlet de. Farklı görüşler hep dışarıdan birliğimizi beraberliğimizi bozmak için.
Mesela üniversiteliler işsizlikten yakınıyor. Her üniversite mezunu zengin mi, hayır! Devlet eğitiyor seni, imkân vermiş okumuşsun; bir zahmet kur işini, kur partini, kur derneğini oyunu özgürce kuralına göre oynamaya başla, ekmeğini aklınla taştan çıkar. Hep hazır işlerin başına geçme arzusu sokulmuş dışarıdan emir alanlarla insanımızın aklına. Bu yüzden de hep geri kalıyoruz. Demokrasi ve sandık ortada, eğitim de almışsın; iş sahaları da hazır ama biraz da yaratıcı düşünmek lazım, hep başkalarından beklememek lazım. Bakın, çoğu insan bırakın yeni bir şeyler üretmeyi hâlâ Osmanlı’dan kalan zenginliği tüketmekle meşgul ama malum bu mirasyedi çevrelerin hallerine şükredeceği de yok.
2
GECELERİN KADINI NİLAY
İster ev partilerine katılmak-ev partisi vermek ister ticari bir mekâna gitmek; benim için fark etmez. Gece etkinlik olsun da önemli değil nerede olduğu. Ev partileri de güzel, mekânlara gitmek de. Ev partilerinde paylaşımlar daha samimi, ortam daha hakiki olur; mekânlarda muhakkak bir işletme otoritesi yani üçüncü kişi vardır.
Gece etkinliklerinde ilk içkiler çabuk içilmemeli, ama çok yavaş da içilmemeli zaten birkaç kadeh sonra doğal olarak içki içme hızı düşüyor. Ayrıca içmeye herkesten önce başlamak da doğru olmaz. Uyumlu olmak gerekir; birlikte rahatla, birlikte dağıt! Kimseye yük olma, kimse de sana yük olmasın. Adabı budur gecelerin. Bazen birbirimize “Beni bu gece sen ağırla deriz” sonra da mutlaka bir başka gece o arkadaşı ağırlarız. Daha çok eskiden böyle olurdu ama şimdi kredi kartı devreye giriyor, yine de bazen limit aşımı olabilir, bloke olma durumu da son dönemdeki epey esnek limit arttırmalarıyla aşıldı. Tabii gece hayatında her zaman kredi kartına değil kendi nakit gücüne güveneceksin.
Erkeklerden içmek kadın adabına uymaz. Ne hesabı erkeklere yükleyeceksin ne de erkekleri yedirip içireceksin! Çağdaş gece gezmelerinde bunlar yanlıştır. Herkes özgür iradeli birey olarak kendi bütçesine göre davranır ve genelde de toplulukta doğal bir uyum kendiliğinden oluşur.
Geceleri geziyoruz diye alkolik veya kumarbaz değiliz; ancak Kıbrıs’a; Yunanistan, Bulgaristan gibi ülkelere topluca gidip geldiğimiz olur. İki gece, maksimum üç gece kalırız, o zaman geceleri oralarda oyun da oynarız.
“Niye paranı tutmuyorsun, biriktirmiyorsun” diyor bazı dostlarım. Neden biriktireyim ki; paran mı var, harca gitsin. Bir de şu var: para parayı çeker! Nasıl olsa bir gün öleceğiz bu yüzden hiç para tutmam. Cimri kadınlardan da erkeklerden de hoşlanmam. Kahve kupası avuçlarımda; parmaklarıma bir iki teneke ya da gümüş yüzük takıp saatlerce öyle kitap okuyamam, kafelerde ya da evimin bir köşesinde takılamam. Çatır çatır eğleneceksin; içip dans edeceksin! Ne yapabilirim heyecan, hareket arzusu başka bir his; adrenalin tutkusu belki de.
Türkiye hakkında ne mi düşünüyorum? Gecelere alışın, korkmayın. Özellikle Anadolu’da erkeklerin abuk sabuk eğlenmesine karşı kadınlar daha çağdaş anlayışlar geliştirmeli ve bazı uygunsuz yerleri kapattırmalı ya da onları doğru konseptlerde eğlence hizmeti vermeye yönlendirmeli. Kadınların satıldığı yerlerden bahsediyorum, anlayacağınız üzere. Kanımca Anadolu’ya çok yazık oldu! Ailelerin birlikte eğlendiği çok güzel gazinolar, kulüpler, tavernalar vardı ki bunların hepsi hemen hemen kapandı günümüzde. Ne tesisler köfteci, dönerci oldu; ne tesisler atıl oldu. Özellikle Anadolu’da kadınlar eğlenemez oldu, kalkıp oynayamaz oldu. Mesela mesleki evler vardı, lokaller vardı. İnsanlar mesleklerinde gelişmek için birlikte eğlenip mevcut sorunlar üzerinde çözüm üretemez oldu, çağdaş projeler geliştirmek için motive olamaz oldu. Çay bahçesi, çocuk bahçesi, huzurevi gibi bir şey oldu bu mesleki evler; hepsi de içkili ve sazlı sözlüydü meslek sahibi insanların kaynaştığı yerlerdi.
Cumhuriyet Devrimi’yle yıkılan ancak son yıllarda yeniden beliren gerici, tarikat menşeili özellikle Arap meyilli erkek egemen siyasi akımlar kadını ve çağdaş eğlenmeyi iyice kontrol altına almak için neredeyse halayı, horonu yasakladılar; ayıpladılar. Kadına karşı şiddetle mücadele ediyoruz şiarı altında sorunları tartışan kadına, geleceğini sorgulayan kadına yönelik kolektif şiddeti önlemek yerine, erkekten emir alan kadının iyi kadın, biat eden kadının geçerli kadın olduğunu ve bu kadınların dini düşünmeyen erkeklerin ellerinden alınmasını ise ganimet ve mubah sayan bir anlayışı yaymaya çalıştılar. Tabii kadınlar köşeye sıkıştıkça sıkıştı hiçbir şey yapamaz oldu. Yapan zaten yapıyor ama ben genel olarak yapamayanlardan, kendini ifade edemeyen kadınlardan ve zorla bir fikre inandırılmaya çalışılan kadınlardan ve kapatılan kadınlardan bahsediyorum.
Gerçi Arap özentisi toplumlarda kimse birbirine güvenmez ve bu güvensizlik bir cahilliktir bu cahilliği de saklamanın yolu namus korkusu üretmektir. İçki şeytan icadıdır, dans edip eğlenmek de öyle, bu fikre göre. Sahte bir sosyal ruhban hayatı yaşarlar ve açıktan ruhban olanları da ruhban sınıfı diye aşağılayıp din düşmanlığı yaparlar. Bu yüzden her türlü kötülüğü bu yöndeki cahillikte ve cahil olmasına rağmen kendini ehliyet sahibi, biricik özel kişi görme aldanışıyla harmanlanmış bir kültür bataklığında üretmek mümkündür.
Eşit olan kadınla erkeğin çatır çatır tartışması, eğlenmesi, içmesi, dans etmesi yüzyılların festivallerinden süzülüp gelmektedir, bayram budur. Eğlenme: sıraya geç, bir tas pilav bir kutu ayran al, şu köşede otur, söze ve gösteriye katılma değildir, bayram da bu değildir. İçki ve dans da insanın doğada ürettiği değerlerdir. Meyveyi işlemektir, tahılı işleme hüneridir içki üretmek. İçkiye, müziğe, dansa ve bir fikir etrafında tartışan insanlara düşman olunmaz. Asıl düşman kadını eve kapatarak onu güya koruduğu yalanının altına sokan ve kendisinden başka bir insanın bilgili olmasını istemeyen ve toplumu eğitmek yerine gütmek felsefelerini olgunlaştıranlardır, bu düşünceler dünyada her çağda vardı; sorun bu bağlamda yalnız İslami anlayışta değil, daha kapsamlı köklerde. Bu felsefelere göre eğlenmek erkeğin elinin kiridir; pavyon kültürüdür, batakhanedir; eğlence yerleri ahlakı kuşkulu kadınların düşüp kalktığı yerlerdir.
Gece hayatının amatörleri mi? Hoş bir terim oldu, amatör gececiler; ama bence gece hayatının amatörü olmaz. Amatör kime denir diye soruyorsan eğer hep aynı mekâna giden, dans etmeyen, kulüple barın-meyhaneyle pavyonun farkını anlamayanları ve de her yeri meyhane sanan kişileri amatörler olarak ifade edebilirim. Hatta eğlenmek için gece alkolsüz yerleri tercih edenler de amatördür. Evlenince gecelerden kopanları da amatör sayabiliriz. Buna da anlam veremiyorum; karınla gel kocanla gel; sanki eşini elinden alacaklarmış gibi evlenince bu tip insanlar ortamdan uzaklaşıyorlar. Tabii şunun da altını çizeyim: her yere de gidilmez; batakhaneler de yok değil, kadının satıldığı kadar erkeğin de satıldığı yerler var. Tabii olarak bu yerlerin insanları ayrı profillerde oluyor. Özetle biz gece hayatı dediğimizde kaliteli müzik dinlemekten ve sosyalleşmekten bahsediyoruz. Ben yirmi yıl önce nasılsam öyleyim. Tarzlar değişir ama bizim tarzımız değişmez. Eğlence, parti, eğlence; gece hayatı; illaki gece hayatı! Gündüz uyu, çalış ama geceleri kendin ol, arkadaşlarımla hemfikiriz.
3
KABATAŞ FÜNİKÜLER 00:45 AYÇA
“Eğitimli olmanın gereği çağdaş sinema türünde bir film seyrettikten sonra içkinin de tesiriyle iyice duygusal geçen gecede, ara ara patlak veren şamata falan filanla vakit epey geç oldu. Ben salonun bir köşesine çöreklenmiş duygularımla, içkimle ve akıllı telefonumla oynayarak yerimde oturmayı sürdürdüm zaten mutfağa da getir götür haricinde pek yardım etmemiştim ancak vakit standart uyku vaktine yaklaşınca benden sıkıldıklarını anladım, sanki herkes birbirine “Bu sepeti ortadan kim kaldıracak” diye bakıyordu çünkü bir tek ben yalnızdım aralarında. Duygusal boşluğum yüzünden biraz daha kafayı bulmak için içki içip oyalandım. Neticesinde baktım olmuyor, izin isteyip evden ayrıldım. İyice kafayı bulmuştum, evden ayrılınca içkilerin de etkisiyle kalbimde ayrıldığım eve karşı korkunç bir hınç uyandı. Belki de sadece bugün yaşadıklarım gün boyunca beni içten içe kurmuş, gururumu kıracak kadar duygularımı sertleştirmişti. Evden çıkar çıkmaz kulaklığımda çalan albümle baş başa kalınca içine düştüğüm duygusallık iyice nefrete dönüştü ve mantığımı yitirdim. Birazdan söyleyeceğim şeyleri yaptığım için utanıyor ve tedirgin oluyorum, yardımına ihtiyacım var.
Taksim’den metroya aktarma yapmak için Beşiktaş’tan yürüye yürüye Kabataş fünikülere doğru erkek arkadaşım olmadığı için istenmeyen, gereksiz bir insan psikolojisinde gözlerimden yaşlar aka aka yürüdüm. Sonra müziği kapattım, kafam daha fazla kaldırmadı: o evde neden ben de yoktum? Kabataş’a varınca yürüyen merdivenlerden hırsla altgeçide inip turnikeden geçtim. Elektronik panoda Taksim’e kalkışın 00:45’de olacağı yazıyordu. Benden başka kimse yoktu, krom banka oturarak soluklandım. Sonunda Taksim yönünden füniküler geldi. İki vagonu da gece eğlenceden dönenlerle tıklım tıklım doluydu, gürültüyle inip yürüyen merdivenlerden çıkıp gittiler sonra istasyon yine ıssızlaştı. Arka vagon bu saatlerde hep boş kalır, doğruca arka vagona yönlendim, çantamı kucağıma alarak en arkaya oturdum. Muhtemelen ben bu ıssız vagonda bir başıma eve dönerken, ayrıldığım evde arkadaşlarımın hepsi erkek arkadaşlarıyla deliler gibi sevişiyordu. Onları düşünüp hırslandıkça kendimi kaybettim ve kendimle oynamaya başlayıp toplumsal sınırı aştım. Benden başka kimse yoktu arka vagonda, binen de yoktu, füniküler hareket etti.
Arkadaşlarımın erkek arkadaşlarını tek tek ellerinden aldığım düşler kurmaya başladım. Tek tek onlara yakalandım; böyle nefret dolu fanteziler kurdum. ‘Siz bunu hak ettiniz’ der gibi kurdum fantezilerimi. Bu sırada karanlık yan raydan Kabataş’a doğru karanlığı yararak ışıl ışıl karşı yönün füniküleri geçti, iki vagonu da ağzına kadar doluydu. Yakalanmıştım ama ‘Ben buyum işte, sert ve serseri kadınım!’ diye gözlerimi bana bakanlara doğru açtım. Tam da bu anda güvenlik kameraları aklıma geldi. Sana günah çıkarıyorum say ama ben de kadınım, keşke yaptıklarım tek bundan ibaret olsa!
Taksim’e varınca aktarma yapmak için yerimden kalktım, şüpheli şüpheli kameralara bakarak yürüdüm, parmaklarım sanki intikam kokuyordu; sarhoştum sanki gerçekten yapmışım gibi bir ukalalığa tutulmuştum. Bugün haksızlığa uğramıştım, hayat yine bana adil davranmamıştı ve ben de intikamımı almıştım. Sarhoşluktan kaynaklanan özgüvenimle zafer dolu sahte bir gurura kapıldım. O ıssız aktarma hattından tıklım tıklım Taksim-Hacıosman hattına geçtim. Oturacak yer yoktu, kimse de bu genç kadın sarhoş ona yer verelim demiyordu. Ayakta zor dursam da mahsustan orgazm kokan parmaklarımı erkekler kokusunu alsın diye tutunduğum askılardan burunlarına yaklaştırdım. Parmaklarımdaki kokuyu tanıyan kart adamlar, mahalle itleri, sürü halinde gezen ezik tipler yüzüme anlamlı bir iştahla bakıyordu. Hem sarhoştum hem de kadın kokuyordum ve bu halimle onların yapmayı arzuladığı her türlü sapıklığı hoş görebilirdim. Dedim ya iyice ukalalaşmıştım, serserileşmiştim, kendimi kasten böyle yansıtıyordum ama öyle biri değilim, onlar gibi değilim, sen biliyorsun! Sadece sarhoştum ve duygusal boşluğa düşmüştüm. Sonunda evime sapasağlam varıp sızmayı başardım.”
Ayça ertesi gün telefonla bana yaşadıklarını böyle anlattı ve hakkında bir şikâyetin olup olmadığını soruşturmam için bana rica etti. Sesi endişeliydi ve pişmandı. Dün yaptığı her şeyi kontrol altına almak ve böylece içini kaplayan kötü hisleri dindirmek istiyordu. Ben de olayın bir gece sonrası, beni aradığı günün gecesi saat 10’a doğru Kabataş’a gittim. Güvenliğe basın kartımı gösterip “Dünkü 00:45 seferinde sarhoş bir kadın olduğuna dair bir haber geldi. Acaba bir hadise oldu mu, böyle bir kadın saldırıya uğradı mı?” diye sordum. Karşımdaki güvenlik personeli “Arka vagonda sarhoş genç bir kadın vardı ama saldırı falan olmadı. Herkes gibi inip gitti, hakkında şikâyet, şiddet veya taciz ile ilgili bir kayıt oluşmadı, böyle bir şey de burada yaşanmadı; diğer istasyonlardan ve birimlerden de sisteme böyle bir vaka düşmedi. Bu saatte sarhoş çok olur. Sızıp kalanından tutun da kusana ve hatta neredeyse ayıptır söylemesi cinsel ilişkiye girmeye varacak kadar yakınlaşanlara… Neler neler görüyoruz; şiddet, şikâyet, hırsızlık ve taciz gibi şeyler olmadığı sürece müdahalede bulunmayız” dedi. Güvenliğe verdiği bilgiler için teşekkür edip kartımı bıraktım ve Kabataş Füniküler İstasyonu’ndan ayrıldım. Kısa süre sonra Anadolu Yakası’na geçerken vapurdan Ayça’yı arayıp “Hakkında bir veri yok, kim olduğunun da önemi yok burada, işlem olmamış, sen de bir şey yapmamışsın rahat olabilirsin” dedim, Zelis’te bir tek attım ve eve gidip yattım.
Ertesi gün ilginç bir e-posta geldi. Gönderen kişi sanki Ayça’yla aynı vagondaymış gibi onun hallerini bana anlatıyordu. Bana e-posta gönderen kişi, bu olayın yaşandığı gün, Ayça ile Beşiktaş’taki bir barda tanıştığını, Ayça’nın çok sarhoş olduğunu, Ayça’nın “Tuvalete gidiyorum” diyerek barda kendisinden ayrıldığını, geri dönemediğini ve onu merak ettiğini yazıyordu. Cevap vermedim. Sonra bir e-posta daha geldi, bu sefer neden bana yazdığını açıklıyordu. Güvenlik personeline gitmiş, benden hemen sonra güvenlikçiyle konuşmuş o gece. “Dün gece on birden sonra buraya sarhoş bir kadın geldi mi?” diye sormuş, güvenlikçi de “O kadını sanırım bu kişi tanıyor” diye kartımda yazan iletişim bilgilerimi vermiş.
Bir gün arayla e-postalar üç dört gün devam etti. Sürekli Ayça’ya aşık olduğunu, Ayça’yı kendisiyle buluşturmamın doğru olacağını hatta e-posta adresini ve telefonunu yazmamın dahi yeterli olacağını söylüyordu.
Ben tanıyor muydum acaba? Güvenlikçiye hakkımda verdiğim tek bilgi haber peşinde olduğumdu. Düşündüm ki muhtemelen bu şüpheli e-postaların göndereni güvenlik personeliydi. Muhtemelen monitörden Ayça’yı seyredip ona platonik olarak kafayı takmıştı. Ayça’ya öylesine tutulmuş ki ona bir kutsallık atfederek şiir bile karalamış. Bu şiiri Ayça’ya ulaştırmamı söyledi ama güvenlikçiye ben Ayça’nın adını söylememiştim! Güvenlikçi bilmiyorsa o zaman Ayça’yla gerçekten tanışmış biri bana bu e-postaları yazıyor olabilirdi. Neyse şiir şu üslupta yazılmıştı:
İçmişti, aşka susamıştı
Bütün vücudu aşkla yüklüydü
Yanıyordu hayallerinde
Metropolün ortasında bal süzüyordu çatık peteği
Bunalmıştı, ama tam bir kadındı!
Ardında kadınlığının kokusu kaldı
Hiç cevap vermedim, bir iki hafta ara ara gelen elektronik postalar da kesildi. Bana da cevap yazmadığım için, istediği bilgileri vermediğim için kızmıştı. Ne yazabilirim ki?
Bir ay oldu olmadı Taksim’den dönerken o istasyona, gece 00.30 seferinde yolum düştü. Taksim’den Kabataş yönlü fünikülere bindim. Kabataş’a varınca açılan kapının karşısında kartımı bıraktığım güvenlik personelinin beni beklediğini gördüm. Cevap yazmadığım gelen şüpheli e-postaları da dikkate aldığımda ters bir şey olmasından çekindim. Fünikülere bindiğimi kameradan görmüş, vagondan çıkınca yüzüme sinsice gülüp “Yine haber peşinde misiniz?” diye sordu. Ben de gülümsedim. Devamında bana “Haftaya seferler yirmi dört saat kesintisiz olacak, belki gecelerin daha geç saatlerinde daha ilginç şeyler olabilir ve sizin için iyi bir haber değeri taşıyabilir, eğer böyle bir durum olursa size mutlaka kartınızdan ulaşırım” dedi. “Memnun olurum” deyip istasyondan iskeleye doğru yürüdüm.
KARİHA DÜŞÜNCE SANATI
Pandora Lighting Design serves great, decorative, technological, modern and economical lights to entire world. Please, send an e-mail to satis@pandoraaydinlatma.com or call +90 212 297 0 296 for price list and details.
Günaydın! Pandora Aydınlatma kâr amacı gitmeden sizlerin ihtiyaçlarına ve zevkine en uygun aydınlatma ürünlerini size önererek mekanınıza şıklık katarken aynı zamanda siz değerli müşterilerimizin memnuniyetini sağlamayı ilke edinmiştir. Fiyat ve ürün bilgisi için satis@pandoraaydinlatma.com 'a mail atabilirsiniz, dilerseniz 0 212 297 0 296 numaralı telefonu arayabilirsiniz.